Toplum artık sadece izlenen değil, aynı zamanda önceden tanımlanan ve davranışları biçimlendirilerek istenen bir nesneye dönüştürülüyor. Kapitalist modernite toplumu yönetme ideasını ‘Dijital tahakkümle’ yeni bir düzleme taşıyor.
Ali Kalik
Kapitalist modernitenin beslendiği ana kaynak; yarattığı kriz ve kaos ortamında toplumu iradesiz kılarak kendini kurtarıcı olarak sunmasıdır. Toplumun tarihsel kazanımlarını kendi tekeline alarak, her dönem şekil değiştirerek toplum üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıp faşizmi örgütlemektir. Yani kapitalist modernitenin kendini yeniden üretme araçları her tarihsel eşikte değişir; ama özü hep aynı kalır: Toplumu tahakküm altına alarak iradesizleştirip kendine bağımlı hale getirip yönetmektir. Bugünkü tahakküm aracının en rafine biçimlerinden biri de Palantir Technoslogise gibi veri devleri eliyle kurulan dijital gözetim ve yönlendirme merkezleridir. Bu sistemler yalnızca bilgi toplamıyor; toplumu iradesiz hale getirip yönlendirip yönetmeye çalışıyor.
Artık eskisi gibi kaba yöntemlerle değil daha ince ve tehlikeli yöntemlerle toplum yönetilmekte. Bugün algoritmalar, veri setleri ve görünmez ağlarla egemenlik güçlendirilmekte. Toplum artık sadece izlenen değil, aynı zamanda önceden tanımlanan ve davranışları biçimlendirilerek istenen bir nesneye dönüştürülüyor. Kapitalist modernite toplumu yönetme ideasını “Dijital tahakkümle” yeni bir düzleme taşıyor.
Tam da bu noktada kapitalist modernite faşizminin, toplumu içine almak istediği bu kuşatmaya karşı ne yapılmalı sorusu yakıcılığıyla orta yerde durmakta. Tabi yanıt dışarıda değil toplumun kendi iç dinamiklerinde ve örgütlenme gücünde gizlidir. Kendini var eden temel değer ve moral değer yargılarıyla yeniden buluşmasından geçer. Bu da demokratik yaşamı örgütleyip geliştirmekle mümkündür.
Demokratik yaşam, yalnızca sandığa endekslenen bir yönetim biçimi değildir. Toplumun kendini doğrudan örgütlediği, söz ve karar sahibi olduğu, kolektif aklı esas alan bir yaşam felsefesidir. Komünler, meclisler, kooperatifler, kadın örgütlenmeleri, gençlik inisiyatifleri… Bu örgütlenmelerin her biri merkeziyetçi ve tekçi zihniyetin karşısında toplumsal iradenin somutlaşmış halini temsil eder.
Palantir vb. sistemler toplumu veri yığınına indirgerken, demokratik yaşam toplumu yeniden özne haline getirir. Demokratik yaşam felsefesinde insanlar bir “kullanıcı” ya da “veri noktası” değildir; karar alan, tartışan, değiştiren ve dönüştüren bir iradedir. İşte tam da bu noktada demokratik toplum, dijital tahakküm zihniyetine karşı en güçlü panzehirdir.
Ancak bu panzehir kendiliğinde gelişen ve işleyen bir durum değildir. Demokratik yaşamı inşa etmek için, örgütlenme, kendini eğitme, bilinçlendirme ve değişim dönüşümü esas alarak anı anına mücadele etmekle mümkündür. Eğer toplum kendi mekanizmalarını kurup örgütlemesini sağlamazsa doğacak boşlukları sürekli iktidar doldurarak kendi zihniyetini hâkim kılmaya çalışır. Bahsettiğimiz dijital sistemler bu tür boşluklardan yararlanarak toplumu iradesiz kılmaya çalışır.
Burada amacımız teknolojiye karşı çıkmak değildir. Çünkü teknolojiler toplumların ortak üretim değerleri ve toplumsal gelişimine hizmet eden icatlar olduğunun farkındayız. Asıl mesele, teknolojiyi kimlerin, hangi amaç doğrultusunda kullandığıdır. Demokratik toplum teknolojiyi reddetmez, onu toplumun ihtiyaçları doğrultusunda ele alarak, toplumun özgürlüğü için yeniden anlam kazandırır.
Bugün doğru olan, dijital çağın araçlarına karşı analog refleks vermek değil; demokratik yaşamı dönemin ruhuna göre dijital gelişmelerden yararlanarak örgütlemektir. Yerelden evrensele yayılan bir örgütlülükle teknolojik gelişmelerden faydalanarak kolektif aklı ve iradeyi güçlendirip demokratik toplumu inşa etmektir.
Çünkü mesele sadece bir şirket meselesi değildir. Sorun insanlığın nasıl bir gelecekte yaşayacağıdır. Ya algoritmaların hâkim olduğu bir yaşam biçimi kurulacak ya da halkların kendini örgütleyip kendi kendini yönettiği demokratik bir yaşam inşa edilecek. Bunun için biliyoruz ki hiçbir algoritma, örgütlü bir toplumdan daha güçlü değildir. Yine biliyoruz ki demokratik yaşam bir tercih değil yeniden örgütlenme ve varoluş meselesidir.









