Rêber Apo, ‘Böylece bir çizgi ayrışması oldu. Bununla devrimci mirası abluka altına alma var. Biz ise ablukaya karşı savaş vermiş oluyoruz, devrimci mirası koruma savaşıdır. Bizim çıkışımız zaten devrimci mirasa sahip çıkmanın çıkışıdır.’ diye tanımlayacaktır
Afşin Aybar
“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sloganı, 6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş’in gür sesiyle haykırdığı bir slogandır. Kürdün bile kendi Kürtlüğünden kaçtığı, Kürtlüğün korkuyla birlikte anıldığı bir zamanda “Yaşasın Türk ve Kürt halkının kardeşliği” demek inkâr ve imha siyasetini yerle bir etmek demektir.
Çünkü bu slogana esas anlam veren de Deniz Gezmiş’in fırtınalı devrimci kişiliği olmaktadır. Dünya genelinde yankısını bulan ‘‘68 kuşağı’’ devrimci dalgası hızla yayılırken aslında bir enternasyonalist hat olarak kendisini var ediyordu. Fransa’dan Bolivya’ya, çok kısa bir süre içinde Bolivya’dan Türkiye’ye uzanmıştı. Halkların, emekçilerin ve özellikle gençliğin tsunamisi gibi yayılıyordu. Türkiye gençlik hareketinin öncüleri konumunda olan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve yoldaşları da bu tsunaminin yarattığı öncü kadrolar durumundaydı. Öyle çok ideolojik bilinç yaratamamış olsalar da hızla bu devrimci dalgayı halk ve sınıf hareketlerine dönüştürmenin çabası ve etkinliği içinde kendilerini buldular.
Nitekim 68 kuşağının sıcak günlerinde kendilerini, partileşme ve örgütlendirme eylemlerine verdiler. 1970 yılının Aralık ayında hem Deniz Gezmiş hem de Mahir Çayan açık örgütlenme hamlesi başlatmışlardı. Mahir Çayan ve yoldaşları THKP-C’yi kurarken, Deniz Gezmiş ve yoldaşları da THKO’yu kurdular. Her iki geleneğin de öyle çok fazla geçmişleri yoktu ama devrimci irade olmada hepsinin de samimi, halklarına ve yoldaşlarına güven veren, eyleme kaldıran büyük heyecanları vardı. Her birinin duruşunda, yürüyüşünde, düşünme ve eyleme geçme anlamında hızla kendilerini fark ettirir düzeyde radikal ve ihtilalci duruşları vardı. Onun için bugün bile Deniz Gezmiş denince belleklerde ele avuca sığmayan bir ihtilalci canlanır ve damarlara doğru sımsıcak bir duygu yayar. Çünkü Onlar, daha yola çıkarken devrimci bir iradeye dönüşmüşlerdi. Dolayısıyla ardından gelen genç kuşaklar içinde de ilgi odağı oluyor, sempati topluyor ve hızla örgüt gücüne dönüşüyorlardı.
“İlk yirmi kişi arasına girmemi sağlayan puan ortalamasıyla Ankara SBF’ye burslu öğrenci olarak kayıt yaptırmamda Mahir’lerin çıkışı önemli rol oynamıştı” diyen Rêber Apo da bu sempati gücünden nasibini almış, Onlar’a yakın olabilmek adına öğrenim kaydını İstanbul’dan Ankara’ya aldırmıştı. Çünkü Rêber Apo, İstanbul’da katıldığı bir seminerde Mahir Çayan’la karşılaşmış, herkesin kesin bir korku cenderesine girdiği yerde ilk defa Mahir Çayan gibi bir devrimcinin ağzından “Kürt” kelimesini duymuştu. İnançları uğruna ölümüne de olsa direnmek gerektiği bilincini Mahirlerin Maltepe direnişinde hissetmişti. Yine Hüseyin Cevahir’in şehadetinden ve Mahir Çayan’ın yaralı esir düşmesinden etkilenmişti. Dolayısıyla Rêber Apo, daha çocukluk döneminin çelişkilerini ancak bu devrimcilerle çözebileceği inancıyla kendisini onlara yakın konumlandırmaya karar vermişti.
Rêber Apo’nun 1971 yılındaki yatay geçişle Ankara serüveni de böyle başlamıştı. Çok geçmeden üniversite ortamında “Çayancı” olarak tanınmaya başladı. Daha o zamanlarda bile Rêber Apo’nun Mahir Çayan’la Deniz Gezmiş’in gerilla mücadelesine ilişkin farklılıklarını birleştirme ve birlikte mücadeleyi yükseltme arayışları başlamıştı. Ama bu arayışların üzerinden fazla bir zaman geçmeden Deniz Gezmiş ve yoldaşları yakalanmış; göstermelik mahkemelerde hızla yargılanmış ve idam cezasına çarptırılmıştı. İstanbul Maltepe cezaevinde bulunan Mahir Çayan ve yoldaşları Denizlerin idamını durdurmak için cezaevinden firar etmişler ve Ünye radar üssünde çalışan biri Kanada’lı, ikisi İngiliz olan teknisyenleri kaçırmışlar, onların üzerinden Denizlerin idamını durdurmak için devletle pazarlık konusu yapmışlardı. Ama olmadı ve 30 Mart 1972 tarihinde Kızıldere Katliamı ile o büyük insanlar adlarını tarihe altın harflerle yazdırdılar.
Bu etkiyle Rêber Apo elli dört yıldır süren Kürdistan Özgürlük Mücadelesini başlatmış oldu. O devrimci dalganın kendisi üzerindeki etkisini Rêber Apo daha sonraları şöyle çözümleyecekti: “Nitekim Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının 30 Mart 1972’de şahadeti sonrasında SBF’de yaşanan boykotla içeri alınmam ve yedi ay sonra tanık yetersizliğinden dışarı çıkmamla birlikte, umduğum örgütlenmelerin iç açıcı olmadığını bizzat görünce, yeni bir örgütlenmeye gitmenin daha doğru olacağı kanaatine vardım.”
Rêber Apo tutuklanınca, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın bulundukları Mamak Cezaevine götürülür. Yedi aylık tutukluluk sürecinde gerçekleşen idamların infazından ve dar ağacının altında Deniz Gezmiş’in “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği” sloganından etkilenir. İdamlardan sonra geriye kalan grupların bu anıya bağlı kalamayacaklarını da pratikte görür ve dolayısıyla anıya bağlı kalabilecek bir örgüt tasavvuruyla zindandan çıkar.
Ondan sonra Rêber Apo bu büyük devrimcilerin anısına sahip çıkacak bir örgütlenme arayışı içine girer. Bu arayışı daha sonra Rêber Apo; “Böylece bir çizgi ayrışması oldu. Bu dolaylı olarak devletin yenilmiş solculuğunun etkisidir. Nasıl ki, 1920’lerde Mustafa Suphi’ler ezilmiş ve sahte TKP Ankara’ya damgasını basmışsa, yine öyle olmuştu ve Mahirlerin grubu da imha olmuştu. Yine THKO’nun grubu, Kaypakkaya’nın grubu da öyleydi. Bununla devrimci mirası abluka altına alma var. Biz ise ablukaya karşı savaş vermiş oluyoruz, devrimci mirası koruma savaşıdır. Bizim çıkışımız zaten devrimci mirasa sahip çıkmanın çıkışıdır.” diye tanımlayacaktır.
Bu büyük devrimci mirası arkasına alan mücadele geleneğimiz Deniz Gezmiş’in kırmayı başardığı inkâr ve imha siyasetini aşmış, demokratik cumhuriyet teziyle zaferle taçlandırma aşamasına gelmiştir.









