2008 sonrası yeni bir isyan dalgasıyla karşı karşıyayız. Önce Fransa’da öğrenci gençliğin kitlesel protestoları şeklinde başlayan eylemler, hızla bir toplumsal isyan hareketine dönüştü. Kitleler sokağı kullanarak ve sokakta politika yaparak nelere muktedir olduklarını, burjuvazinin düzeninin ve yarattığı ablukanın hızla kırılabileceğini gösterdiler. Yine eylemler bir senkronizasyon şeklinde gerçekleşiyor ve hızla Kıta Avrupası’na yayılıyor. Fransa’yı, İtalya, Belçika, Arnavutluk ve Yunanistan izledi. Sınıf ve kitle hareketinin bu dalgasal yükselişinin başka ülkeleri sarması yüksek bir olasılık. Aynı zamanda Brezilya, Arjantin ve Endonezya’da toplumsal muhalefet ayağa kalmış durumda. Gerçek bir isyan dalgası ve anaforu kıtaları yeniden sarıyor. Devrimci bir fırtına bu eylem ve isyan patlamaları içinde mayalanır.
2010-13 küresel ayaklanma dalgasının odak coğrafyası Akdeniz Havzası’ydı. Ardından 2015 Baltimore Ayaklanması yeni bir dalgayı tetikledi. 2018 yılına kadar süren bu isyanlar küresel düzeyde yayıldı. 2019-2020’de gerçekleşen ayaklanma ve isyan dalgası ise üçüncü dalga olarak biçimlendi ve 44 ülkeye yayıldı. Şimdi dördüncü dalganın içindeyiz.
Sokak özgürleştirir, sokak hayalleri ayaklandırır
Yeni dalganın tetikleyicisi Fransa. Fransa eylemlerin radikalliği, sokağın aktif biçimde kullanılması, zengin sokak eylemleri, şiddetli öfke patlamaları ve farklı kamulaştırma hareketleriyle dikkat çekiyor. Özellikle zenginliği, gücü, şatafatı ve statükoyu temsil eden markaların mağazalarında kitleler birçok mala el koydular. Doğrudan el koyulan malların bir kısmının dayanışmak için evsizlere dağıtıldığı söyleniyor. Kitlelerin sokağı aktif kullanması ve özgürleştirmesi ve özellikle el koyma pratikleri burjuva partileri, kapitalist devlet ve burjuva basın tarafından lanetlendi. Vandallık olarak yorumlandı. Her şey kontrol altındayken bu beklenmedik ve sarsıcı eylemler büyük bir şaşkınlık, hatta korku yarattı.
Sokak özgürleştirdiği gibi öfkeyi de kristalize ediyor. Her eylemciye muktedir olma duygusu kazandırıyor. Yağmacılar diye tanımlanan eylemciler en başta burjuva hukukunu kağıt üzerinde bırakıyor ve kapitalist dünyanın ruhu olan özel mülkü ayaklar altına alıyor. En izole, en korunaklı ve en ulaşılmaz nesneler veya mekanlar sıradan insanların öfkesi ve eylemleri sonucu bütün özelliklerini ve büyüsünü kaybediyor.
Kapitalizm genelleşmiş bir meta üretimi sistemidir ve meta kapitalizmin bir nevi hücresidir. Buradan hareketle sistemin işleyişi, ruhu ve çelişkilerini görebiliriz ve çok zengin bir kavram matrisiyle karşılaşırız. Marx’ın Kapital çalışmasına meta analizle başlaması tesadüfi değildir, aslında mikro kozmosu çözümleyerek, makro kozmosu yani kapitalizmi çok yönlü, çok boyutlu ve çok katmanlı incelemeyi hedefler. Kapitalizmle meta ilişkisi ruh ve beden ilişkisi gibi iç içe ve birbirini tamamlayan karakterdedir.
Bu noktada kapitalist sistemde metaya yönelik her eylem sarsıcı ve yıkıcı mahiyettedir. Aslında her doğrudan el koyma hareketi metanın meta olma özelliğini kaybettirdiği gibi metanın değer yitimini gösterir. Sitüasyonist hareketin kurucusu ve kuramcısı olan Guy Debord bu konuya stratejik önem verir, çarpıcı analizler yapar.
Guy Debord temel tezlerini ileri sürdüğü Gösteri Toplumu adlı eserinde metanın yarattığı tahakküm ilişkilerini, iktidar örgüsünü ve gönüllü kulluğu analiz eder ve isyanı kışkırtır. Karşı hegemonyanın kurulma dinamiklerini arar, işçi konseylerine stratejik önem verir.
Debord modern toplumun kendini gösteriler yumağı biçiminde sunduğunu yazar.
Doğrudan yaşanmış her şeyin bu toplumda bir simgeye dönüştüğünü vurgular. Hayatın her alanında olduğu gibi insanın ruhunun, duygularının kuşatıldığı, aşk, sevgi, arkadaşlık, dostluk gibi insanı manalı kılan şeylerin artık gösterinin parçası haline geldiğini söyler. Bu olguların genelleşmiş meta ekonomisinin farklı yansımaları olduğunu belirtir. Aslında Debord’un gösteri kavramı Marx’ın yabancılaşma ve meta fetişizmi kavramlarının yeniden, aktüel kapitalizm üzerinden değerlendirilişidir. Debord, insanların artık sadece yabancılaşmış üreticiler değil, aynı zamanda yabancılaşmış tüketiciler olduğunun altını çizer. Gösteri toplumunun bizzat yaşamı çaldığını ifade eder ve devrimin anlamını yaşamın yeniden yaratılmasında bulduğunu yazar.
Doğrudan el koyma pratikleri
G. Debord 1965’te Los Angeles’da gerçekleşen ayaklanmayı “Gösteri- Meta Ekonomisinin Gerileyişi ve Yıkılışı” adlı makalesinde inceler. Debord ezber bozucu ve kontur bir politikayı dile getirir. Los Angeles ayaklanmasını işçi tüketicilerin meta dünyasına karşı bir ayaklanması olduğunu söyleyerek, yağmalama pratiklerini insanlık dışı ve doğal olmayan meta bolluğu toplumuna karşı gösterilen normal ve doğal tepki olduğunu belirtir. Ayrıca isyancıların doğrudan el koyma hareketiyle metaya mecbur olma utancını reddettiklerini söyler ve onlardan övgüyle bahseder.
Debord’a belki şöyle bir ek yapılabilir kapitalist sistemde meta anlamını değişim değeri üzerinde kazanır ya da değişim değeri metayı meta yapan özelliktir. Ne kadar güvenlik çemberi altında olursa olsun, bir metaya doğrudan el konulduğunda o meta, meta olma özelliğini yitirmiştir.
Yoksulların, alt sınıfların ayaklanmaları doğaları gereği yıkıcı dalgalar şeklinde gelişir ve kitlesel bir şiddeti bünyesinde taşır. Aynı zamanda doğrudan el koyma pratikleri yaşanır. Bu uzun yılları kapsayan baskı, sömürü ve aşağılanmaya karşı birikmiş öfkenin ve hıncın infilakıdır. İnfilakın şiddetli olması kaçınılmazdır. Lüksün, şatafatın, zenginliğin simgelerine yönelmesi kadar da doğal bir şey yoktur. Aslında mesaj çok açıktır. “Yakarsa dünyayı garipler yakar” Paris caddelerinin gösterdiği budur.
Burada son vurguyu Kojin Karatani’ye bırakalım. Karatani yağmanın kapitalizme ve kapitalist devlete has ve onun kuruluşunun ham maddesi olduğunu belirtir. Yani asıl mesele, yağmayı gerçekten yapanın kim olduğunu kitlelere göstermektir.









