Çerçeve yasanın gündeme geldiği günden beri bu köşedeki yazılarımda “maddelerin” değil, “mutabakatın” esas olduğunu sürekli vurguladım. Altında İmralı’dan Kandil’e, Kongre Gel’den DEM Parti’ye kadar Kürt Özgürlük Hareketi’nin zindandaki, dağdaki, diasporadaki sözcüleri “Çerçeve yasa”nın altına imza atmış iseler, devletle PKK arasındaki müzakerede ilk defa “uzlaşma” gerçekleşmiş demektir.
İfade edilsin ya da edilmesin, bu uzlaşma, Türk devletinin Başkan Öcalan’ın şahsında Kürt ulusunu ve onun mücadele tarihini fiilen kabul ettiğinin belgesidir. Uzlaşma masaları defaaten kurulmuş, ama ilk defa “sonuç” vermiştir.
Fis Köyü’nde ilk adımı silahla atılan yürüyüş birinci etabı tamamlamıştır, ikinci etap İmralı müzakerelerinin sonucunda ortaya çıkan “çerçeve yasa” ile başlamıştır. İkinci etap silahsız ve barışçı yoldan demokrasi yürüyüşüdür. Dün bir bugün iki. Henüz bu yolda yürüyüşün “ilk adımı” atılmıştır, ikinci adım henüz atılmamıştır.
Bu yasadaki hukuki “tuzakları”, belirsizlikleri, 2005’ten “öncekileri” dışarda tutma rezaletini dağdan ineceklere, diasporadan geleceklere, zindanlardan çıkacaklara, hele bir de Ortadoğu ulus devletlerinin ciğerini bilen Öcalan’a anlatma ayıbını işlemeyelim.
Öcalan neyin altına imza attığını bilir.
Gelin biraz İmralı-Kandil-diaspora dışındaki gelişmelere, ne “monşer” diliyle ne de “inkılapçı” diliyle değil de yarı-mizah diliyle bakalım.
Çerçeve yasa tasarısının altını TBMM’de DEM Parti imzalayarak kendi payına demokrasi hedefine yürüyüşün ilk adımını atmıştır. Onların tutumunda yarı-mizahlık bir hal yok. Ağır sorumluluk yüklenmenin ciddiyeti var.
Ya AKP, MHP, hatta Butlancı CHP bu belgeyi neden imzalamıştır? Bu partiler demokrasi hedefine Kürt halkıyla birlikte yürüyecekler midir? İsteyen buna inanır, ben inanmam. Bildiğimiz onlar yasanın altını PKK’yi ve gerillayı “tasfiye” etme amacıyla imzalamışlardır. Dediklerine göre PKK’nin varlığı yüzünden demokrasiye geçilemiyormuş. Hele bir PKK işi bitsin, demokrasi zaten gelecekmiş. Bu tevatür onlara ait. Bizim bildiğimiz ise demokrasinin olmadığı bu topraklarda PKK’nin yeşerdiğidir. “Güneş girmeyen eve nasıl doktor girerse”, barış gelmeyen ülkeye diktatör gelir. Geldi de.
Bir de şunlar var: İyi Parti’nin ve onun piyasaya sürdüğü birkaç yüz kişilik “milliyetçi aydınların” barış ve demokrasi ışığını görür görmez gözleri kamaştı: Ziya Paşa onlar için yazmıştı: “Rencide olur dide-i huffaş ziyadan”. O körlükle harekete geçtiler. Çerçeve yasa “Sevr’i” getirecekmiş. Tövbe estağfurullah!.. Gerilla dağdan binbir tuzaklı şarta rağmen silah bırakıp iniyor, gizlilikten çıkıyor, Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukunda yer almaya hazırlanıyor, Adolf Hitler mi desem, Boris Karlof mu desem Müsavat Dervişoğlu barışa ve silahsızlara karşı savaş boruları çalıyor. Ne yapmalı? Madem savaş istiyorlar, aha Kandil oracıkta, Müsavat başta iki yüz küsur bildirici “milliyetçi aydını” orduya nefer yazıp, “kınalı kuzu” denecek halleri olmasa da avuçlarını kınalayalım, cepheye gönderelim. Doya doya savaşsınlar. Bir Tokat-Sivas bedduasıyla onları yolcu edelim: “Başları pınar, ayakları göl, gidişleri acele, gelişleri geç olsun. ‘’Köftehorlar’’, Kürdün yoksul genci Türkü, Türkün yoksul genci Kürdü öldürsün, biz de “şehitler ölmez” diyerek helvalarını yiyelim diyorlar. Allah gözünüzü kana doyursun.
Ya Yeni Parti? O neden imzalamamıştır? Çerçeve yasada “demokratikleşmenin yer almamış olması” yüzünden imzalamamış olduklarını Özgür Özel artık söylemiş bulunuyor. İlk bakışta haklı gibi. Ama Özel ve partisi demokrasiyi yok eden savaşı bitirip barış etabına bu çerçeve yasayla geçtiğimizi, bu yasanın imzalanmasından hemen sonra demokrasi yolunda “ilk adımı” hem kendisiyle, hem tüm demokrasi güçleriyle birlikte atacağımızı anlayamamıştır. Bir yandan “kurtuluş yok tek başına” diyor, diğer yandan demokrasiye kapıyı aralayan çerçeve yasayı imzalayarak Kürt halkıyla ileriye doğru adım atmıyor. Ne yapıyor? Evet “sert adımlarla yürüyelim” diyor ama, bu yürüyüşün sonucu ne? Darbenin tırmanması. Attığı sert adımlar Yeni Parti’yi demokrasiye götürmüyor, diktatörlüğün Silivrisi’ne götürüyor. Cesaretine ve yürüyüşüne saygılıyız ama “Sürüden kopanı Kurt, Kürd’den uzak duranı kuzu postuna bürünmüş İYİ Parti kapar.”
Barışa dostla ve düşmanla birlikte yürünür. Yüründü de. Barış dediğin düşmanlar arasında yapılır. Ama Hiç kimse tek başına demokrasiye doğru yürüyemez. Ne DEM Parti, ne Yeni Parti ne sosyalistler ve ne liberaller ne de özgürlükçü Müslümanlar. Çünkü “ya hep beraber, ya hiç birimiz”.
O halde çerçeve yasanın ne kapsamına, ne şu ya da bu maddesine, ne kimin daha kazançlı, ne de kimin daha çok kayıplı çıktığına değil, bu yasanın kalıcı olsun olmasın barış getirdiğine ve barıştan demokrasiye doğru kapıyı aralayan bir başlangıç olduğuna bakmalıyız.
Ondan sonra Yeni Parti “dağ başını duman almış” çocuk marşıyla, kimimiz “bir yürüyüş eyleyelim, kula kulluk bitsin artık” Alevi deyişiyle, kimimiz de yine Brecht’in sözlerinden bestelenmiş “Marş sol ki üç, marş sol ki üç-Arkadaş yerini bil-İşçinin sınıf cephesine gir-Çünkü sen de bir işçisin” marşıyla ve kimimiz de “Ey reqîb her maye qewmê kurd ziman-
Naşikê û danayê bi topê zeman” diyerek Ey Raqib marşıyla hep birlikte demokrasiye doğru yürüyelim.
Bu yürüyüşün ilk adımından sonra artık Erdoğan mı imana gelir demokrasinin kapısını ardına kadar açar, yoksa yürüyenler kapıyı seçimdi, Gezi direnişiydi, grevdi, serhildandı, her neyse omuzlayarak mı açar bilinmez. Bilinen şu: İlk adım atılmadan bin kilometre yolda “ömür biter yol bitmez.” O halde yürüyelim arkadaşlar, yoldaşlar, müminler, canlar, hevaller!…








