Bazı düşünce akımlarının, inanç sistemlerinin ve mitolojilerin anlattığı gibi kadın dünyasının, zamanının, doğası ve duygularının zayıf ve yetersiz olmasından değil şiddetle baskılanması, tecavüze uğraması ve mülkleştirilmesi ile toplumsal doğa, gelişim diyalektiğinden uzaklaşmıştır
Emine Ilgaz
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın, insanlığın kadın zamanını yaratarak toplumsallığa, yani insanın insan olduğu bir zamana beşiklik ettiğini artık çok iyi biliyoruz. Elbette nerede bir toplum oluşmuşsa orada kadının tarih yapıcı bir özne olarak ortaya çıktığı bir dönem vardır. Ama ilklerden bahsettiğimizde hiç şüphesiz bunda şu anda ülkemizin bulunduğu tarihi mekan öne çıkıyor. Bu geleceğe dair ümit taşımamızda beslendiğimiz temel kaynak, her türlü insanlık dışı saldırı karşısında tutunduğumuz temel kök oluyor. Her ne kadar günümüze gelene kadar kastik katil saldırıları altında neyi, nerede kaybettiğimizi bilemez hale getirilmiş olsak da kadınlar olarak oluşturulan bu dünya sisteminin bize ait olmadığının sezgisel-duygusal bilinciyle kendimiz olmak için mücadeleden hiç vazgeçmemiş olmak kadın olma, kendi olma, direncini ayakta tutuyor.
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinliklerine birkaç gün var. Ve üzerinde yaşadığımız coğrafyada 3. Dünya savaşının içinde bu mücadele gününü karşılıyoruz. Bir kez daha kastik katilin kendisini devlet ve iktidar haline dönüştürerek, üzerine çöreklendiği toplum, insan, dünya yaşamının, eko sistemimizin trajik durumunu yaşıyoruz. Hepsi avcı-katil erkeklerden oluşan grupların, binlerce yıl ellerine geçirdiği silahlarla toplumları nasıl teslim almaya çalıştığını, bunun için ne tür çılgınlıklara giriştiğini, hiçbir kural ve ilke tanımadığını güncelde yaşayarak görüyoruz. Halkların birlikte, eşit, paylaşarak, saygı temelinde bir arada yaşayacağına inanan bir kadın olarak, sahip olma, ele geçirme, teslim alma, boyun eğdirme, üstün olma, egemenlik kurma, dediğini yaptırma gibi fiillerle anılan tüm eylemlerin köleleştirme eylemi olduğunu biliyorum. Egemen erkekliğin kadın ile kurduğu ilişkide kurmaya çalıştığı bu eylemlerin, şimdi Ortadoğu’ya dayatılıyor olmasına büyük öfke duymak, kabul etmemek gerektiğini belirtmek istiyorum. Bunu çok çirkin ve aşağılayıcı buluyorum. Bu fiilleri bir kadına karşı pratikleştirerek var olmak isteyen aklın, hastalıklı ve sapkın olduğuna ne kadar inanıyorsam, bunun siyasi ve askeri ilişkilerdeki makro politikalarını da aynı düzeyde sapkın buluyorum. Bundan önce olduğu gibi günümüzde yürütülen savaşların en derinlerinde kadın köleliğinin yattığını, kadınların özgür olduğu ve toplum kurucu, koruyucu ve yaşatanı olarak gelişme gösterdiği toplumsal sistemlerde böyle insanlık dışı savaşların olmayacağını belirtmek istiyorum.
Kadınların politikleştiği ve topluma dair karar mekanizmalarında örgütlü yer aldığı toplumsal yapıların gelişmesinin kararlılığını ortaya çıkarmak, 2026 yılının 8 Mart’ına giderken çıkaracağımız en önemli ders ve görev oluyor. Dikkat edilirse, diğer dünya savaşlarında olduğu gibi kapitalist sermaye sisteminin bu son savaşında da kadınlar, karar alıcı mekanizmalarda yoktur. Erkek egemen sistemin çeşitli düzeylerde, bireysel olarak, bazı mekanizmalarında, hatta devletlerin başında yer alan kadınların olduğunu biliyoruz, hepimiz bunun farkındayız. Başta ABD olmak üzere bir çok ülkenin sözcüsü kadın. Biçimsel olarak eşitliğin sağlandığı bile söylenebilir. Bu eşitliğin kadınlara özgürlük getirmediğini de biliyoruz. Fakat bahsettiğim kadın örgütlülüğüne, bilincine, ilk ezilen cins, ulus ve sınıf olarak kadınların ortak aklına dayanan bir katılım biçimidir. Kadınların bu sisteme dahil olmaması durumunu insanlığın yarısından fazlasının insan olmakta, sosyal varlık olarak kalmakta, toplumsallığında ısrarı olarak görmek gerekir. 21. Yüzyılın ikinci çeyreğinde kadınların, kapitalist dünya sistemine karşı bu sessiz tepkisi, bilinçli olmasa bile içten, kendiliğinden bir var olma biçimi olarak umut kaynağı oluyor. Elbette bu yeterli değildir ve elbette kadınların kendilerine yaşamı cehenneme çeviren, günlük olarak katliamla karşı karşıya bırakan, kadın kırımı gibi bir kavramın oluşmasına sebebiyet veren şiddet sarmalına bir çare bulması gerekir. Gerçekten tarihsel kırılma noktalarına baktığımızda kadınların köleleştirilmesi ve eve kapatılma süreçleri, değersizleştirilmeleri ve nesne haline dönüştürülmeleri hep savaşlarla olmuştur. Bazı düşünce akımlarının, inanç sistemlerinin ve hatta mitolojilerin anlattığı gibi kadın dünyasının, zamanının, doğası ve duygularının ve evet düşüncelerinin zayıf ve yetersiz olmasından değil şiddetle baskılanması, tecavüze uğraması ve mülkleştirilmesi ile toplumsal doğa, gelişim diyalektiğinden uzaklaşmıştır. Günümüzde sadece kadın değil, toplumun kendisi -ki kadınsız toplum düşünülemez, kadının özgürlük ve var olma biçimi toplumların durumunu ve düzeyini belirler- kendisi kendi olmaktan çıkmış, krizli, bunalımlı, var oluş ilkelerinden uzaklaşmış halde hemen her gün kıyamet gününe gelmiş bulunuyor.
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu coğrafyada bir kez daha kadın zamanına çağrı yapıyor. Kadın zamanı yani insanlığın başlangıcından günümüze kadar, insanlığı yaratan ve ayakta tutan değerlerin yaratıcısı olan kadınların dünyayı değiştirecek güçleri vardır. Bunun için kadın zamanı kadınların kendi değerlerini bilmelerinin zamanıdır. Bu düşünce ve duygularla tüm kadınların, kadınlara inanmayı seçen her insanın 8 Mart Dünya Emekçi kadınlar gününü kutluyor, herkesi Jin Jiyan Azadî sihirli formülüyle bu dünya sistemini değiştirmeye davet ediyorum.









