• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
6 Eylül 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Barışın eşiğinde bir annenin yaktığı kına

6 Eylül 2026 Pazar - 23:00
Kategori: Forum

Kolektif yas, herkesin aynı acıyı yaşaması değildir. Birinin acısını diğerinin kendi acısı kadar ciddiye almasıdır. Acının yükünü paylaşmaktır. Birbirine omuz vermektir. Belki de savaşın parçaladığı hayatların karşısında toplumun kendisini yeniden kurma biçimidir. Çünkü insanlar yalnızca kayıplarını anmadılar. Birbirlerini de yeniden buldular

Nesrin Unay

Eylüle son günler kala…

Yaz, bütün sıcaklığını toprağa bırakıp çekilmeye hazırlanıyordu. Sonbahar kapıya dayanmıştı. Akşamların erken kararmasında, havaya sinen serinlikte, yaprakların sararmaya başlayan yüzünde tanıdık bir hüzün vardı. Fakat bu kez sonbaharın hüznü başka türlü çöktü Kürdistan’ın üzerine. Tam da barışın konuşulduğu, yıllardır savaşın ve kayıpların gölgesinde yaşayan insanların başka bir geleceği tahayyül etmeye başladığı günlerde geldi acı haberler. Oysa anneler umutlanmıştı. Yıllardır evlatlarının dönüşünü bekleyen, bir telefonun, bir kapı sesinin, bir haberin peşinde yaşayan anneler… Belki ilk kez, yılların ardından özlemin yerini kavuşmanın alabileceğine dair bir ihtimali büyütüyorlardı içlerinde. Barış konuşuluyordu. Ve tam da barışın eşiğinde, ölüm yeniden ailelerin kapısını çalıyordu. Bir ağustos sabahı bir grup insanla birlikte evlere gittik. Umutla ölüm, kavuşma hayaliyle yas aynı odanın içinde birbirine karışıyordu. Benim gözümün önüne kuzenlerim ve arkadaşlarım  geldi. Sanki onları  ilk kez evden uğurluyordum. Sanki ilk kez veda ediyordum. İçimdeki acının bir tarifi yoktu. Aile ziyaretleri devam etti. Derik, Mazıdağı, Savur, Artuklu, Dargeçit, Midyat, Kızıltepe…

Ve özellikle Nusaybin.

‘Bazı acılar insanın hayatına yerleşir’

Her evin kapısının ardında başka bir hikâye vardı. Başka bir bekleyiş, başka bir ağıt, başka bir yarım kalmış hayat. Bir başka ailemizin ikinci çocuğuydu kaybedilen. Haber gittiğinde acı ikiye katlanmıştı. Harun arkadaş annesini anlatırken yıllar önce şöyle demişti: ‘’Annemin tülbendinin bir kenarı hep ıslaktı.” Bu cümle zihnimde kaldı. Belki de Kürt annelerinin yıllardır taşıdığı acının en yalın tarifiydi. Çünkü bazı yaslar bir cenazeyle başlayıp bitmiyor. Bazı acılar insanın hayatına yerleşiyor. Bir tülbendin kenarında, boş kalan bir sandalyede, açılmayan bir kapının ardında, saklanan bir fotoğrafın içinde yaşamaya devam ediyor. Savaş yalnızca insanları hayattan koparmıyor. Evlerin hafızasını da değiştiriyor. Annelerin bekleme biçimini, çocukların büyüme biçimini, sofraların eksikliğini, konuşmaların sessizliğini değiştiriyor.

Mervan’ın annesinin ağıtı hâlâ kulağımda:

‘’Merwanê min… biçûkê min, henûno şerîno, dilxweşiko…”

Sesi evin içinde yankılanıyordu. Mervan’ın annesi genç bir anneydi. Acısını yalnızca yaşamıyordu. Acının içinden barışı da dillendiriyordu. Ben yaşadım, başka anneler yaşamasın.

Bu yalnızca bir annenin dileği değildi. Bu, savaşın karşısında kurulmuş güçlü bir cümleydi.

Çünkü barışın gerçek anlamını, savaşın bedelini ödeyenlerden daha iyi kim anlatabilir? Acının rengi gerçekten de her evde başka. Bir evde oğlunu bekleyen anne… Bir evde eşini bekleyen kadın… Bir evde babasının yolunu gözleyen çocuk… Ama bütün bu bekleyişlerin ortak bir yanı vardı: Dönüş umudu… Taziye, Nusaybin’in sınırına en yakın yerde kurulmuştu. Belki de o hüznün, o sessizliğin ve o ağır gücün bir nedeni de buydu. Sınırın hemen ötesinde Rojava vardı. Binlerce Kürt evladının yaşamını yitirdiği topraklar… Nusaybin’in kendisi de yıllar boyunca savaşın, çatışmanın, kayıpların ve acıların en ağır biçimde yaşandığı yerlerden biriydi. Şimdi bütün bu hikâyelerin aileleri aynı toprağın üzerinde buluşuyordu. Sanki geçmiş, bir kez daha bugünün içine yürümüştü. Nusaybin’de o gün, geçmiş ile bugün arasında böyle bir yerde duruyorduk. Rojava’nın acısı, Nusaybin’in hafızası, ailelerin yıllardır taşıdığı kayıplar ve bugün yaşanan yas aynı toprağın üzerinde birbirine değiyordu. Kürdistan tarihinde ilk kez bu kadar çok şehidin aynı anda anıldığı, böylesine yoğun ve kapsamlı bir anmanın gerçekleştiği bir güne tanıklık ediyoruz. Bu, yalnızca Nusaybin için değil, Kürdistan için de tarihi bir gündür. Bu anmalar yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Aynı zamanda hafızaya, dayanışmaya ve birbirimize sahip çıkma iradesine sahip çıkmaktır.

‘Acının içinde bile yaşamı korumak’

Belki de bu yüzden taziye yalnızca bir yas mekânı değildi. Hafızanın buluştuğu yerdi. Taziye alanında beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu. Acının içinde bile yaşamı konuşmak… Geleceği konuşmak… Barışı konuşmak. İnsanlar bir araya geliyor, kaybettiklerini anıyor, onların yaşamlarını, mücadelelerini ve hayallerini konuşuyordu. Onlar yaşamı uğruna ölecek kadar çok seven insanlardı. Bu yüzden arkalarından yalnızca yas tutmak mı gerekiyordu, yoksa onların sevdiği yaşama daha sıkı sarılmak mı? Sanki bütün Kürdistan’ın ortak taziyesine dönüştü. Çünkü o acı tek bir evin acısı değildi. O acı her evde vardı. Kimi evde bir fotoğrafın arkasında… Kimi evde yıllardır açılmayan bir kapının önünde… Kimi annenin tülbendinin ıslak kenarında… Kimi ailenin yıllardır beklediği bir mezarın sessizliğinde… Bu yüzden insanlar yalnızca taziyeye gelmiyordu. Birbirlerinin acısına ortak olmaya geliyordu. Birinin gözyaşı diğerinin gözyaşına karışıyordu. Birinin ağıtı diğerinin yarasına değiyordu. Ve acı, bireysel bir yas olmaktan çıkıp toplumsal bir hafızaya dönüşüyordu. İşte kolektif yasın ne olduğunu orada gördüm. Kolektif yas, herkesin aynı acıyı yaşaması değildir. Birinin acısını diğerinin kendi acısı kadar ciddiye almasıdır. Acının yükünü paylaşmaktır. Birbirine omuz vermektir. Kolektif emektir. Ortaklaşmadır. Paylaşmadır. Dayanışmadır. Öz güçtür. Toplumsal örgütlülüktür.

Belki de savaşın parçaladığı hayatların karşısında toplumun kendisini yeniden kurma biçimidir. Çünkü insanlar yalnızca kayıplarını anmadılar. Birbirlerini de yeniden buldular. Fotoğrafları hazırlarken Özlem’in fotoğrafına baktım. Öyle güzel gülüyordu ki bir karanfil bıraktım. Sonra diğerlerine baktım. Her birinin önünde biraz durdum. Sessizce. Saygıyla.

İnsan bazen bir fotoğrafın karşısında dururken bütün bir hayatı düşünür. O mücadelenin karşısında dağ olsa erir insan. Öyle büyüktü yürekleri. Öyle büyüktü hayalleri. Üç günün sonunda bir anne bana seslendi. Akşam için hazırlık yapıyor, fotoğrafları diziyordum:

‘’Efendim Dayê?” dedim. Bana baktı: ‘’Sen kaç gündür durmuyorsun. Kızıma hakkını helal et.”

Dayê bunu söyleme. Biz ona borçluyuz. O bize değil. O bizim için kendinden vazgeçti.”

Bir süre sustu. Sonra benden tek bir şey istedi: ‘’Arada beni görmeye gel. Sana yemek yapmak istiyorum. Sen yersen Özlem’im yemiş gibi sevineceğim. O çok küçük yaşta gitti. Onun için yeterince yemek yapmadım.” Bu cümle bana çok ağır geldi. Ben ne yapmıştım ki?

Hiçbir şey. Yas bazen böyle konuşuyor. Bir ağıtla değil. Bir tabak yemekle. Bir annenin “Sen yersen Özlem yemiş gibi sevineceğim” demesiyle. Sonra konuşmalar başladı. Heval Çetin konuşuyor. Bir ara biri bize bir tepsi uzattı içinde kına vardı. “Bunu o anneye ver.” dedi.

Anneyi işaret etti. Kınayı götürdüm. Anne kınayı eline aldı. Bir süre baktı. “Bunu oğlum için hazırladım.” dedi. Sonra sustu. Ve ardından: “Damat olamadı… Ama oğlumun kınasını yakacağım.” O an kınanın anlamı değişti gözümde. Kına bir düğünün, bir başlangıcın, bir uğurlamanın simgesiydi. Ama bu annenin elinde kına, yarım kalmış bir hayatın rengine dönüşmüştü. Bir anne oğlunu damat olarak uğurlayamamıştı. Ve şimdi oğluna yakamadığı kınayı şahadetinin  ardından yakıyordu. Belki de o kına bir düğünün değil, yarım bırakılmış bütün hayallerin kınasıydı. Bir annenin oğluna veremediği son uğurlamaydı.

‘Ve barış, geçmişin acısını inkâr etmek değil’

Ve savaşın yalnızca insanları değil, yaşanabilecek hayatları da elinden aldığının sessiz bir tanığıydı. Şerife arkadaş… Yıllarca cezaevlerinde kaldı. Haksızlıkların ve hukuksuzlukların içinde yıllarını geçirdi. Sürgün edildi. Ailesinden, sevdiklerinden, kendi hayatından koparıldı. Sonra bir gün onların da kapısını acı haber çaldı. İnsanın hayatı boyunca taşıdığı bütün yüklerin üzerine bir de böyle bir kaybın eklenmesi nasıl anlatılır bilmiyorum. Bazı insanların hayatlarına baktığınızda, yalnızca bir insanın hikâyesini değil, bir dönemin bütün yükünü görüyorsunuz. Şehitlerin fotoğraflarını hazırlıyorduk. Her fotoğrafın başında ayrı bir hayat, ayrı bir hikâye vardı. Bu acının gerçekten bir rengi olsaydı, hangi renk olurdu? Belki tek bir renk olmazdı. Bir evde siyah olurdu. Bir evde sarı… Bir evde kırmızı… Bir başka evde oğlunun sevdiği renk… Ama bütün renklerin altında aynı şey olurdu: Bir annenin evladına duyduğu sonsuz özlem. Fakat burada başka bir gerçekle de karşılaşıyorduk: Bazı ailelerin yaşadığı kayıplar yalnızca bir kuşağın hikâyesi olarak kalmamış, kuşaklar boyunca devam etmişti. Medenî Orak ve kızı Mizgîn Orak’ın hikâyesi bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Yıllar önce bir aile morgun kapısında babasını bekliyordu. Bugün ise o ailenin çocuklarından Mizgîn Orak’ın da hayatını kaybedenler arasında olduğu haberiyle karşılaşıyorduk. Bir ailenin yıllar önce yaşadığı kayıp, yıllar sonra başka bir kuşağın kaybıyla yeniden karşımıza çıkıyordu.

Bu, yaşanan acının tek bir ana, tek bir aileye ya da tek bir kuşağa ait olmadığını gösteriyordu.

Bazı yaralar zaman geçtikçe kapanmıyor. Bazı kayıplar, ailelerin hafızasında nesilden nesile taşınıyor. Bir çocuğun büyürken taşıdığı yas, yıllar sonra kendi hayatının kaybıyla yeniden ailenin kapısını çalabiliyor. Bu yüzden burada yalnızca tek tek ölümlerden söz edemeyiz.

Birbirini izleyen kayıpların, ailelerin hafızasında ve toplumun kolektif belleğinde nasıl biriktiğini de konuşmak zorundayız. Ve bütün bunlar, yeni bir sürecin tartışıldığı bir dönemde yeniden karşımıza çıkıyor. Bu aileler geçmişi hatırlarken yalnızca geçmiş hakkında konuşmuyorlar. Aynı zamanda geleceğe dair de söz söylüyorlar. Ben yaşadım, başka anneler yaşamasın” diyen bir annenin cümlesi, geçmişin tanıklığı kadar geleceğe dönük bir çağrıdır. Bir tarafta geleceği konuşuyoruz. Diğer tarafta geçmişin mezarlarını arıyoruz. O yüzden barış yalnızca siyasi aktörlerin üzerinde uzlaşacağı bir metin değildir. Barışın toplumsal bir karşılığı olmak zorundadır. Çünkü barışın ne olduğunu en iyi bilenler, savaşın bedelini ödeyenlerdir.

Bir annenin “Ben yaşadım, başka anneler yaşamasın” sözünü duymadan kurulacak hiçbir barış cümlesi tamamlanmış değildir. Barış, bir annenin artık “Oğlum mu gelecek?” diye umutla beklemek zorunda kalmadığı gündür. Barış, bir annenin “Mezar taşı nerede?” diye sormadığı gündür. Barış, bir annenin oğluna yakamadığı kınayı ölümünün ardından yakmak zorunda kalmadığı gündür. Barış, gençlerin evden çıkarken yaptıkları vedanın son veda olmadığı gündür. Ve barış, geçmişin acısını inkâr etmek değil; o acının bir daha üretilmeyeceği bir geleceği birlikte kurmaktır. Sonbaharın hüznü toprağa inerken, geriye bende tek bir soru kaldı: Bunca annenin acısından sonra nasıl bir hayat kuracağız?

Belki de bugün barışın eşiğinde dururken kendimize sormamız gereken en ağır soru budur.

Çünkü bazı acılar unutulmaz. Bazı annelerin sözleri insanın içinde yaşamaya devam eder.

‘’Ben yaşadım, başka anneler yaşamasın.’’ ‘’Mezar taşına dokunmak istiyorum.”

‘’Sen yersen Özlem’im yemiş gibi sevineceğim.” ‘’Damat olamadı ama oğlumun kınasını yakacağım.” Bu sözler artık yalnızca o annelerin sözleri değildir. Kürt halkının hafızasıdır

Bizim sorumluluğumuzdur. Yürekleri kadar büyüktü hayalleri. Şimdi bize düşen, onların ardından yalnızca yas tutmak değil başka hiçbir annenin aynı acıyı yaşamayacağı bir geleceğin tarafı olmaktır. Taziye alanında beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu. Acının içinde bile yaşamı konuşmak… Geleceği konuşmak… Barışı konuşmak. Bugünlerde barış her yerde kendini hissettiriyor. Anmalarda yapılan konuşmalarda bile barış sürecinden, barışın gerekliliğinden söz ediliyor. Belki de kolektif yaşam dediğimiz şey tam olarak burada anlam buluyor: Yaşamı anlamlandıran 39 can kök salar sonsuzluğa minnetle…

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Barış anayasanın gölgesinde yapılmalı

Sonraki Haber

Almanya’da seçimleri aşırı sağcı AfD kazandı

Sonraki Haber

Almanya'da seçimleri aşırı sağcı AfD kazandı

SON HABERLER

Almanya’da seçimleri aşırı sağcı AfD kazandı

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Barışın eşiğinde bir annenin yaktığı kına

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Barış anayasanın gölgesinde yapılmalı

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Yağma vardı, kimse mani olmadı

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Şengal Halk Meclisi’nden Bağdat toplantısına tepki: İrademiz yok sayılamaz

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Girne açıklarında batan gemiden bir kişinin daha cansız bedenine ulaşıldı

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Netanyahu’dan İran’a tehdit: Hayal bile edemeyeceği bir darbe alacak

Yazar: Yeni Yaşam
6 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır