Serhat bölgesi baştanbaşa sömürüye açılmış gibi duruyor. Bir yandan kayak tesisleri, bir yandan restore edilen tarihsel mekanlar ve bu mekanların turizme açılması toplum nezdinde ‘medenileşme’ olarak görülmekte çünkü toplum fazlasıyla yoksullaştırılmış ve her bir projeyi, bir açılımı ekonomik gelir elde etme kaynağı olarak görüyor
Dilzar Dîlok
Ülkemizde iki yıldır göreceli bir barış var. En azından savaş durdu ve bundan dolayı da savaş konumunda olmanın getirdiği birçok durum kendiliğinden ortadan kalktı. Kalıcı barış henüz gerçekleştirilmemiş olmasına rağmen öngörülenden uzun zamana yayılan bir barış-çözüm sürecinin bir getirisi olarak savaşın olmayışından söz etmek yanlış olmaz. Savaşın durmasından daha önemli olan ise, yürütülen savaşın hiçbir dönemi ahlaki olmamasına rağmen son yıllarının daha fazla ahlak sınırlarını zorluyor olmasından dolayı, durdurulmuş olan savaş sayesinde de bu ahlaki çöküşün durdurulmuş olmasıdır. Zira savaşın son birkaç yılı paralı-maaşlı çete artıkları tarafından yürütüldü ve birçok gerillanın tanık olduğu ‘kendi askerlerinin cenazelerini yakma’ da dahil olmak üzere birçok ahlaki çöküş görüntüsü kayda alındı.
Savaşın durmasının önemli yanlarından biri de ülkemizin doğasının savaş malzemelerinin atıklarının verdiği zarardan kurtulması oldu. Ancak ne yazık ki bu kazanım hızla daha büyük kayba dönüştürüldü.
Ne demek istiyoruz?
Son iki yılda Kürdistan’da geliştirilen ekolojik kırım, artırılan madencilik, JES-HES-GES vesairelerin ülkemize yönelik hücuma geçmeleri ve ülkenin bağrının her bir yanından delinmesi, toprağın, suyun ve havanın zehirlenmesi, yerin altının oyulması ve büyük ekolojik dengesizliklere yol verilmesi ve daha sayılacak birçok durum, savaşın bitmesi ardından ülkemizde başlatılan savaşı tanımlamaya yetmektedir. Yaygınlaştırılan ve geliştirilen çeteler, fuhuş veya uyuşturucu madde satıcılığı-bağımlılığının üniformalılarca yaygınlaştırılması yoluyla insanlara karşı yürütülen savaşın misliylesi Kürdistan doğasına karşı uygulanmaktadır.
İç turizmle sömürü
Kuşkusuz ekolojik saldırıların ya da doğanın sömürüye açılması dediğimiz olayların tamamı madencilik gibi olaylar üzerinden gelişmiyor. Eko-kırım uygulamaları da bildiğimiz savaş gibi kimi kaba kimi inceltilmiş olarak ülkemize dayatılıyor. Ülkemizde yüksek dağlarda kayak tesisleri, coşkun ırmaklarda nehir sporlarından biri olarak rafting ve uzun dağ yürüyüşleri düzenleniyor. Son dönemlerde Serhat bölgesine yönelik bu yönlü çok fazla yönelimin olduğunu görüyoruz.
Bunlardan biri “Turistik Doğu Ekspresi” seferleri adı verilen organizasyondur. Bu tren seferleri yoluyla ülkemizin arkeolojik alanları, doğal dokusu, bozulmamış olan köşeleri de turistlerin ziyaretine açılıyor. Doğanın her bir karışını kâr alanına dönüştürme yaklaşımı giderek doğanın her bir karışının kirletilmesi, çökertilmesi ve giderek yok edilmesi anlamına geliyor. Eskiden doğu görevi diye doğuya gidenlere ek maaş verilirken, insanlar Kürdistan’a giderken korkuyla giderken bugün ‘gezmeye gidiyor’ yaklaşımı bir yandan hem AKP iktidarını güçlendirmeyi amaçlıyor, bir yandan da ülkenin doğal dokusunun sömürüye açılması anlamına geliyor. Bu durum bölge insanına da katlanmış sömürü olarak dönüyor. Örneğin hayvanların sulandığı büyük su kaynakları mesire alanına ya da ücretli giriş alanına dönüştürülüyor. Bu yolla bölge insanının hayvancılık yapması zorlaştırılarak yaşam alanı daraltılıyor, ülkenin batısındaki toplumun da iç turizm yoluyla sömürülmesi gerçekleştiriliyor.
‘Bölge insanını nesneleştirme’
Ülkeyi yine doğu-batı diyerek Kürt – Türk üzerinden ayrımlayarak-ötekileştirerek Kürt insanının yaşam alanını ‘yaban hayatın medeniyete açılması’ algısıyla Türkiye insanına yansıtmak zaten kardeşlik ilkesine sığmaz, tersine ayrımcılığı ve hatta düşmanlıkları geliştirmeyi sağlayabilir. Aynı zamanda bu tarz ötekileştirmeler Kürt insanını kendi dünyasının öznesi yaparken Türkiye vatandaşı olma anlamında özne kılmamaktadır. Zira bu tarz uygulamalar bölge insanını nesneleştirmeyi derinleştirmektedir. Ayrıca insanın kendi ülkesi içindeki bir pınarı-kayayı ya da benzeri tabiat parçalarını görmek için para ödemesi de sorgulanması ve reddedilmesi gereken bir durumdur.
Söz konusu turistik doğu seferi Kars’a kadar gidecekmiş. Nedense Kars’a kadar ulaşan birçok projenin son dönemde uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Serhat bölgesinde eski köprülerin restorasyonu, yeni inşalar, arkeologların yaptığı bilimsel varsayımların iktidarın beklentileriyle ve dahi iktidara dayanmış sermaye gruplarının projeleriyle birebir örtüşmesi de üzerinde durulması gereken bir konudur.
Serhat bölgesi baştanbaşa sömürüye açılmış gibi duruyor. Bir yandan kayak tesisleri, bir yandan restore edilen tarihsel mekanlar ve bu mekanların turizme açılması toplum nezdinde ‘medenileşme’ olarak görülmekte çünkü toplum fazlasıyla yoksullaştırılmış ve her bir projeyi, bir açılımı ekonomik gelir elde etme kaynağı olarak görüyor. Bir yer açılırsa ona da bir küçük iş düşer diye beklentiye giriyor. Bundan dolayı toplumun yoksullaştırılmasına karşı ekonomik alanlar, geçim alanları oluşturmak da bu durumlara karşı koymanın temel aşamalarından biri olarak ele alınması gereken başlıklardan oluyor.
Yine son dönemde çeşitli arkeolojik incelemeler yapılıyor, kimi farklı bilim dallarından incelemeler yapılarak çeşitli tezler ileri sürülüyor. Ola ki bu tezlerin gerçeklik payı çok fazla ola. Ancak bilimsel verilerin iktidar-sermaye ile senkronize olmuş bir şekilde ortaya atılması bilimcilik konusunda bizi daha fazla uyarıyor. Son dönemde Nuh Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda konakladığı tezleri ortaya çıktı ve buna dair izler bulunduğu söylentileriyle beraber bir gemi izleri gibi taş sıralarının fotoğraflarının servis edildiğini görüyoruz. Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu sonrası arkeoloji en fazla ilgimizi çeken bilim oldu. Ancak unutmamalıyız ki her bilim gibi arkeoloji bilimi de bilimcilik temelinde resmi ideolojilerin gölgesinde varlığını sürdürebilmektedir. Yani hiçbir bilim gibi kendini iktidarın ve sermayenin gölgesinden kurtarıp özgür bilgi temelinde kendi varlığını icra edememektedir. Bu örnek de savaşın durmasını fırsat bilerek Serhat bölgesi üzerinde turistik sömürüye açılım hazırlığı yapıldığını göstermektedir.
Ekolojik kırım son dönemlerde şiddetli bir şekilde sömürünün en görünür biçimi olarak gerçekleştiriliyor. Bu ekolojik kırıma karşı çok az toplumsal tepki var, varolan tepkiler güçlü ama lokal kalıyor, bundan dolayı da etkili olma alanı da lokal kalıyor. Yine dönemsel etkiler yaratabiliyor. Bir şirket eylem yapılıyorken kazıları-patlatmaları ve vahşeti durduruyor ama gündem soğutulduktan sonra yeniden kepçelerle-dinamitlerle alana çıkıveriyor. Sermayenin önünde hiçbir güç durmuyor.
Bir yandan ekolojik kırım yoluyla sömürü gerçekleştirilirken diğer yandan da savaşın durmasının ve bu durma durumunun uzatılmasının dahi rant kapısına, kâr amaçlı faaliyetlere dönüştürüldüğünü görüyoruz. Hiçbir toplumsal proje, çalışma olmamasına rağmen ve bunun için siyasal sürece yönelik “zaman gerektiği, toplumun hazırlanması gerektiği, hassasiyetler olduğu” benzeri söylemler artırılırken turistik yollarla Kürdistan’ın sömürülmesi konusunda zamana ihtiyaç duyulmuyor, toplumun hazırlanmasına gerek kalmıyor, hassasiyetler de önemini kaybediyor.
Demokratik toplum kendini inşa ederken her konuda olduğu gibi bu konuda da devletten beklemeden harekete geçebilen toplumdur. Kendi toprağını, köyünü, mahallesini, ilçesini, beldesini, deresini, taşını, pınarlarını ve her tür doğal dokusunu korumanın kendi varlığını korumak olduğu bilinciyle hareket edebilen ve örgütlenen toplumdur. Kürdistan toplumu bu konuda bilinçli olduğu kadar bir özgür toplum olma gücüne sahip olan bir toplumdur. Bu doğrultuda kendini örgütlemesi, yeni kuşakları da bu temelde eğitmesi önemli ve anlamlıdır. Zira toprak, su ve hava sömürülüyorsa o toprakta yaşayan insanın özgür olması mümkün olmayacaktır.
Bu anlamda Kürdistan’da ekolojik çalışma yapan, ekolojik duyarlılığı olan bireyler, kurum ya da dernekler bu konuları incelemeli kesinlikle başta kendi bölgeleri olmak üzere ülkenin her yerindeki eko kırım uygulamalarına karşı durması ve bu karşı durmayı özgür, demokratik toplum olarak yaşamanın bir gereği olarak ele alması yeni nesilleri de bu doğrultuda yetiştirmesi gerekmektedir.









