• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
14 Eylül 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Paris Toplantısı: Kürtler için ne planlanıyordu? (1)

14 Eylül 2026 Pazartesi - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum
Ferhad Hami Şiraz Hami

Ferhad Hami Şiraz Hami

Paris toplantısı, yalnızca ilan edilen güvenlik hedefleri üzerinden değerlendirilmemelidir. Toplantının daha geniş anlamı, onu ortaya çıkaran bölgesel bağlamda, etrafında kesişen çıkar ve stratejik hesaplarda ve harekete geçirdiği sonuçlarda yatmaktadır. Bu sonuçlar, özellikle SDG’nin geleceği ve daha geniş anlamıyla Kürt meselesinin bölgesel seyri açısından önem taşımaktadır

 Zira Suriye, Irak ve İran’daki ‘Kürt dinamiğini’ kullanma ve bunu Tahran’a karşı bir cephe açmak için değerlendirme projesi, Tel Aviv, Washington ve Körfez ülkelerinin o dönemde İran’a karşı olası bir savaşa girecek kara birliklerinden yoksun olduğu bir ortamda ciddi biçimde gündeme gelmeye başladı

Ferhad Hami / Şiraz Hami

Mazlum Abdi’nin cumhurbaşkanlığı danışmanı görevini üstlenmesi ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dosyasının, daha geniş kapsamlı “entegrasyon” sürecinin bir parçası olarak Şam’daki Halk Sarayı’nda kapatılmasıyla birlikte, bazı marjinal çevreler bu gelişmenin ortaya çıkmasında ABD, Fransa ve genel olarak Batı’nın rolünü öne çıkarmaya başladı. Bu görüşün gerekçesi olarak ise Şam’ı “Kapsayıcı yönetim ve çeşitliliğin kabulü” temelinde şekillenen bir modeli benimsemeye yönelten Batı baskısına işaret edildi.

Peki ya gerçeklik tam tersiyse? “Batı her şeyi perde arkasından yönetiyor” anlatısı, gizli bir gerçeği açığa çıkarmak yerine, olguların ciddi biçimde incelenmesi karşısında ayakta kalamayacak bir açıklama yanılsaması yaratıyorsa? Böyle bir durumda, yanıltıcı bir psikolojik savaş biçimiyle karşı karşıya olabiliriz.

Bu tür varsayımsal yorumlar, ilk bakışta basit görünen bir öncüle dayanıyor: Her gelişmeyi şekillendirme kapasitesini Batı’ya atfetmek, gerçekte ona neredeyse sınırsız bir güç atfetmek anlamına gelirken, yerel aktörlerin belirleyici rolünü ve siyasi iradesini aynı anda geri plana itiyor. Burada özellikle, Suriye’deki entegrasyon sürecinin ilerlemesinde ve Kürt meselesinin yanı sıra daha geniş bölgesel dinamiklerin şekillenmesinde önemli bir rol oynayan siyasi aktör olarak Abdullah Öcalan’a işaret ediyoruz. Bu rol, özellikle 27 Şubat’ta yaptığı barış çağrısından bu yana daha belirgin hâle geldi.

Eğer durum gerçekten buysa, o hâlde olguların kendisini yeniden değerlendirmemiz ve daha temel bir soru sormamız gerekiyor: Suriye’deki entegrasyon sürecini tam olarak bu yönde ilerleten neydi?

Bu soruya yanıt verebilmek için sürecin başlangıcına dönmek ve bu süreç içerisinde “Paris Mutabakatı” olarak anılmaya başlanan, bu yılın 6 Ocak’ında ilan edilen mutabakatı mercek altına almak gerekiyor. Böyle bir inceleme, mutabakatın ortaya çıktığı bağlamı ve onu ileri taşıyan aktörleri daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

SDG’nin eski komutanı Mazlum Abdi, yakın zamanda Rudaw TV’ye verdiği bir televizyon röportajında, SDG ve Özerk Yönetim’in sonraki seyrinde bu mutabakatın belirleyici bir rol oynadığını ifade etti; ancak mutabakatın içeriğine ilişkin herhangi bir ayrıntı paylaşmadı. Bu açıklama, kendi başına, bir dizi temel soruyu gündeme getiriyor: “Paris Mutabakatı”nda bugüne kadar kamuoyuna açıklanmayan ne vardı? Ve bu mutabakatın ardından hangi somut adımlar atıldı?

Daha da dikkat çekici olan ise, o tarihten bu yana “klasik Kürt milliyetçiliği” ekseninde şekillenen bir söylemin tartışmayı bizzat Paris sürecinden uzaklaştırmaya başlamasıdır. Mutabakatın ortaya çıktığı bağlamı çözümlemek ve ardından atılan somut adımları sorgulamak yerine, bu söylem giderek “entegrasyon” fikrinin kendisini hedef almaya ve onu bir gerileme, hatta bir yenilgi olarak sunmaya yöneldi.

Bu yaklaşım, Paris sürecinin ortaya çıkardığı daha önemli soruların göz ardı edilmesi riskini taşıyor. Dolayısıyla mesele, “entegrasyon”un bir kazanım mı yoksa kayıp mı olarak nitelendirileceğinden ibaret değil. Asıl mesele, bu süreci ortaya çıkaran siyasi dinamiğin ve bu dinamiğin içinde barındırdığı çıkarların ve stratejik hesapların yeterince anlaşılmış olup olmadığıdır.

‘Paris Toplantısı’: Bağlamdan sonuçlara

“Paris görüşmeleri”, ABD’nin himayesinde gerçekleştirildi ve üst düzey Amerikalı, İsrailli, Türk ve Suriyeli yetkilileri bir araya getirdi. ABD tarafını Jared Kushner, Steve Witkoff ve Tom Barrack temsil etti. İsrail adına ise Washington Büyükelçisi ve Suriye dosyasından sorumlu Yechiel Leiter, ulusal güvenlikten sorumlu vekil yetkili Gil Reich ve askerî sekreter Roman Goffman toplantıya katıldı. Türk heyetine Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başkanlık ederken, Suriye tarafını Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani ve istihbarat şefi Hüseyin es-Selame temsil etti.

Görüşmeleri özellikle önemli kılan husus, hızla değişen siyasi ve askerî gelişmelerin gölgesinde gerçekleşmiş olmalarıydı. Toplantıdan yalnızca birkaç gün önce Şam, 10 Mart Anlaşması’ndan geri adım atmıştı. Görüşmelerden iki gün sonra ise Şeyh Maksud’da Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yönelik askerî operasyonlar başladı.

Toplantının ardından yayımlanan nihai açıklamaya göre mutabakat, Şam ile Tel Aviv arasında bir “güvenlik düzenlemesi” çerçevesinde şekillendi. Bu kapsamda istihbarat paylaşımı amacıyla bir iletişim mekanizmasının oluşturulması, gerilimin düşürülmesi ve sınır hattında çatışmasızlığın sağlanmasına yönelik tedbirler ile İsrail’e karşı faaliyet gösteren cihatçı ve Filistinli grupların izlenmesi öngörülüyordu. Bu hükümler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, önemli ölçüde İsrail’in doğrudan ve güncel güvenlik kaygılarını yansıtıyordu.

Nitelikleri itibarıyla bu düzenlemeler, 2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisinde Orta Doğu bağlamında “geçici ara düzenlemeler” olarak tanımlanan yaklaşımlarla benzerlik taşıyordu. Ancak söz konusu düzenlemelerin etkileri, doğrudan güvenlik boyutunun çok ötesine geçti. Zira bunlar, SDG’nin geleceğine ve yapısına da doğrudan temas ediyor; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin çıkarlarının, kamuoyunda sıklıkla “İran ekseni” olarak tanımlanan yapıyla mücadele etrafında giderek daha fazla kesiştiği daha geniş bir bölgesel dinamiğin parçası hâline geliyordu. Bütün bunlar, Orta Doğu’daki nüfuz alanlarının yeniden dağıtılmasına ve bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesine yönelik daha kapsamlı bir çerçeve içerisinde gerçekleşiyordu.

Bu açıdan bakıldığında, Paris düzenlemeleri münferit bir güvenlik mutabakatından ziyade, çok daha büyük bir bölgesel satranç tahtasındaki hamlelerden biri olarak görünmektedir. Bu düzenlemelerin anlamı, öncesinde gerçekleşen siyasi temaslar dikkate alınmadan tam olarak kavranamaz. Bu bağlamda özellikle Benjamin Netanyahu ile Donald Trump arasında Florida’da gerçekleşen görüşmenin yanı sıra, Ahmed el-Şara’nın 29 Ocak 2025’te Washington’da Trump ile gerçekleştirdiği görüşme öne çıkmaktadır.

Dolayısıyla Paris toplantısı, yalnızca ilan edilen güvenlik hedefleri üzerinden değerlendirilmemelidir. Toplantının daha geniş anlamı, onu ortaya çıkaran bölgesel bağlamda, etrafında kesişen çıkar ve stratejik hesaplarda ve harekete geçirdiği sonuçlarda yatmaktadır. Bu sonuçlar, özellikle SDG’nin geleceği ve daha geniş anlamıyla Kürt meselesinin bölgesel seyri açısından önem taşımaktadır.

‘Ankara’nın gözünde tehdidin inşası’

Öncelikle hatırlatmak gerekir ki İsrail diplomasisi, geçtiğimiz yıl boyunca Ankara ile Şam arasındaki Bakü görüşmelerinin seyrini etkilerken, Süveyda dosyasını da giderek kendi nüfuz alanına çekmeyi başardı. Bu süreç, “Suriye egemenliğini tesis etme” gerekçesiyle hareket eden Selefi-cihatçı bir grup ile aşiret unsurlarının gerçekleştirdiği katliamların gölgesinde gelişti. Bu anlamda Bakü, giderek hem Şam hem de Ankara için kurulmuş bir siyasi tuzağı andırmaya başladı. Sürecin ortaya çıkardığı sonuçlar ise nihayetinde, güney Suriye’ye yönelik “İsrail güvenlik yaklaşımı” olarak tanımlanabilecek anlayışın güçlenmesine hizmet etti.

“Paris Mutabakatı” bağlamında da benzer bir senaryonun ortaya çıkması ihtimal dışı değildi. Paris toplantısından önceki dönemde, Türkiye’deki siyasi söylem içerisinde SDG’yi Siyonizm ile ilişkilendiren ve örgütün faaliyetlerini bölge genelindeki daha geniş kapsamlı İsrail mutabakatları ve düzenlemeleri çerçevesinde ele alan bir anlatı şekillenmeye başladı. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin yanı sıra, Türkiye’nin siyasi ve medya çevrelerindeki etkili isim ve gruplar da bu anlatının başlıca taşıyıcıları arasında yer aldı.

Söz konusu anlatı, kesin ve somut kanıtlardan ziyade, birbirinden farklı işaretlerin, siyasi yorumların ve önceden şekillenmiş kabullerin bir araya getirilmesine dayanıyordu. Bunlar arasında İsrail’in “azınlıkların korunması” yönündeki tekrarlanan açıklamaları ile İsrailli temsilciler ve Özerk Yönetim yetkilileri arasındaki bazı görüşmeler de bulunuyordu. Bu unsurların zaman içinde birikmesiyle, başlangıçta birbirinden kopuk olan işaretler giderek “kesinleşmiş bir gerçeklik” gibi sunulan bir anlatıya dönüştü. Bu anlatı içerisinde SDG, Türkiye’nin ulusal güvenliğini hedef alan bir İsrail projesinin uzantısı olarak tasvir ediliyordu. Oysa bu tasvir, özünde, ampirik olarak kanıtlanmış bir gerçeklikten ziyade siyasi bir yorum olma niteliğini koruyor.

Öte yandan İsrail basını, Suriye ve Irak’taki Kürt bölgeleri üzerinden uzandığı öne sürülen sözde “David Koridoru” gibi harita ve projelere ilişkin söylemleri büyüten kapsamlı bir medya kampanyası yürüttü. Bu tür iddiaların tekrar tekrar dolaşıma sokulması, Türkiye’de SDG ile Likud arasında bir tür mutabakat bulunduğuna ilişkin bir algının oluşmasına katkıda bulundu.

Tam da burada ima siyasetinin işlevi ortaya çıkıyor: İlişkinin gerçekte mevcut olması zorunlu değildir. Karşı tarafın, böyle bir ilişkinin var olabileceğine ve diğer aktörün kendi sınırları boyunca stratejik baskı oluşturabilecek unsurları harekete geçirme kapasitesine sahip olduğuna inanması yeterlidir.

SDG ise kendi açısından, adeta iki taraf arasında sıkışmış durumdaydı: Bir tarafta tehditleriyle Ankara ve Şam, diğer tarafta ise vaatleri ve güvenceleriyle Washington ve Paris vardı. Bu çelişkili baskı ortamında, ABD’de İsrail yanlısı lobi çevreleri içerisinde etkili konuma sahip isimler, bunların arasında Lindsey Graham da bulunuyordu, Washington’un Kürtleri terk etmeyeceğine ilişkin güvence mesajları verdi. Benzer güvenceler, farklı ölçülerde, Fransa’nın tutumlarında da karşılık buldu.

‘SDG’yi tasfiye etmek mi, yoksa yeniden dolaşıma sokmak mı?’

Ancak Paris görüşmelerinden yalnızca iki gün sonra Şeyh Maksud’da çatışmaların patlak vermesiyle birlikte, savaşçı bir siyasi anlayışla hareket eden Türkiye’deki siyasi elitler, gelişmeleri SDG’nin sonunun başladığı an olarak değerlendirmekte gecikmedi. Şam ise aynı gelişmeyi, ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın ifadesiyle, sahada “merkezi egemenliği” tesis etmek için bir fırsat olarak gördü.

Böylece yalnızca birkaç gün içerisinde koruma vaatleri çöktü ve bunların yerini katliam ve soykırım tehditlerinin dili aldı. Şiddet mekanizması yeniden devreye sokuldu; saldırılar, seferberlik ve Selefi-cihatçı mobilizasyon gibi bildik araçlar yeniden sahneye çıktı. Ortaya çıkan tablo, IŞİD’in savaş mantığını çağrıştırırken, Süveyda ve Suriye kıyılarında yaşanan katliamlara damgasını vuran kanlı şiddet biçimlerini de yeniden hatırlattı.

SDG’ye yakın iç kaynaklara göre İsrail de bu süreçte, daha önce Kürtlerin “korunmasına” ilişkin kullandığı söylemden geri adım attı. İsrail’in, SDG uğruna Ankara ve Donald Trump yönetimiyle ilişkilerini riske atmaya hazır olmadığı sonucuna vardığı ileri sürüldü.

Böylece Kürtler çok daha sert bir gerçekle karşı karşıya kaldı: Koruma vaatleri çıkar hesaplarıyla çatıştığında, geriye vaatler değil, Kürtlerin büyük ölçüde kendi başlarına yüzleşmek zorunda kaldıkları şiddet kaldı.

Buna paralel olarak İsrail, güney Suriye’de “kendi güvenlik alanını yeniden şekillendirme” olarak tanımlanabilecek yaklaşımını bir kez daha dayattı. Bu süreç, Kuneytra, Dera ve Süveyda vilayetlerinde “ulusal egemenlik” anlayışının alanını daraltan bir çerçevede ilerledi. Buna, bölgeyi birbirinden farklı güvenlik kuşakları şeklinde tasvir eden askerî haritaların dolaşıma sokulması eşlik etti: Golan Tepeleri ile Hermon Dağı’nı kapsayan ve İsrail’in güvenlik alanı içerisinde gösterilen sarı bölge; güçler arasında ayırıcı bir hat oluşturan mavi bölge; üç vilayet boyunca uzanan silahsızlandırılmış kırmızı bölge; ve batıya doğru Şam çevresine kadar uzanan, hava trafiğine kısıtlama getirilen yeşil bölge.

Bunun yanı sıra, Washington ile koordinasyon içerisinde, daha önce üzerinde mutabık kalındığı belirtilen düzenlemeler doğrultusunda, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığının ve üslerinin etkisizleştirilmesini öngören şartların gündeme getirildiği bildirildi. Buna paralel olarak Suriye’nin askerî ve güvenlik kapasitesine de çeşitli sınırlamalar getirilmesi tartışıldı. Bu sınırlamalar, bir yandan askerî personel sayısının 30 bin ile 50 bin arasında tutulmasını, diğer yandan hava gücü ve diğer gelişmiş silah sistemlerinin kapasitesinin sınırlandırılmasını içeriyordu.

Ayrıca Suriye’deki Selefi ağların, Hizbullah’a ve Irak’taki Şii gruplara karşı bir araç olarak kullanılmasına ilişkin tartışmaların da yürütüldüğü bildirildi. Bu gelişmeler, ABD ile İsrail arasındaki istişarelerin Tahran’a ve bölgedeki müttefikler ağına karşı daha geniş kapsamlı bir mücadele sürecinin başlatılması yönünde yoğunlaştığı bir döneme denk geldi.

Bu çerçevede, Netanyahu’nun daha sonra “statükonun ihlal edildiği” ve Türkiye’nin üzerinde mutabık kalınan şartların ötesine geçtiği yönündeki açıklamaları daha anlaşılır hâle geliyor. Özellikle yakın zamanda Ebu Zuhur Hava Üssü’nü hedef alan saldırıya ilişkin gelişmeler bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Tüm bunlar yaşanırken, Hakan Fidan liderliğindeki Türkiye siyasi eliti, SDG’nin tasfiyesini diğer hedeflerin önüne geçen stratejik bir öncelik hâline getirmişti. Bu öncelik öylesine baskın bir hâl aldı ki ideolojik bakış açısı, bu hedefin ötesinde şekillenen daha geniş gelişmelerin giderek gözden kaçmasına yol açtı.

Bu durum, tablonun daha geniş dinamiklerini anlamak açısından kritik önem taşıyor. Ankara, SDG’yi tasfiye etme hedefinin giderek daha fazla esiri hâline gelmiş görünüyordu; öyle ki bu hedefi gerçekleştirebilmek için, daha geniş stratejik hesaplarıyla her zaman örtüşmeyen bir dizi karmaşıklığı ve koşulu kabullenmek zorunda kalıyordu.

Bu denklem çerçevesinde, Ankara’nın, isteksiz de olsa, bazı İsrail şartlarını kabul ettiği; buna karşılık SDG’nin mirasının Ahmed eş-Şara’ya devredilmesi yönünde bir süreci desteklediği görülüyor. Bu yaklaşımın arkasındaki değerlendirmeye göre amaç, söz konusu mirasın İsrail’in Türkiye’ye karşı kullanabileceği “açık bir koz” olarak varlığını sürdürmesini engellemekti.

Bu noktaya kadar hikâye kamuoyu açısından büyük ölçüde bilinen bir tablo gibi görünebilir. Ancak bu görünürdeki anlatının arka planında, tartışmalarda daha az yer bulan, fakat çok daha fazla tartışma yaratan başka bir boyut vardı: Mossad ile Amerikan istihbaratı arasında daha geniş kapsamlı bir koordinasyon söz konusuydu. Bu koordinasyon çerçevesinde SDG’nin mirası, Suriye’nin ötesine geçen ve bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesine uzanan bölgesel bir mücadelenin aracı olarak kullanıldı.

Zira Suriye, Irak ve İran’daki “Kürt dinamiğini” kullanma ve bunu Tahran’a karşı bir cephe açmak için değerlendirme projesi, Tel Aviv, Washington ve Körfez ülkelerinin o dönemde İran’a karşı olası bir savaşa girecek kara birliklerinden yoksun olduğu bir ortamda ciddi biçimde gündeme gelmeye başladı. Bu noktadan hareketle SDG ve onun mirası, daha büyük bir bölgesel satranç tahtasında güçlerin yeniden konumlandırılması ve mevzilerinin güçlendirilmesi amacıyla hareket ettirilen bir taşa dönüştü. Bu oyunun sınırlarının Suriye’de sona ermediği, nihai hedefte ise “şahın başı”na, yani önce Tahran’a, belki daha sonra da Ankara’ya uzandığı görülüyordu.

Tüm bu gelişmelerin ortasında SDG, seçeneklerini neredeyse iki yola indirgeyen son derece tehlikeli bir denklemle karşı karşıya kaldı; bu iki seçeneğin de biri diğerinden daha iyi değildi: Ya Kürt bölgeleri katliam ve topyekûn imha tehdidine açık hâlde bırakılacaktı ya da doğrudan veya dolaylı biçimde, kendisine bu kaderden kurtulmanın ya da mümkün olan tek korunma yolunun bu olduğu şeklinde sunulan bir süreci kabul etmeye itilecekti. Erbil toplantıları da büyük ölçüde bu yönelimi ve söz konusu sürecin şekillendirilmesi ve ilerletilmesine yönelik girişimleri yansıtıyordu.

Bundan sonra yaşananlar, bu sürecin nasıl şekillendiği ve kimlerin bu yönde baskı yaptığı ise başka bir hikâye; buna gelecek yazımızda yeniden döneceğiz.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Kürt sinemasında kolektif dönüşüm

Sonraki Haber

Faşizm ve kadınlar

Sonraki Haber

Faşizm ve kadınlar

SON HABERLER

Göcek’te mapa-şamandıra deniz çayırları için mi?

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Bağımlılığa karşı toplumsal mücadele

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Özgür düşünce cesaret ve sorumluluk ister

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Hukuk dışılığın aşılması ve demokratik entegrasyon

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Rejimin derinleşen hapishane politikasında sürgün sevkler

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Faşizm ve kadınlar

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Ferhad Hami Şiraz Hami

Paris Toplantısı: Kürtler için ne planlanıyordu? (1)

Yazar: Yeni Yaşam
14 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır