Cemil Tugay’ın yakasına AKP rozetini 7 Ekim’de Erdoğan taktı. Ağustosta bu ihtimal için “milyonda bir bile yok” diyen, 2024’te AKP adayını 314 bini aşkın oy farkıyla yenen başkan, iki ay sonra o partinin kürsüsündeydi. 2024’ten bu yana CHP’den seçilen 44 belediye başkanı aynı yolu izledi; diğer partilerden gelenlerle sayı 76’yı buldu. Kamuoyu “neden?” diye soruyor, cevaplar da hazır: Tehdit, dosya, kaynak, kişisel hesap. Bunlar geçişi tetikleyeni açıklıyor, mümkün kılanı göstermiyor. Sorulması gereken, bu kadar kolay nasıl geçilebildiği.
Kolaylığın kökü kuruluşta. Parti ile devlet arasındaki mesafe 1936’da resmen kaldırılmış, parti genel sekreteri İçişleri Bakanı olmuştu. Taşra, dindar kesimler ve Kürtler bu merkezin dışında bırakıldı.
Çevrenin ilk yükselişi Demokrat Parti’yle geldi; “Yeter, söz milletindir” diyen partinin kurucuları da Halk Partisi’nin içinden çıkmıştı. Rakip partiler arası geçiş, çok partili hayatın kurucu anında zaten vardı. DP de iktidarda kısa sürede devletleşti; 1960’ta merkez, çevreyi silah zoruyla geri çağırdı.
Partilerin programlarıyla gerçekten ayrıştığı tek aralık 1960 ile 1980 arasıdır. “Ortanın solu”, sınıf siyaseti ve Milli Görüş, siyaseti kısa bir süreliğine devlete erişimin ötesinde bir tartışmaya, toplumun nasıl kurulacağı tartışmasına taşıdı. Bu aralık 12 Eylül’le kapatıldı.
Bugün partilerin birbirine benzediğini söylüyoruz. Gözden kaçan, bu benzerliğin tasarlanmış olması.1982 Anayasası, Siyasi Partiler Kanunu ve yüzde 10 barajı siyasete dar bir koridor bıraktı. Türk-İslam sentezi dini devletin çimentosuna çevirdi; Kürt meselesindeki güvenlikçi uzlaşı laikle muhafazakârı, sağla “sol”u aynı cümlede buluşturdu. 1990’ların ANAP–DYP transferleri bu koridorun doğal ürünüydü. İdeolojik fark kalmayınca siyaset kadro ve kaynak pazarına döndü. 28 Şubat ise koridorun dışına çıkmaya yeltenenin akıbetini gösterdi.
AKP bu koridora çevrenin partisi olarak girdi; vesayete karşı liberallerle, AB çıpasıyla, çözüm süreciyle kurulmuş bir koalisyondu. O yıllarda bir CHP’linin AKP’ye geçmesi düşünülemezdi. Gezi, çözüm sürecinin masadan kaldırılması, 15 Temmuz ve MHP ittifakıyla eski çevre merkezin ta kendisi oldu. Bir zamanlar yargıladığı ulusalcı çevrelerle uzlaştı, “beka”yı her şeyin üstüne koydu, dini bir hareketin hedefi olmaktan çıkarıp devletin aracına dönüştürdü. Döngü böylece kapandı. Bugün AKP devletin partisi; CHP’nin devletçi damarından gelen biri orada yabancılık çekmiyor. Geçen, bir dünya görüşüne katılmıyor, devlete katılıyor.
Muhalefet de bu tabloya uyuyor. 21 Mayıs’taki mutlak butlan kararıyla ana muhalefetin yönetimi istinaf dairesinde belirlendi; Özgür Özel ve belediye başkanları temmuzda YENİ Parti’yi kurdu. Ana muhalefetin kaderinin sandıkta değil mahkemede çizilmesi, muhalefetin bile devletin içinden tanımlandığını gösteriyor.
Tugay haziranda CHP’den ayrıldı, YENİ Parti’ye uğramadan doğrudan merkeze yürüdü. Özel bunu “tehdit ve zorlama” diye açıklıyor. Zorlama gerçek olabilir; yargı baskısı ve merkeze bağımlı belediye bütçeleri kapıyı itiyor. Kapının kilitsiz oluşu ise yapının kendisinden geliyor. Rekabet sürüyor, ama kartelin dışına kapalı.
Siyaseti iktidar ile muhalefet arasında düşünmeye alıştırıldık. Oysa ikisi aynı merkezin iki kanadı; aralarındaki rekabet gerçek, devletle kurdukları ilişki ortak. İttifak siyasetindeki yanılgı buradan doğuyor. Muhalefeti iktidarın alternatifi sayan her ittifak, merkezin bir kanadına ötekine karşı güç taşımış oluyor. Batının büyük kentlerinde muhalefeti kazandıran oyların bir kısmının bugün rozetle el değiştirmesi, bu yanılgının faturası. Bu, ittifaktan vazgeçmeyi gerektirmiyor; ittifakın zeminini değiştirmeyi gerektiriyor.
Parti merkezleriyle ilişki taktik kalabilir; stratejik ittifakın adresi toplumun kendisi: İşçiler, kadınlar, Aleviler, ekoloji mücadelesi, kent yoksulları. Bir belediye başkanı bir gecede taraf değiştirebilir, örgütlü bir mahalle ya da bir kooperatif o kadar kolay değiştirmez.
Yüz yıldır çevreden yükselen her güç merkezi ele geçirmeyi hedefledi ve ulaştığında devletleşti. Devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden kurmayı öneren bir çizgi bu döngüyü kırma iddiası taşıyor. İttifak sorusu o zaman “kimin iktidarı?” olmaktan çıkıp “hangi toplum?” sorusuna dönüşüyor. Tugay’ın rozeti, ilk soruya verilen cevapların ne kadar kısa ömürlü olduğunu bir kez daha hatırlattı.









