İktidar olmak ve iktidarda kalmaya direnmek ile iktidarda kalmak için modern dönemin ortak değerlerini hem kurumsal hem de kural olarak ihlal etmeyi sürekli hale getirmek hangi kapasitelerin yitirilmesine ve hangi “beceriler”in kazanılmasına neden olur?
Siyaset ve iktidar arasındaki ilişki rıza üretimi bakımından iki şekilde sürdürülebilir. Ya söylem ve programla siyaset yaparak rıza üretir ki, buna aktif rıza denebilir. Bu aktif rıza iktidara taşır/iktidarda tutar. Ya da devletin zor aygıtları ve dağıtım mekanizmalarıyla toplumsal kesimlere hiza çekerek onları belli davranış, düşünce ve duygu kalıplarına sıkıştırarak iktidarda kalmanın yol ve yöntemlerini bulur ki, pasif rıza denebilir. Bu da iktidarda kalma yönünde çabadır. Bunun yanı sıra konjonktürel süreçler de siyaset ile iktidar arasındaki ilişkide belirleyici rol oynar. Türkiye’nin 1980’le beraber neoliberal politikaları esas almasıyla Batı’nın Yeşil Kuşak ve Ilımlı İslam projelerinin; bu ikisinin de siyaset ile iktidar arasındaki yapısal ve öznel ilişkileri belirlemesinin dolaylı bağlantıları var.
Küresel ve bölgesel konjonktür değişince siyaset ile iktidar arasındaki ilişkiler de değişir. Bu değişimi görmeyen veya yanlış yorumlayanlar siyasetsizlik girdabına ilk adımı atarlar. İkinci adımı ise iktidar fenomeniyle kurdukları anlam ilişkisiyle atma ihtimalleri doğar. Eğer iktidarda kalmak ile var olmak arasında özdeşlik kurulursa bu girdap giderek özneleri içine çeker. Yani siyasetin tek ve nihai amacı iktidar olmak veya iktidar kalmak olunca siyasetsizlik tuzağı daha sinsi şekilde var olur.
İktidar uzun süredir siyasetsizlik girdabında kıvranıyor. 2015 yılında Çözüm Süreci’nin bitirilmesiyle başlayan süreç, 15 Temmuz darbe girişimi ve 20 Temmuz OHAL ilanıyla devam etti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle çubuk olabildiğine pasif rızaya doğru büküldü. İktidar, kendince önceki iktidarların ve müesses nizamın duyularıyla anlamaya, sözleriyle konuşmaya başladı. Benzer zaman aralığında siyaset ile iktidar arasındaki ilişkiyi belirleyen konjonktür de değişiyordu. 2015’te kurulan İslami-Ulusalcı iktidar koalisyonu, 7 Ekim ve Esad’ın düşüşüyle birlikte konjonktürel konumunu kaybetmeye başladı. Bunlara toplumsal gerilimler, iktisadi krizler, inanç eksenli kutuplaşmalar gibi iç fay hatları da eklenince değişim kapıyı çalıyor.
Siyaset ile iktidar arasında öznenin kaderini önden net olarak bildiren bir matematik yok. Siyasetsizlik bir statik form değil, dinamik eğilimler bütünü. Dolayısıyla değişime ayak uydurmak için siyasete dönmek; aktif rızayı üretmek ve küresel-bölgesel konjonktürü doğru okumak gerekir.
Bugün değişime ayak uydurma hususunda iktidarın önünde hem imkânlar hem de engeller var. Engellerin başında şu geliyor: İktidar kendi siyasi varlığıyla iktidarda kalmak arasında özdeşlik kuruyor; bu özdeşliğin gerçekleşmesi için de demokrasi ve hukuktan uzak duran siyasetsizlik eğilimlerini hep dinamik tutuyor.
Yazının başındaki soruların cevabını vermek gerekirse: İktidar konforuna yaslanmak ve alışmakla rıza üreten siyaset yapma, bir siyasi hikâyeye sahip olma ve ahlaki üstünlük kapasitesinin yitirilmesine neden oluyor; devletin diliyle konuşma ve dilin eliyle iş görme “becerileri”nin kazanılmasını ise kaçınılmaz kılıyor. Bu, siyasetin ölümüne ve öznellik üreten iddianın iflasına kapı aralıyor. Reel politik olarak ne zaman, nasıl ve kime yenileceğini bilmeye çalışmak kehanette bulunmak olur. Bir siyasal eğilimler bütününün hareketini okumaya çalışmak çabamız.
Öte yandan iktidar bugün siyaset yaparak rıza üretmeye ve yeni bir siyasi hikâyeye sahip olma şansına da sahip. Bu şansı imkana çevirebilmek için Barış ve Demokratik Toplum Süreci önemli fırsat. Süreç kapsamında Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi ayrılmaz başlıklar olarak iç içe girmiş durumda. Bu fırsatın değerlendirilmesi iktidarın tekrar aktif rıza üretme ve siyasi hikâyeye sahip olma imkânı yaratabilir. Küresel ve bölgesel konjonktürü okuyarak doğru adım atmasının önünü açabilir.








