Demokratik entegrasyon, ne devletin toplumu yutmasıdır ne de toplumun devletten tamamen koparak izole bir ada haline gelmesidir. Bu yüzden demokratik cumhuriyet, farklı toplumsal varoluşların hukukunu, statüsünü ve özgürlüğünü tanıyan bir yeni siyasal sözleşme olarak ifade edilir
Ronî Güven
Birinci yazıda ortaya koyduğumuz kurucu aklın toplumsal yaşamda gerçek bir zemine oturması, entegrasyonun sadece kavramsal bir tartışma olmaktan çıkıp somut bir politik pratikte vücut bulmasına bağlıdır. Bu pratikten kasıt, Abdullah Öcalan’ın metinlerinde ifadesini bulan “demokratik entegrasyon”dur. Buradaki temel mesele, ulus-devletin merkeziyetçi ve homojenleştirici iktidar aygıtı ile demokratik toplumun komünal, yerel ve öz-yönetime dayalı varoluşu arasındaki gerilimi nasıl yöneteceğimizdir. Demokratik entegrasyon, ne devletin toplumu yutmasıdır ne de toplumun devletten tamamen koparak izole bir ada haline gelmesidir. Aksine bu, ulus-devletin kendi egemenliğini sınırlandırdığı, toplumun ise kendi öz-yönetim kapasitesiyle siyasal alanı genişlettiği, karşılıklı bir dönüşüm sürecidir. Bu yüzden demokratik cumhuriyet, farklı toplumsal varoluşların hukukunu, statüsünü ve özgürlüğünü tanıyan bir yeni siyasal sözleşme olarak ifade edilir.
Bu sözleşmenin en somut ve vazgeçilmez iki dayanağı “öz-yönetim” ve “öz-savunma”dır. Öz-yönetim, toplumun kendi meclisleri, komünleri ve yerel ağları üzerinden hayatını bizzat yönetebilme yetisidir. Bir topluluk, kendi sorunlarını kendi siyasal organlarında çözme yetisine sahip olduğunda, artık dışsal bir iradenin nesnesi değil, kendi geleceğini belirleyen bir özne haline gelir. Demokratik entegrasyonun omurgası, bu öz-yönetim mekanizmalarıdır. Çünkü ancak bu sayede toplum, ulus-devletin asimilasyoncu aklına karşı kendi ahlaki ve politik dokusunu koruyabilir. Fakat öz-yönetim, kendisini sömürgeleşmeye ve yok oluşa karşı koruyabilecek bir “öz-savunma” iradesine sahip değilse, kırılgan ve edilgen kalır. Öz-savunma, saldırgan veya militarist bir refleks değildir; bilakis bir varolma çabasıdır. Toplumun kendi kimliğini, kültürünü ve demokratik yapısını bir saldırı altındayken savunması, onun özgür yaşam iradesinin en meşrû gereğidir. Dolayısıyla demokratik entegrasyon, bu iki mekanizmanın güvence altına alındığı bir düzlemde mümkün olur. Bir topluluğun öz-savunma ve öz-yönetim kapasitesini elinden almak, onu asimilasyona mahkûm etmektir. Çünkü koruyamadığı ve yönetemediği bir varlığın, başkaları tarafından “entegre” edilmesi, aslında o varlığın tasfiyesi anlamına gelir.
Hukuk ise bu tabloda, devlet merkezli bir düzenleyici olmaktan ziyade, toplumsal güçlerin mücadeleyle kazandığı ve tescil ettirdiği bir mücadele alanı olarak işlev görür. Demokratik entegrasyon, “Türk-Kürt kardeştir” veya “birlikte yaşıyoruz” gibi, içeriği boşaltılmış duygusal söylemlerle değil; anayasal tanınma, yasal statü ve hukuki güvenceyle somutlaşır. Öcalan’ın metinlerinde ısrarla vurguladığı gibi, hukuk, varlığın somutlaşmasıdır. Bir topluluğun demokratik kimliğinin anayasal düzeyde tanınması, onu sistemin eklemlenmiş bir parçası olarak görmekten çıkarıp, sistemin içinde kendi hukukunu ve statüsünü de var eden kurucu bir güç olarak meşrûlaştırır. Hukuki güvence olmayan yerde, her vaat veya her demokratik hak söylemi, hegemonik bir eritme hamlesine dönüşebilme riski taşır. Bu yüzden demokratik entegrasyon, hukuku, demokratik toplumun özgürlük alanını güvenceye alan, devletin keyfiyetini ise sınırlandıran bir kalkan olarak yeniden tasarlamayı gerektirir.
Sonuç olarak toplumsal anlamda bir arada yaşama, hiçbir zaman “bitmiş” bir proje değildir. O, her an yeniden kurulması gereken, her an dışarıdan gelen tehditlere karşı savunulan ve her an daha fazla özgürlükle genişletilmesi gereken bir “oluş” sürecidir. Demokratik entegrasyon, bu oluşun adıdır. Bir toplum, ancak kendi meclisleriyle konuştuğunda, kendi hukukunu kurduğunda, kendi savunmasını örgütlediğinde sahici bir entegrasyondan bahsedebiliriz. Gerisi asimilasyondur, gerisi erimedir, gerisi yok oluştur. Bugün bizlerin önündeki görev, entegrasyonu asimilasyonun bir kılıfı olmaktan çıkarıp, onu her bir tekilliğin kendi renkleriyle birlikte, birbirini yok etmeden, ortak bir geleceği inşa etme cesareti olarak yeniden ayağa kaldırmaktır. Bu cesaret, yaşamı demokratik bir şekilde, kendi özgür irademizle yeniden yaratma cesaretidir.









