Farklı yaşamlar, iktidarın suçlama ve cezalandırma gücü karşısında insanın kendini savunma hakkının ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Bazı mücadeleler, onları yürüten insanların hayatlarıyla sona ermez; geride bıraktıkları sözler ve hatıralar, başka kuşakların özgürlük arayışına karışır
Aylin Karakaş
İdam, devletin uyguladığı en geri döndürülemez cezalardan biridir. Tarih boyunca yoksulların, toplumun dışına itilenlerin ve iktidara itiraz edenlerin kendilerini savunmakta daha fazla zorlandığını gördük. Salem’den İran’a uzanan bu tarihsel karşılaştırma, korkunun delilin önüne geçtiği ve hukukun insanı koruma işlevini yitirdiği koşullarda nelerin kaybedilebileceğini gösteriyor. 1692’de Massachusetts’teki Salem’de iki küçük kızın yaşadığı nöbetler, kısa sürede bir cadı avına dönüştü. Köleleştirilmiş Tituba, yoksul Sarah Good ve Sarah Osborne ilk suçlananlar arasındaydı. İki yüzü aşkın kişi suçlandı, on dokuz kişi asıldı. Giles Corey ise mahkemede suçlamaya cevap vermeyi reddettiği için taşlarla ezilerek öldürüldü. Sanıkların ruhlarının başkalarına saldırdığı iddiasına dayanan spektral deliller de mahkemede kabul gördü. Doğrulanması mümkün olmayan bu iddialar, korkunun yargılamayı nasıl etkileyebildiğini ortaya koydu. Bridget Bishop, 10 Haziran 1692’de asılan ilk kişiydi. Rebecca Nurse, lehine tanıklıklar bulunmasına rağmen mahkûm edildi. Mary Easty ise ölümünden önce yazdığı dilekçeyle yargılamaların masum insanları ölüme götürebileceği uyarısında bulundu. Vali William Phips, Ekim 1692’de özel mahkemeyi feshetti; 1711’de mahkûm edilenlerin bir bölümünün hakları hukuken iade edildi. Ancak adaletin gecikmesi, kaybedilen hayatları geri getirmedi. Cadı avının mahkeme salonlarında meşruiyet kazanması, hakikati ortadan kaldırmadı; tersine, yüzyıllar sonra bu yargılamaları adaletsizliğin simgeleri olarak hatırlamamıza neden oldu. Dün suçlanan kadınların adları bugün birer hafıza ve direniş ışığına dönüştü.
Tahire Kurretü’l Ayn
İran tarihinde de kadınlar, inançları, düşünceleri ve toplumsal özgürlük talepleri nedeniyle baskıyla karşılaştı. 19. yüzyılın şair ve Bâbî hareketinin önemli isimlerinden Tahire Kurretü’l-Ayn, Haziran 1848’de Bedeşt toplantısında erkeklerin de bulunduğu bir topluluğun karşısına yüzünü örten geleneksel örtüsünü çıkarmış olarak çıktı. Bu olay, yalnızca giyimle ilgili bir tutum değil, dönemin dinî otoritelerine ve toplumsal normlarına yöneltilmiş simgesel bir itiraz olarak yorumlandı. Tahire, Bâbî hareketindeki rolü ve dönemin dinî-siyasi çatışmaları bağlamında 1852’de Tahran’da idam edildi. Onun yaşamı, kadınların kamusal alandaki varlığı ve düşünce özgürlüğü üzerine yürütülen tarihsel mücadelenin önemli duraklarından biri oldu. Bu hafıza yalnızca geçmişe ait değil. Kürt siyasi mahkûm Şirin Elemhuli, 9 Mayıs 2010’da Tahran’daki Evin Cezaevi’nde idam edildi. Uluslararası Af Örgütü, mahkûmların adil yargılanma haklarının ihlal edildiğini, bazı itirafların işkence ve baskı altında alındığını bildirdi. Şirin Elemhuli’nin ölümü, Kürt siyasi mahkûmların maruz kaldığı baskının sembollerinden biri hâline geldi.
Werişe Muradi
Bugün Werişe Muradi ve Pexşan Ezîzî’nin davaları, bu tarihsel soruyu yeniden gündeme taşıyor. Kürt kadın siyasi mahkûm Werişe Muradi hakkında ilk idam kararı Aralık 2025’te bozuldu; ancak 14 Ekim 2026’da yeniden idam cezasına çarptırıldığı bildirildi. Avukatları, mahkemenin önceki kararda belirtilen soruşturma eksikliklerini gidermediğini savunuyor. Sosyal hizmet uzmanı ve insan hakları savunucusu Pexşan Ezîzî’nin idam cezası ise Ocak 2025’te Yüksek Mahkeme tarafından onandı; yeniden yargılanma talepleri de reddedildi. Eylül 2026’da yayımlanan haberlerde Ezîzî’nin Evin Cezaevi’nde tutulduğu ve idam cezası altında olduğu belirtildi. Bu davalarda suçlamaların niteliği ve mahkûmların savunmaları konusunda farklı iddialar bulunsa da adil yargılanma, işkence iddialarının soruşturulması ve yaşam hakkı temel meseleler olarak duruyor. Salem’den İran’a uzanan bu çizgide kadınlar, yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, kendilerine biçilen toplumsal rollerle de mücadele etti. Tituba’dan Tahire’ye, Şirin Elemhuli’den Werişe Muradi’ye uzanan hikâyeler aynı tarihsel olayın parçaları değildir. Ancak bu farklı yaşamlar, iktidarın suçlama ve cezalandırma gücü karşısında insanın kendini savunma hakkının ne kadar önemli olduğunu hatırlatır. Bazı mücadeleler, onları yürüten insanların hayatlarıyla sona ermez; geride bıraktıkları sözler ve hatıralar, başka kuşakların özgürlük arayışına karışır.
Direnişin hafızası
2022’de Mahsa Jina Amini’nin gözaltında hayatını kaybetmesinin ardından yükselen “Jin, jiyan, azadî” (Kadın, yaşam, özgürlük) sloganı, İran’da geniş bir toplumsal itiraza dönüştü. Bu mücadele yalnızca kıyafet özgürlüğüyle sınırlı değil; ifade, inanç ve vicdan özgürlüğünü, eşit yurttaşlığı, bağımsız yargıyı ve iktidarın hesap verebilirliğini de kapsıyor. Tahire’nin 1848’de yüz örtüsünü çıkarmasıyla günümüz İran’ındaki zorunlu örtünme politikalarına karşı yükselen itiraz arasında doğrudan bir tarihsel özdeşlik kurmak doğru olmaz. Fakat her iki dönemde de kadınların kendi yaşamları ve bedenleri üzerinde söz sahibi olma talepleri, toplumsal ve siyasi otoriteyle karşı karşıya geldi. Bir kadının kendi bedeni üzerinde söz sahibi olması, bir gazetecinin özgürce haber yapabilmesi ve bir mahkûmun işkence görmeden yargılanması aynı temel soruda birleşiyor: İnsan, devlet karşısında hak sahibi bir yurttaş mıdır, yoksa yalnızca itaat ettiği ölçüde var olmasına izin verilen bir özne mi?
İran’ın iç siyasal düzenini bölgesel çatışmalardan ayrı düşünmek mümkün değil. Ancak İran yönetimini eleştirmek, İsrail’in veya ABD’nin politikalarını otomatik olarak meşru kılmaz; dış müdahaleye karşı çıkmak da İran’daki hak ihlallerini görmezden gelmeyi gerektirmez. Dış tehditler yurttaşların haklarını askıya almanın, bir yönetimin baskıcı olması da başka devletlerin müdahalesini haklı çıkarmanın gerekçesi olamaz. İran’ın geleceğinin asıl öznesi kendi halkıdır. Güvenlik ile özgürlük arasında zorunlu bir seçim varmış gibi davranmak, demokratik talepleri ertelemekten başka bir sonuç doğurmaz. İran rejiminin önündeki temel sınav, özgürlük ve eşitlik taleplerini tehdit olarak görmeye devam mı edeceği, yoksa yurttaşlarının haklarını tanıyıp demokratik değişime alan mı açacağıdır. Baskının, rejimin geleceğini nasıl etkileyeceği kesin olarak tümüyle öngörülemez; ancak sürekli baskı toplumun rızasını aşındırır, meşruiyet krizini derinleştirir ve değişim talebini genişletir. En nihayetin de ‘değişmeyen değiştirilir’ perspektifi geçmişin deneyimlerini gün yüzüne çıkarır. Meşruluğunu toplumun demokratik taleplerinde arayan her itiraz sistem değişikliğini hedefler ve şüphesiz talep edilen değişiklik yönetimsel değil sistemseldir.
Sonuç olarak ; Salem’de mahkûm edilenlerin adları yüzyıllar sonra hâlâ hatırlanıyor. Çünkü tarih, iktidarların verdiği kararların son söz olmadığını; adaletsizliğin daha sonra yeniden sorgulanabildiğini gösteriyor. Fakat hukuki düzeltme, kaybedilen hayatları geri getirmiyor. İran’da idam tehdidi altındaki mahkûmların ve özgürlük mücadelesi veren kadınların hikâyesi ise henüz tamamlanmadı. Onlar mahkeme dosyalarındaki isimlerden ibaret değil; hayatları, aileleri, anıları ve gelecek beklentileri olan insanlar. Tahire Kurretü’l-Ayn’dan Werişe Muradi’ye uzanan direnişin hafızası, yüzyıllar boyunca aynı kalan bir hikâyeyi değil, özgürlük talebinin farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkışını anlatıyor. Salem’in darağaçlarından İran’ın cezaevlerine uzanan tarih, korkunun insanları susturabildiğini ama hakikat üzerindeki tartışmayı sonsuza kadar bitiremediğini hatırlatıyor. Tahire’nin yüzünü örten örtüyü çıkarması, Şirin Elemhuli’nin ardında bıraktığı sözler, Werişe Muradi ve Pexşan Ezîzî’nin yaşam hakkı için süren mücadele ve “Jin, jiyan, azadî” sloganıyla seslerini yükselten kadınlar, farklı tarihsel koşullarda aynı temel talebi görünür kılıyor: İnsanların korkmadan, özgür ve eşit yaşayabilmesi. Direnişin hafızası, yalnızca geçmişte kimlerin cezalandırıldığını kaydetmek değildir; bugün kimin yaşamının tehdit altında olduğunu ve yarının nasıl kurulabileceğini de sormaktır. Tahire’den Werişe’ye uzanan yolun anlamı, kadınların acısını kaçınılmaz bir kader olarak kabul etmekte değil, onların özgürlük talebini geleceğe taşımaktadır. Çünkü darağaçları hayatları sona erdirebilir, cezaevleri sesleri bastırabilir; fakat adalet ve eşitlik talebinin yeniden doğmasını bütünüyle engelleyemez.









