- Kürt hareketi olgunluk dönemini yaşamaktadır. Sonu belirsiz maceralar yerine siyasallaşma ve de facto bir güç olma durumunu de jure mekanizmalar içerisinde yeniden tanımlama yönündeki iradesi açıktır. Taktik farklılıklar olabilir; ancak stratejik bağlamda iki taraf açısından da uygun bir zaman yaşanmaktadır
- Yılların yarattığı Kürt siyasal alanı buharlaşmayacaktır; ancak genişleyerek Kürt varlığını da içine alacak olan hukuk düzeni içerisinde yeniden tanımlanacaktır. Elbette hukuki genişleme, siyasal çelişkinin tümden çözüldüğü anlamına gelmeyecektir
- Devletlerle onların bildiği siyasal ve hukuki meseleler üzerinden konuşabilmek, hem Kürt meselesinin anlaşılma biçimini hem de Kürt siyasal aktörlüğüne yönelik yaklaşımı değiştirecektir. Bu diplomatik açıdan önemli bir eşiktir
Hamit Ekinci
Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan süreç, Türkiye ve Kürdistan’da olduğu kadar diplomatik alanda da Kürt meselesinin algılanış biçimini değiştirme potansiyeline sahiptir. Kürtler, uzun bir tarihsel dönem boyunca kendilerine mevcut hukuk ve siyasal düzen içerisinde yeterli bir alan açılmadığı için, büyük ölçüde hukuk dışı ya da devlet dışı örgütlenme biçimleri üzerinden siyasal varlık göstermeye yöneldiler. Bunun sonucu olarak Kürt hareketleri de uluslararası sistem içerisinde çoğunlukla “devlet dışı aktörler” kategorisi altında değerlendirildi.
Ulusal kurtuluş hareketleri ve devlet dışı aktörlük
Esasen bu mücadelelerin ortaya çıktığı dönemin uluslararası konjonktürü, bu tür siyasal örgütlenmeler açısından bugünkünden oldukça farklıydı. Dekolonizasyon süreciyle birlikte Asya ve Afrika’da bağımsızlık hareketlerinin yükselişi ve özellikle Vietnam Savaşı’nın yarattığı uluslararası siyasal atmosfer, ulusal kurtuluş hareketlerine önemli ölçüde meşruiyet ve prestij sağlayan bir zemin oluşturmuştu. Kürdistan’ın jeopolitik konumu ve Kürt meselesinin birden fazla devletin egemenlik alanına dağılmış olması bu alanı zaman zaman daraltmış olsa da Kürt hareketleri de büyük ölçüde bu tarihsel zeminde ortaya çıktılar, örgütlendiler ve kendilerinden çok daha güçlü devletlerle asimetrik ilişkiye rağmen varlıklarını sürdürebildiler.
Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayan dönüşüm, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra çok daha belirgin hale geldi. Dünya siyasetinin ulusal kurtuluş hareketlerine ve silahlı devlet dışı aktörlere tanıdığı siyasal alan giderek daraldı.
Devlet egemenliğinin uluslararası düzenin temel ilkelerinden biri olarak varlığını korumasına karşılık, devlet dışı silahlı aktörlere yönelik uluslararası algı önemli ölçüde değişti. Bu aktörler giderek kendi siyasal ve toplumsal bağlamları içerisinde ortaya çıkmış hareketler olarak değil; başka devletlerin vekil güçleri, kontrol edilmesi güç silahlı yapılanmalar veya bölgesel istikrarsızlığın unsurları olarak görülmeye başlandı.
Elbette gerçek hiçbir yerde bu kadar basit değil. Her devlet dışı aktörün ortaya çıkışını mümkün kılan farklı tarihsel, toplumsal, ulusal ve bölgesel nedenler ve momentler bulunuyordu. Ancak devlet dışı aktörlüğün doğası gereği hareket etmek zorunda kaldığı lojistik ve diplomatik gri alanlar, bu ayrımların giderek görünmez hale gelmesine yol açtı.
11 Eylül sonrasında ABD’nin terörizmle mücadeleyi esas olarak polisiye ve hukuki bir mesele olarak ele alan yaklaşımdan küresel bir “teröre karşı savaş” doktrinine yönelmesi ise bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Devletler, uluslararası hukuk ve güvenlik düzeni içerisinde sahip oldukları kurumsal avantajları korurken, devletlerle asimetrik mücadele yürüten silahlı hareketlerin siyasal, diplomatik ve teknik manevra alanı kademeli biçimde daraldı.
Demokratik entegrasyon ya da hukukiliğe geçiş
Siyasal aktörler sadece niyetleriyle değerlendirilemez. Niyetlerinin yanı sıra kapasite, programlarını uygulamaya koyabilmelerinin temel ölçütüdür. Türkiye devleti, demokratik alanı daraltmasına ve güvenlikçi araçları yoğunlaştırmasına rağmen, devasa bir maliyet karşılığında kalıcı bir sonuç almaktan uzaktır. Küresel ve bölgesel çapta ciddi değişimlerin kapıda olduğu bu süreçte, sınır aşan bir iç sorunla uğraşmanın maliyet çarpanı her zamankinden daha yüksek olacaktır.
