• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
23 Temmuz 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Bir kuşağın kayıp hikâyesi

22 Temmuz 2026 Çarşamba - 23:00
Kategori: Güncel, Manşet, Söyleşi

Hafıza Merkezi’nin ‘Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz’ başlıklı raporunu Derya Bozarslan ile konuştuk

  • ‘Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz’ ifadesi, rapor kapsamında görüştüğümüz ve çocuğunu kaybetmiş bir ailenin görüşme sonunda kurduğu cümleydi. Gördük ki aileler bu ihlallerin bir daha yaşanmamasını sağlayacak gerçek bir adalet istiyor
  • Cenaze getiren cenazeler… 28 Mart Amed olaylarında hayatını kaybeden Enes Ata için sokağa çıkan ve öldürülen Ahmet Araç, Ahmet Araç’ın cenaze töreninden sonra protestolara katılan ve öldürülen arkadaşı Mehmet Sıddık Öner…

Roni Nasır Kaya

‘’Ben iyiyim. Sen memleketten haber ver. Hâlâ öldürüyorlar mı, esmer yüzlü çocukları, eşkıya diye!”

Mehmet Uzun’un yıllar önce kaleme aldığı bu cümle, bugün de güncelliğini koruyan acı bir soruyu hatırlatıyor. Yöntemler değişse de çocukların ve gençlerin yaşam hakkı ihlalleri, ailelerin adalet arayışı ve cezasızlık tartışmaları hâlâ Türkiye’nin en ağır insan hakları meselelerinden biri olmayı sürdürüyor. Hafıza Merkezi’nin hazırladığı “Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz” raporu, 2000-2015 yılları arasında yaşamını yitiren çocuk ve gençlerin hikayelerini, geride kalan ailelerin adalet mücadelesini ve kalıcı barışın neden hakikat ve hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini gözler önüne seriyor. Raporu hazırlayanlardan Derya Bozarslan ile  çalışmanın bulgularını, cezasızlık politikalarını ve olası bir barış sürecinde adaletin neden vazgeçilmez olduğunu konuştuk.

  • “Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz” başlığını hangi yaklaşım ve ihtiyaçtan hareketle seçtiniz?

Aslında bu başlığı biz üretmedik. “Adalet Olmadıkça Barış da Olmaz” ifadesi, rapor kapsamında görüştüğümüz ve çocuğunu kaybetmiş bir ailenin görüşme sonunda kurduğu cümleydi. Görüşme boyunca adaletin kendisi ve ailesi için neden vazgeçilmez olduğunu anlattıktan sonra sözlerini bu ifadeyle tamamlamıştı. Biz de bu cümlenin, raporun temel meselesini en güçlü şekilde özetlediğini düşündüğümüz için başlık olarak kullanmayı tercih ettik. Çünkü gördük ki ailelerin talebi sadece geçmişte yaşanmış suçların ortaya çıkarılması ile sınırlı değil. Aynı zamanda bu ihlallerin bir daha yaşanmamasını sağlayacak gerçek bir adalet mekanizmasının kurulması. Faillerin yargılanması etrafında şekillenen adalet arayışı; cezasızlık kültürünün sona erdirilmesi, hakikatin açığa çıkarılması, dosyaların bağımsız ve tarafsız bir şekilde incelenmesi ve devletin bu ihlallerle yüzleşmesi anlamına geliyor.

  • Bu çalışmayı hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı?

Bu çalışma, Hafıza Merkezi’nin uzun yıllardır sürdürdüğü geçmişle yüzleşme, hakikat ve adalet çalışmalarının doğal bir devamı niteliğinde. Hafıza Merkezi zaten 2011 yılında, Türkiye’de çatışma dönemleri ve otoriter yönetimler boyunca yaşanan ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşmenin kalıcı bir barışın ön koşulu olduğu anlayışıyla kuruldu. Özellikle Kürt meselesi bağlamında yaşanan yaşam hakkı ihlalleri, zorla kaybetmeler başta olmak üzere ağır hak ihlallerini uluslararası standartlarda belgelemeyi, hakikatin ortaya çıkarılmasına katkı sunmayı, davaları izlemeyi ve bu ihlallerin toplumsal hafızada görünür olmasını sağlamayı hedefledi. Ancak geçmişe baktığımız kadar bugüne de bakmamız gerekiyordu. Hafıza Merkezi 90’lı yıllardaki ağır ihlalleri araştırdığı yıllarda, ne yazık ki benzer hak ihlalleri farklı biçimlerde devam ediyordu. Her bir zorla kaybetme hikâyesi belgelendiğinde, eş zamanlı olarak yeni bir kayıp hikâyesi yaşanıyordu. Özellikle 2000’li yıllarda çok sayıda genç ve çocuk devlet şiddetiyle yaşamını yitirdi. Tam da bu sebeple 2000-2015 dönemindeki yaşam hakkı ihlallerine odaklanan bu araştırmayı başlattık.

  • Araştırma hangi tarihler arasında, kaç ilde ve kaç kişiyle görüşülerek gerçekleştirildi?

Aslında bu çalışma birbirini tamamlayan iki araştırmadan oluşuyor. Bir yandan 2000-2015 yılları arasında Türkiye’nin Kürt coğrafyasında devlet şiddeti sonucu yaşamını yitiren çocuk ve gençlerin yaşam hakkı ihlallerini ve ailelerinin adalet arayışını toplumsal ve kişisel boyutlarıyla ele aldık. Diğer yandan ise bu vakalara ilişkin yargı süreçlerini ve cezasızlık pratiklerini hukuki açıdan analiz ettik.

Saha araştırması ise Mayıs 2023 ile Mayıs 2025 tarihleri arasında, yaklaşık iki yıl boyunca devam etti. Araştırma kapsamında Diyarbakır, Şırnak, Hakkari, Van, Mardin ve Batman olmak üzere altı ilde ve o illere bağlı ilçe ve köylerde saha çalışması gerçekleştirdik. İncelediğimiz vakalarda yaşamını yitirenlerin 22’si çocuk 18’i ise gençti, 137 kişi ile görüştük. Görüşmelerin büyük çoğunluğunu olayların yaşandığı yerlerde gerçekleştirdik. Her aileye kendi kentinde, ilçesinde ya da köyünde ulaştık. Tanıklıkları, olayların geçtiği mekânların hafızasına dayandırarak araştırmanın bir parçası hâline getirmeye çalıştık.

  • Görüştüğünüz ailelerin yaklaşımı nasıldı?

Görüştüğümüz ailelerin ortak duygusunu birkaç kelimeyle özetlemek gerekirse; umutsuzluk, yorgunluk, kaygı ve buna rağmen tamamen kaybolmamış bir adalet arayışı diyebilirim. Yine de bütün bu umutsuzluğa rağmen aileler adalet talebinde ısrarcı. Onlar için mesele çocuklarının faillerinin yargılanması değil; aynı acıları başka ailelerin yaşamayacağı bir geleceğin kurulması. Bu nedenle adalet taleplerini, aynı zamanda toplumsal barışın ve ortak geleceğin vazgeçilmez bir koşulu olarak görüyorlar.

  • Görüşmeler sırasında edindiğiniz izlenimler sizde nasıl bir etki bıraktı?

Bu araştırma beni hem araştırmacı hem de insan olarak derinden etkiledi. Çünkü 2000-2015 dönemi, Türkiye’de birçok kişi için görece bir normalleşme ve umut dönemi olarak hatırlanıyor. Bu yıllar, özellikle Kürt kentlerinde kültürel üretimin canlandığı, Kürtçe yayıncılığın, tiyatronun, sinemanın ve sanatın önemli bir ivme kazandığı; barış ihtimalinin ilk kez bu kadar güçlü hissedildiği bir dönemdi. Bu nedenle bu yılları “ne savaş ne barış” dönemi olarak tanımlıyoruz.

Ancak ailelerle yaptığımız görüşmeler bana bu dönemin herkes için aynı şekilde yaşanmadığını gösterdi. Toplumsal hayatta belli ölçüde bir yumuşama yaşanırken, yaşam hakkı ihlalleri devam ediyordu. Üstelik bunların önemli bir kısmı çocukları ve gençleri hedef alıyordu. Rapor üzerinde çalışırken beni en çok sarsan şeylerden biri de buydu. Aynı döneme ilişkin iki farklı gerçeklik yan yana duruyordu: Bir tarafta umut ve kültürel canlanma, diğer tarafta çocuklarını kaybeden ailelerin hiç bitmeyen acısı. Aradan geçen zaman adaletin yerini doldurmuyor. Tam tersine, adalet sağlanmadığında acı kalıcı hâle geliyor.

  • Özellikle çocuklara odaklanma ihtiyacı nereden doğdu?

Çünkü çatışma ve savaş dönemlerinin en fazla etkilenen gruplardan biri çocuklar olmasına rağmen, en az görünen ve en az araştırılan kesim de yine çocuklar oluyor. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil; uluslararası literatürde de çocuklar çoğu zaman çatışmanın genel istatistiksel bir sonucu olarak ele alınıyor.

Aynı zamanda Türkiye’de geçmiş dönemlere ilişkin hazırlanan birçok veri tabanı ve araştırmada çocuklar ayrı bir kategori olarak değerlendirilmiyor. Örneğin kaç kişinin yaşamını yitirdiğini ya da zorla kaybedildiğini biliyoruz; ancak bunların kaçının çocuk olduğu, çocuklara özgü ihlallerin nasıl gerçekleştiği ve bu ihlallerin çocuk hakları perspektifiyle ne ifade ettiği çoğu zaman görünmez kalıyor. Çocukları odağa alarak bu görünmezliği aşmayı hedefledik.

  • Sizi en çok etkileyen tanıklık neydi?

Açıkçası tek bir tanıklığı ya da tek bir vakayı ayırmam benim için mümkün değil. Çünkü görüştüğümüz her aile, ziyaret ettiğimiz her köy, her ilçe ve her şehir bende derin bir iz bıraktı. Olayların yaşandığı coğrafyayı görmek, o mekânlarda bulunmak ve tanıklıkları o bağlam içinde dinlemek araştırmaya bambaşka bir boyut kattı. Beni en çok etkileyen ise tek bir olay değil, araştırma boyunca fark ettiğimiz ortak bir örüntü oldu: Cenaze getiren cenazeler… Bazı vakalarda bir çocuğun ya da gencin öldürülmesi yeni ölümlerin başlangıcına dönüşüyordu. Bir cenazeye katıldığı için yaşamını yitirenler, bir protestoda öldürülen arkadaşının ardından sokağa çıkan gençler ya da bir anma etkinliğinde hayatını kaybeden çocuklar… 28 Mart Amed olaylarında hayatını kaybeden Enes Ata’nın haberini Mardin Kızıltepe’de duyup sokağa çıkan ve öldürülen Ahmet Araç zincirin bir parçası mesela. Ahmet Araç’ın cenaze töreninden sonra protestolara katılan ve öldürülen arkadaşı Mehmet Sıddık Öner… Yine Enes Ata’dan sonra protestolara katılan İlyas Aktaş da öldürüldü. Bu ve benzeri bir çok zincirleme olaylar var. Araştırma ilerledikçe bu örüntü farklı şehirlerde tekrar tekrar karşımıza çıktı.

Sanırım araştırmadan benimle en çok kalan duygu da bu oldu. Bazı coğrafyalarda ölüm, ne yazık ki tekil bir olay olarak yaşanmıyor; birbirini takip eden kayıplar, ailelerin ve toplumun hafızasında uzun yıllar süren ortak bir yara oluşturuyor. Bu örüntüyü görmek, benim için araştırmanın en sarsıcı deneyimlerinden biriydi.

  • 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetlerden, 2000’li yıllarda faili büyük ölçüde belli olan ve farklı gerekçelerle açıklanan ölümlere geçiş yaşandığı söylenebilir. Siz bu dönüşümü nasıl yorumluyorsunuz?

1990’lı yıllarla 2000’li yıllar arasındaki en önemli bir fark yaşam hakkı ihlallerindeki görünürlük. 1990’larda yaşanan zorla kaybetmelerde olayların belgelenmesi son derece güçtü. Ailelerin anlatıları, tanık beyanları ve sınırlı sayıdaki delil dışında çoğu zaman hakikati ortaya koyabilecek yeterli kayıt bulunmuyordu. Ancak 2000’li yıllarda olaylar kamusal alanda, çok sayıda tanığın önünde ve çoğu zaman kamera kayıtlarına da yansıyarak gerçekleşmiş durumda. Dijital teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte görüntüler, fotoğraflar ve çeşitli deliller artık çok daha erişilebilir hâle gelmiş. Dolayısıyla birçok dosyada olayın nasıl gerçekleştiğine ilişkin geçmişe kıyasla çok daha güçlü deliller bulunuyor. Ancak birçok dosyada olayın oluş biçimine ilişkin güçlü deliller bulunmasına rağmen soruşturmaların etkili yürütülmediğini, yargılamaların sonuçsuz kaldığını ya da cezasızlıkla sonuçlandığını görüyoruz.

  • Sizce bu cinayetlerin işlenmesi neden bu kadar kolay olabiliyor?

Saha araştırmamız boyunca ailelerin tanıklıklarında tekrar eden ortak bir tema vardı: Şiddeti meşrulaştıran siyasi söylemler ile sahadaki güvenlik pratikleri arasında güçlü bir bağ olduğu.

Mesela 28 Mart 2006’da Diyarbakır’da başlayan ve güvenlik güçlerinin kontrolsüz ve orantısız güç kullanmasıyla birlikte büyüyen olaylarda hayatını kaybedenlerin yakınları, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Çocuk da olsa, kadın da olsa, terörün maşası olmuşsa gereken müdahaleyi yapacağız” açıklamasını 28 Mart Olayları ile ilgili güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımına yol açmış bir beyan olarak yorumluyor. Görüşmeciler aynı zamanda, “Çocukların artık dünyanın gözü önünde öldürüldüğü ve bunun talimatının bilfiil yetkililer tarafından verildiği bir süreç”in başlangıcı olarak görüyordu. Bu, elbette hukuki bir tespit değil; ancak ailelerin ortak hafızasında çok güçlü biçimde yer eden bir yorumdu.

Bunun yanında bazı tanıklıklar bize, yalnızca güvenlik politikalarının değil, bireysel güç kullanımının da devreye girdiğini düşündürdü. Özellikle zırhlı araç çarpması sonucu yaşamını yitiren bir çocuğun ailesi, olayı anlatırken faili şöyle tanımlıyordu; “Çocuğumuza çarpan aracı kullanan kişi de faildir. Çocuğumuza ilk çarptığında devletin verdiği yetki ile, sonra çarpma etkisiyle yere düşen çocuğun üzerinden iki kere geçtiğinde ise kendi kişisel kininin verdiği hırsla bu suçu işlemiştir.” Van’da gerçekleşmiş bir öldürülme vakasında ise çocuğu öldürülen anne failin kişisel öfkesini “Hiçbir şey bulamazsa hayvanlara ağaçlara sıkıyordu” şeklinde açıklamıştı. “Bir insan bir insana bunu nasıl yapar?” sorusu da bu kin ve öfkenin kaynağını düşünmemiz gerektiğini gösteriyordu. Bu soruya bizim kesin bir cevabımız yok. Bunun psikolojik, sosyolojik ve siyasal boyutları olan çok katmanlı bir mesele olduğunu düşünüyorum.

  • Ailelerin yürüttüğü hukuk mücadelesi hangi aşamada?

Aileler adalet arayışını sürdürmeye devam ediyor. Ancak bu mücadele çoğu zaman etkili ve sonuç alıcı bir yargı süreciyle karşılaşmıyor. Bazı dosyalar uzun yıllar soruşturma aşamasında bekletiliyor, bazıları daimî arama kararlarıyla fiilen askıya alınıyor, dava açılan dosyalar ise beraat veya cezasızlıkla sonuçlanıyor. İç hukuk yollarının etkisiz kaldığı durumlarda aileler Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyor. Ancak ihlal kararları verilse dahi bunların iç hukukta etkili bir hesap verebilirlik mekanizmasına dönüşmediğini görüyoruz.

  • Bu raporun kamuoyunda nasıl bir karşılık bulmasını bekliyorsunuz?

Bu raporun öncelikle kamuoyunda güçlü bir karşılık bulmasını istiyoruz. Amacımız yaşam hakkı ihlallerini kayıt altına almak ve kamuoyunun bilgisine sunmaktı. Ailelerin de en önemli talebi buydu: Çocuklarının unutulmaması, yaşananların görünür olması ve toplum tarafından bilinmesi. Hakikatin görünür olması, adaletin ilk adımıdır. Bu nedenle raporun kamuoyunda yaratacağı farkındalığın aynı zamanda hesap verilebilirlik talebini de güçlendirmesini umuyoruz. Yaşanan ihlallerin daha fazla konuşulması, etkili soruşturmaların yürütülmesine ve cezasızlık kültürünün sorgulanmasına katkı sunabilir.

  • Sizce bu çalışma hangi alanda bir eksikliği gidermeyi hedefliyor? Olası barış süreciyle ilişkisi nasıl kurulur?

Geçmişte yaşanan ağır insan hakları ihlallerine ilişkin çok sayıda çalışma yapılmış olsa da, 2000-2015 döneminde yaşam hakkı ihlaline maruz kalan çocuk ve gençlerin deneyimlerini, ailelerinin adalet arayışını ve bu ihlallerin toplumsal etkilerini birlikte ele alan kapsamlı araştırmalar oldukça sınırlıydı. Biz bu boşluğu doldurmaya bir katkı sunmaya çalıştık. Bunun yanı sıra araştırmanın önemli bir katkısı da tanıklıkları kayıt altına almasıdır. Çünkü geçmişle yüzleşme, mağdurların ve yakınlarının anlatılarıyla da mümkün olur. Bu rapor, ailelerin sesini kayda geçiren, hakikatin belgelenmesine katkı sunan ve gelecekte yürütülecek yüzleşme süreçleri için güvenilir bir arşiv oluşturan bir çalışma niteliği taşıyor.

Eğer Türkiye’de kalıcı bir barış inşa edilecekse, bunun yalnızca çatışmanın sona ermesiyle sınırlı kalmaması gerekir. Aynı zamanda geçmişte yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi, cezasızlık kültürünün sona erdirilmesi, hakikatin ortaya çıkarılması ve mağdurların adalet taleplerinin karşılanması da bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır.

  • Olası bir çözüm ya da barış sürecinde mağdur çocukların durumu sizce nasıl ele alınmalı?

Her şeyden önce çocukların barış ve çözüm süreçlerinde yalnızca çatışmanın mağdurları ya da korunması gereken bir grup olarak değil, hak sahibi özneler olarak ele alınması gerekiyor. Çünkü çocuklar savaş ve çatışmalardan en ağır biçimde etkilenen kesimlerden biri. Yaşam hakkı ihlallerinin yanı sıra eğitim, sağlık, oyun, güvenli bir çevrede yaşama ve aile bütünlüğü gibi en temel hakları da çatışma ortamlarında ciddi biçimde zarar görüyor.

Çocuklar için özel onarıcı adalet mekanizmalarının geliştirilmesi de büyük önem taşıyor. Psikososyal destek hizmetlerinin yaygınlaştırılması, mağdur ailelerin uzun vadeli destek mekanizmalarına erişebilmesi, yaşamını yitiren çocukların kamusal hafızada görünür kılınması, anma pratiklerinin ve hafıza mekânlarının oluşturulması bu sürecin önemli parçalarıdır. Çünkü onarıcı adalet mağdurların iyileşmesini ve toplumun ortak bir gelecek kurabilmesini hedefler. Kalıcı bir barışın inşasında çocukların korunması, haklarının güvence altına alınması ve yaşadıkları ihlallerin görünür kılınması barışın en temel göstergelerinden biridir.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Demokratik siyasette yeni bir bakışın somut anlamı

Sonraki Haber

Kolektif halk ekonomisi

Sonraki Haber

Kolektif halk ekonomisi

SON HABERLER

Temelli: Çerçeve yasada Öcalan’ın statüsüne ilişkin düzenleme olacak

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Alevi hakikat mücadelesi ve ‘Gösteri Toplumu’na karşı direniş (2)

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Kolektif halk ekonomisi

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Bir kuşağın kayıp hikâyesi

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Demokratik siyasette yeni bir bakışın somut anlamı

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Basın özgürlüğü için mücadele

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Barışın da bir doğum zamanı vardır

Yazar: Yeni Yaşam
22 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır