• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
13 Ağustos 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Bir mücadeleye misafir, bir ölçüye ev sahibi

13 Ağustos 2026 Perşembe - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Siyahların yaşadığı dünyayı anlamaya çalışırken beyazların kendilerine dair hiçbir şey öğrenmek zorunda kalmadan, kendi deneyimlerini dünyanın en biricik ve evrensel hâli olarak kabul edebilmelerinden, eşitsizliğin gündelik hayatın en sıradan kabullerinde yeniden üretilmesinden söz ediyordu 

Tuğçe Yılmaz

“Gerçekliğe dair hiç de doğru olmayan bir fikrimiz olduğu kanaatindeyim. Cadillac’lar, buzdolapları ya da Amerikan yaşamının tüm alet edevatına hiçbir itirazım olmamakla birlikte, Cadillac’ı, buzdolabını, atom bombasını üreten çok daha önemli ve çok daha gerçek bir şey olduğundan endişe ediyorum ve neticede bu şeyi üreten de bakmak istemediğimiz şey, yani kişidir. Bir ülke ancak onu oluşturan insanlar kadar kuvvetlidir –Anayasa ve yasaların ne dediği umrumda değil, şimdilik onları bir kenara bırakalım– ve insanlar bir ülkenin nasıl olmasını istiyorsa ülke öyle olur. Bu ülke artık dönüşüm geçirecek. Tanrı’nın eliyle dönüşüm geçirmeyecek, hepimizin eliyle, sizin ve benim elimizle geçirecek. Bu konuda elimizden hiçbir şey gelmeyeceğini söyleme şansımızın artık var olduğunu sanmıyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı biz yaptık ve yeniden yapmak zorundayız.”

Yukarıdaki uzun alıntı ABD’li siyah ve eşcinsel yazar James Baldwin’in farazi bir roman için aldığı notlardan dökülüyor. Yazarın bu alıntısının yer aldığı “Kimseler Bilmez Adımı” (Yapı Kredi Yayınları, 2026) deneme kitabı Harlem ve Amerika’nın Güneyi’nden Paris’e uzanarak kendi deyimiyle zencilik üzerine düşüncelerini, beyazlık ve sömürgecilik ekseninde ırk, kimlik, aidiyet ve özgürlük meseleleriyle birlikte ele alıyor. Ve şu soruya odaklanıyor: Kendini merkeze koyan bir kimlik, karşısındaki insanın ne istediğini ve neyi değerli bulduğunu kendi kavramlarıyla ölçmeye başladığında ne olur? 

‘Biz sürecin neresindeyiz!’

Baldwin’in dili ve düşünce dünyası benim için her zaman büyüleyici ve zihin açıcı oldu. Her kitabında, zihnimde yepyeni pencereler açtı ve bazen de var olan pencerelerin perdelerini kaldırdı. Yazarın bu kitabını okumam ise 5 Ağustos’ta Meclis’e sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” olarak adlandırılan çerçeve yasanın tartışıldığı döneme denk geldi. Yaklaşık dört aydır hem iktidara yakın medyada çıkan kulis haberleriyle hem de DEM Parti’lilerin açıklamalarıyla kamuoyunda önemli bir yer tutan kanun teklifi, nihayet Meclis’e gelmişti ve ben de şans eseri o gün Ankara’daydım. DEM Parti’lilerin yüzü gülüyordu, yaklaşık iki yıldır ektikleri tohumlar nihayet bir meyve vermişti. Üstelik bunu hâlâ medya ambargosunun sürdüğü, çıktıkları yayınlarda neredeyse sorgu odasına çekildikleri, geçmiş temsilcilerinin büyük bir kısmının hâlâ tutuklu ve sürgünde olduğu bir atmosferde yapmışlardı. Abdullah Öcalan, hâlâ istediği çalışma ve görüşme olanaklarına sahip değildi ve nihayetinde DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Tayip Temel’in aktardığı gibi kendini “tek kişilik bir satrancın oyuncusu” olarak tanımlıyordu. Tüm bu zorlukları, Kürt Hareketi iki yıl boyunca, sınırlı sayıdaki müttefiki dışında neredeyse tek başına adeta “sırtlandı”. Sürecin sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmesi ve kazanımların artması için sürece katkı sunması beklenen diğer kesimlerin eleştirileri çoğu zaman aynıydı: Devlete güvenmiyorlardı, süreci samimi bulmuyorlardı, ana muhalefet partisi her gün yeni bir operasyona gözünü açarken ve temsilcileri bir bir tutuklanırken haklı olarak, demokrasiden bahsedilemeyeceğini söylüyor ve kurtuluşun birlikte mücadeleden geçeceğini ifade ediyorlardı. Kurtuluş, elbette ve tabii ki, tarihî tüm örneklerde de gördüğümüz üzere birlikte mücadeleden geçiyor. Fakat bu eleştirilerin sahiplerinin bugüne dek süreci bir adım öne taşıyacak ne yaptığını pratik olarak belki de göz önüne sermek gerekiyor; ancak bu yazıda buna değinmek, sosyal medyada zaten yeterince toksik bir biçimde sürdürülen bu tartışmaya belli ki bir katkı sunmayacak. Bu noktada en azından Güney Afrika’da apartheid rejimine karşı mücadele eden sosyalist ve komünist partilerin de içinde yer aldığı ittifakı ve Kuzey İrlanda deneyimini hatırlamak gerektiği kanaatindeyim. Söz konusu süreçler, devletlerin bütün koşullarına güvenmekten ya da onları aklamaktan değil, müzakereyi siyasi mücadelenin bir alanı olarak görmekten geçti. Ve bu adımlar uzun yıllarda atıldı. Barışın emektarları hayatını kaybetti, onların yerini gençler aldı, bebekler doğdu. Komünistlerin hatırı sayılır bir kısmı bu süreçte müzakere masasına oturmayı mücadeleden vazgeçmek, devlete güvenmek olarak görmediler. Aksine bu süreci, yıllardır uğruna mücadele ettikleri dönüşümün gerçekleşebileceği bir alan olarak değerlendirdiler. Eğer bizler de bugün gerçekten barıştan, demokrasiden ve birlikte mücadeleden söz ediyorsak, belki de tartışılması gereken “Biz sürecin neresindeyiz ve onu kendi taleplerimiz doğrultusunda değiştirmek için ne yapıyoruz?” ve “Sosyalistler olarak güvenmediğimiz bir süreçte kendi taleplerimizi nasıl görünür ve etkili hâle getirebiliriz?” sorularıdır. Çünkü barışın ve demokratik dönüşümün nasıl olacağına dair söz söylemek istiyorsak, bunun için önce o sözün söylendiği yerde bulunmamız, o sözü birinci ağızdan duymamız gerekiyor.

