Söz konusu düzen yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda toplumsal ve politiktir. Kadınların kendi topraklarında üretme hakkı ellerinden alınırken, yerinden edilme süreci de kültürel kopuşu, toplumsal çözülmeyi ve şiddetin derinleşmesini getiriyor
Aylin Karakaş
“Urfa yöresinden taşan mevsimlik işçilik, Kürt emekçiliğinin en ağır ve örgütsüz sömürü biçimidir.”
Bu ifade bir tanım değil; emeğin nasıl sistematik olarak değersizleştirildiğinin, yerinden edilmenin nasıl süreklileştirildiğinin ve yoksulluğun nasıl bir yönetim biçimine dönüştürüldüğünün doğrudan ifşasıdır. Urfa’da mevsimlik tarım işçiliği yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; güvencesizliğin, zorunlu göçün ve örgütsüz sömürünün kalıcılaştığı bir yaşam düzenidir. Kadın emeği ise bu düzenin en görünmez ama aynı zamanda en taşıyıcı gücüdür.
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü vesilesiyle TJA olarak Urfa’da 160 mevsimlik tarım işçisi kadınla bir araya geldik. Görüşmelerden elde edilen veriler raporlaştırılarak kamuoyu ile paylaşıldı. Yapılan çalışma yalnızca bir tespit ya da kayıt faaliyeti değildir; sömürü düzenine karşı politik bir müdahale, görünmeyeni açığa çıkarma ve kadın emeği etrafında örgütlü bir söz kurma çabasıdır. Kadınlar yalnızca nerede çalıştıklarını değil, nasıl yaşamak zorunda bırakıldıklarını da anlattı; gittikleri tarlalardan çok, o tarlalara hangi zorunluluklarla sürüklendikleri açığa çıktı.
Ortaya çıkan anlatılar yoksulluğun bireysel değil, örgütlü olduğunu açıkça gösteriyor. Birden fazla ailenin tek çadırda yaşamak zorunda kalması, suya erişimin kısıtlı olması, en temel ihtiyaçlar olan banyo ve tuvalet koşullarının yokluğu ya da geceyi beklemek zorunda kalınması, ırkçı saldırılar, ücret ve mesai belirsizliği bu gerçekliğin yalnızca bir kısmıdır. Tüm bu koşullar, mevsimlik tarım işçiliğinin kadınların hem bedenini hem de yaşamını tüketen bir sisteme dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Söz konusu düzen yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda toplumsal ve politiktir. Kadınların kendi topraklarında üretme hakkı ellerinden alınırken, yerinden edilme süreci de kültürel kopuşu, toplumsal çözülmeyi ve şiddetin derinleşmesini getiriyor. Göç yolları uzadıkça çocukların eğitimi kesintiye uğruyor, aile içi şiddet artıyor ve kadınlar hem ev içi hem tarla emeğiyle çift yönlü bir sömürüye maruz bırakılıyor. Böylece kadın emeği sistematik şekilde görünmez kılınırken, yaşamın tüm yükü onların omuzlarına yıkılıyor.
Gerçekleştirilen işçi buluşmalarında, kadınlar yalnızca yaşadıkları sorunları değil, taleplerini de açık biçimde dile getiriyor. Kadınların başlıca talepleri; göçe zorlanmadan kendi topraklarında yaşamak, güvenceli ve insanca çalışma koşullarına sahip olmak, emeğinin karşılığını alabilmek, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel haklara eşitçe erişim sağlamak ve şiddete karşı etkin koruma mekanizmalarının kurulması. Dile getirilen talepler aynı zamanda mevcut düzenin nasıl dönüştürülmesi gerektiğine dair açık bir çerçeve de sunuyor.
Ortaya çıkan bu tablo tesadüf değil. Kapitalist sömürü ilişkileri, devlet politikaları ve yerel eşitsizlikler iç içe geçerek bu düzeni üretiyor. Harran Ovası gibi verimli topraklarda yoksulluğun derinleşmesi bir çelişki değil, bilinçli bir yönetim biçimidir. Su ve toprak eşitlik temelinde paylaşılmadıkça yaşam üretmez; bağımlılık üretir. Şirketleşen tarım, özelleştirilen kaynaklar ve yerel halktan koparılan üretim alanları bu bağımlılığı daha da derinleştiriyor.
Mesele yalnızca emekle sınırlı değil; aynı zamanda yaşamın, adaletin ve özgürlüğün meselesidir. Kadınların göç, sömürü ve şiddet döngüsünden çıkışı bireysel çabalarla değil, ancak yapısal ve politik bir dönüşümle mümkündür. Böyle bir dönüşümün zemini ise kamusal kaynakların adil paylaşımı, yerel halkın karar süreçlerine etkin katılımı ve temel hakların güvence altına alınmasıdır.
Sorumluluk yalnızca dayanışma çağrılarıyla sınırlı kalamaz. Kurumsal ve kamusal mekanizmaların yeniden yapılandırılması, kadın emeğini görünmez kılan ve güvencesizliği kalıcılaştıran bu düzen karşısında aktif bir tutum alınmasını zorunlu kılıyor. Sorumluluk almak bir tercih değil; bir hak ve aynı zamanda bir zorunluluktur.
Bu döngüyü kırmanın yolu yalnızca yukarıdan değil, aynı zamanda aşağıdan kurulan örgütlü yaşam pratiklerinden geçiyor. Alternatif yaşam perspektifi olarak ifade edilen komünler ise uzak bir ütopya değil; yaşamın birlikte kurulması, emeğin ortaklaştırılması ve karar süreçlerinin kolektifleştirilmesidir. Kadınların birlikte üretmesi, birlikte karar alması ve birlikte savunmasıdır.
Sözümüz nettir: Sömürüye karşı örgütlülüğü, yalnızlığa karşı dayanışmayı, yıkıma karşı yaşamı büyüteceğiz. Kadınların öncülüğünde emeğin özgürleştiği ve yaşamın kolektifleştirildiği bir geleceği birlikte kuracağız.