Diğer taraftan Kürt hareketi olgunluk dönemini yaşamaktadır. Sonu belirsiz maceralar yerine siyasallaşma ve de facto bir güç olma durumunu de jure mekanizmalar içerisinde yeniden tanımlama yönündeki iradesi açıktır. Taktik farklılıklar olabilir; ancak stratejik bağlamda iki taraf açısından da uygun bir zaman yaşanmaktadır.
Yılların yarattığı Kürt siyasal alanı buharlaşmayacaktır; ancak genişleyerek Kürt varlığını da içine alacak olan hukuk düzeni içerisinde yeniden tanımlanacaktır. Elbette hukuki genişleme, siyasal çelişkinin tümden çözüldüğü anlamına gelmeyecektir. Ancak ilişkilerin ne kadar derinleşebileceği, çelişkilerin ne ölçüde uzlaştırılabileceği, demokratik alanda yürütülecek mücadelenin sonucuna bağlı olacaktır.
Mücadelenin taraflarının ideolojileri farklıdır; farklı yönetim tahayyülleri vardır. Ancak bu tartışma şimdiye kadar egemenlik ve güvenlikleştirme merceğinden yürütülürken, bundan sonra hangi yönelimin, hangi kapasiteyle, hangi soruna yanıt üretebildiği daha belirleyici bir tartışma olacaktır.
Hukukileşmenin teknik karşılığı ise güvenlikleştirmenin kademeli olarak gerilemesi ve Kürt siyasetinin ne tür bir rol oynayabileceğinin daha fazla tartışılması olacaktır. Mesele devletin neye razı olacağı değil, Kürt siyasal ve toplumsal kapasitesinin yönetime, kalkınmaya ve bölgesel işbirliğine ne katabileceğidir. Örneğin çeşitli çevrelerin bölgedeki bir kalkınma projesine destek vermek istemesi halinde, mali özerkliği genişletilmiş bir yerel yönetimle doğrudan ilişki kurabilmesi hem siyasal hem ekonomik alanı genişletecektir. Yani burada temel ölçüt, siyasal aktörün ne ürettiği olacaktır.
Demokratik entegrasyon ve diplomatik sonuçları
Demokratik entegrasyonun diplomatik alanda da sonuçları olmaktadır. Kürt meselesi şimdiye kadar uluslararası alanda büyük ölçüde çatışma, güvenlik ve devlet dışı aktörlük üzerinden tartışıldı. Hukukileşme ve hukuk dışı alanın daralmasıyla beraber Kürt tarafının kendi konumlanmasını dünyadaki benzer siyasal deneyimler içerisinde tartışması mümkün olmaktadır. Devlet dışı silahlı aktörlük, uluslararası ilişkileri zorunlu olarak güvenlik ve istihbarat merceğine iter. Hukuki ve demokratik aktörlük ise aynı ilişkiyi parlamento, yerel yönetim, kamu politikası, kalkınma, akademi ve sivil toplum kanallarına taşır. Dolayısıyla değişen sadece Kürt aktörünün iç hukuk karşısındaki pozisyonu değildir; uluslararası muhataplarının türü de değişmektedir.
Örneğin Centre for Kurdish Affairs’ın 29-30 Eylül’de Londra’da uluslararası katılımcılarla düzenleyeceği Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı bu açıdan önemlidir. Birleşik Krallık’ın Kuzey İrlanda’da bir çatışma çözümü deneyimi vardır. İskoçya ve Galler’in merkezi devletle ilişkileri ise farklı hukuki ve idari düzenlemelere dayanmaktadır. Yani Kürtlerin yerel yönetim, yetki paylaşımı, temsil veya çatışma çözümü üzerine yürüttüğü bir tartışma, bölgede diplomatik ağırlığı bulunan Birleşik Krallık açısından bütünüyle yabancı bir siyasal tartışma değildir.
Devletlerle onların bildiği siyasal ve hukuki meseleler üzerinden konuşabilmek, hem Kürt meselesinin anlaşılma biçimini hem de Kürt siyasal aktörlüğüne yönelik yaklaşımı değiştirecektir. Bu diplomatik açıdan önemli bir eşiktir. Çünkü Kürt tarafı kendi meselesini yalnızca kendisine özgü bir çatışmanın diliyle değil, başka devletlerin kendi deneyimleri üzerinden de tartışabilir hale gelmekte; bunu yaparken herhangi bir aktörü karşısına almamaktadır. Bu yönüyle demokratik entegrasyon yalnızca Türkiye içindeki güvenlikleştirme ve kriminalizasyonu değil, Kürtlerin uzun süreli diplomatik izolasyonunu da aşma potansiyelini taşımaktadır.