Sanırım en kritik olan ise bu itirazların gölgesinde, Kürtlerin siyasal iradelerinin neredeyse hiç hesaba katılmaması. Kürt Hareketi’nin attığı bir adım, Kürtlerin ne düşündüğünden bağımsız olarak, sosyalistlerin ve Türklerin kendi siyasal ölçüleriyle değerlendiriliyor. İyi olanı biz tarif ediyoruz, doğru mücadele biçimini biz biliyoruz, neyin taviz, neyin kazanım olduğuna yine biz karar veriyoruz. Bu nedenle, neredeyse 100 yıllık bir sorunun çözümünden günbegün uzaklaşan tartışmaların daha çok ayrıcalıklı kısmıyla ilgileniyor ve bu çelişkilerin nasıl kurulduğu, hangi düşünsel kabullere yaslandığı üzerine kafa yormaya çalışıyorum. Çünkü kendini sosyalist olarak tanımlayan birinin, “Yasanın tek olumlu yanı 5 bin kişinin tahliye edilecek olması,” demesiyle ilgilenmek erkeklik kadar konforlu olan bir kimliğin ayrıcalığını ve durduğumuz yeri görmemi sağlıyor. 5 bin kişiyle ne yapabiliriz? Savaştaysak ve insan gücüne ihtiyacımız varsa bir ordu kurabilir, kendi “isimsiz kahramanlarımızı” yaratabiliriz. Bir tarikat kurabilir ve müridlerini uçurabiliriz. Bir suç örgütü organize edebiliriz ve muhtemelen çok da iyi para kazanırız. Bir sahil kasabasını, hatta küçük bir ilçeyi işgal edebiliriz. Güzel bir barikat kurup karşımızdaki zora direnebiliriz, muhtemelen mücadelemizde muvaffak da oluruz. Bir sosyalist partinin 5 bin üyesi var ise ne yapabiliriz; ancak bu 5 bin kişi Kürt ise, şimdi ne yapabiliriz?

Hapishanedeki yakınlarımıza, yoldaşlarımıza para göndermek, MASAK raporları ve Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturmalarda uzun süredir “örgüte finansman sağlama” suçuna gerekçe gösteriliyor. Yasal olarak mahpusların iaşe ve iaşeleri dışındaki zaruri ihtiyaçları için para yatırması serbest olsa da, para gönderilen kişinin bulunduğu dosya kapsamı (örneğin PKK gibi silahlı örgüt soruşturmaları) nedeniyle para gönderen yakınlar da soruşturma ve tutuklama tedbiri ile karşılaşabiliyor. Belirli aralıklarla ve/veya birden fazla mahpusa yapılan para transferleri “örgüte yardım etme” delili kabul edilip insanlar tutuklanabiliyor. Bunların içinde mahpus çocuklarına, eşine, ağabeyine, anne-babasına para gönderen insanlar var. Ancak onların çok azından haberdarız ya da Kürt medyası dışında haberlerine neredeyse denk gelmediğimiz için hayatlarına konan ipotek çok da meselemiz değil. Çerçeve yasa ne iyi ki, sadece üyelik ve propaganda değil, “finansman” suçu iddiasını da kapsıyor; ancak tüm “örgüt” suçlarını kapsamıyor. Örneğin bazı sosyalistlerin düzmece iddialarla tutuklandığı ve yargılandığı dosyalar, çerçeve yasanın kapsamı dışında. Demokrasiden ve “bütünleşmeden” bahsediliyorsa bu tabii ki büyük bir sorun; ancak bazı sosyalistlerin buradaki eleştirisi dahi kalın, simsiyah bir duvara çarpıyor. Süreci her aşamasında pejoratif bir şekilde eleştirenler, sürecin baş aktörlerinden birini her fırsatta kendisinden aşağıda görenler (“Marx’ı aştı”) şimdi, şu anda nasıl bir pozisyon almayı hedefliyor?

Başka bir ülke başka bir tarih

Bu ve benzeri fikirlerin üzerine günlerdir düşünüyor olmak beni tekrar, az evvel bir cümleyle bahsini açtığımız beyaz üstünlükçülüğe götürüyor. Üzerine düşünmediğinizde, kendinizi biricik gördüğünüzde son derece konforlu bir ayrıcalık bu. Üstelik yalnızca açık bir üstünlük iddiası biçiminde de karşınıza çıkmıyor ve size, arkasına saklandıkları sayesinde türlü tuzaklar kuruyor. Bazen evrensellik iddiasının içinde saklanıyor, bazen sınıf siyasetinin diline yerleşiyor, bazen de “Hepimiz eziliyoruz, devlet zulmüne maruz kalıyoruz,” cümlesinde kendine güvenli, geniş bir alan açıyor. Bu yüzden bana her daim erkeklik kadar tehlikeli geliyor. Tehlikeli, çünkü, onunla mücadele etmediğiniz her gün, sizi avcunun içine alma ve istediği sözü söyletme gibi bir yetkisi var. Ancak içine doğulan kimliği sorgulamak da kişiyi başkalarından daha değerli ya da ahlâken üstün bir yere taşımıyor. Tam tersine, bu sorgulamanın kendisini yeni bir üstünlük biçimine dönüştürmemek gerekiyor.

Baldwin’in yıllar önce başka bir ülke, başka bir tarih ve başka bir ırk rejimi üzerine yazarken beni bugün Türkiye’deki tartışmaların içine çekmesinin nedeni sanırım biraz da bu. Çünkü Baldwin’in asıl meselesi yalnızca siyahların maruz kaldığı dehümanizasyonu anlatmak değildi, beyazlığın kendisini nasıl görünmez, doğal ve evrensel bir konuma yerleştirdiğini de göstermekti. İnsanın kendisini dünyanın merkezine koymasının ne kadar kolay, o merkezin dışında bırakılanların hayatını ve mücadelesini anlamanın ise ne kadar zor olabileceğini anlatıyordu. Sadece beyazların devam ettiği bir okula, entegrasyon kapsamında kabul edilen ilk siyah öğrenci olmaktan ve o çocuğun maruz kaldığı şiddeti anlamaktan bahsediyordu. Siyahların yaşadığı dünyayı anlamaya çalışırken beyazların kendilerine dair hiçbir şey öğrenmek zorunda kalmadan, kendi deneyimlerini dünyanın en biricik ve evrensel hâli olarak kabul edebilmelerinden, eşitsizliğin gündelik hayatın en sıradan kabullerinde yeniden üretilmesinden söz ediyordu.

Sanırım bugün Türkiye’de Kürt meselesi, barış ve birbirimizin onurunu gözeterek bir arada yaşama üzerine konuşurken sosyalist ve komünistler olarak ihtiyacımız olan şeylerden biri de bu rahatsız edici soruyu kendimize yöneltmek: Kendimizi hangi konumda görüyoruz ve bu konumu ne kadar olağan kabul ediyoruz? Daha iyi bir dünya için birlikte mücadele ettiğimiz ve etmek zorunda olduğumuz Kürtlerin yıllardır taşıdığı yükleri, onların olumlu bulduğu bir adımı yalnızca kendi mücadelemizin ve ne yazık ki güncellenmesine direndiğimiz kavramlarıyla açıklamaya çalışıyorsak, gerçekten birlikte bir yerden yürümeye başlamış sayılır mıyız?

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Gestapo 2.0’ mı?

Sonraki Haber

Bir yolun değil, bir zihniyetin sınavı

Sonraki Haber

Bir yolun değil, bir zihniyetin sınavı

SON HABERLER

Çerçeve Yasa karşıtları kim ve amaçları ne?

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Komünal demokrasiye yaklaşım sorunları-2: Sınıflaşma – gruplaşma – mezhepleşme

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Rejimin su geçirmezlik iddiası kırıldı

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Kök yasa: Köklerine güvenen bir halkın yeni adımı

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Bir yolun değil, bir zihniyetin sınavı

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Bir mücadeleye misafir, bir ölçüye ev sahibi

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

‘Gestapo 2.0’ mı?

Yazar: Yeni Yaşam
13 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır