- İslamcılar, Halep’te yaşananları “ümmetçilik” ve “din kardeşliği” üzerinden kodlayarak, aynı zamanda Furkan Günleri metaforu üzerinden, Enfal ve Fetih sureleriyle hem soykırımcı bir tehdidi hatırlatıyor hem de kutsal bir meşruiyet üretmeye çalışıyor
- Kemalistler ise aynı süreci güvenlik, beka, jeopolitik denge ve ‘terör’ söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor. Kavramlar ve olgular farklı, ancak hedef aynı: Kürtlerin siyasal bir özne olmasının önlenmesi ve toplumsal iradesinin bastırılması
- Sembolik olarak Muaviye’nin mızrakların ucuna Kur’an ayetlerini takması anlatılagelir. Ancak özellikle siyasal İslamcılar bu geleneği günümüzde de sürdürmektedir. Bugün artık savaş mızrakları yoktur; bu nedenle Kur’an ayetleri, İslamcıların kalemlerinin ucuna takılmış durumdadır. Özellikle söz konusu Kürtler olunca
- Hatırlarsanız, 20 Ocak 2018’de Afrin’in işgali sürecinde 90 bin camide barış antlaşmasının müjdesini veren Fetih Suresi okutularak meşrulaştırıldı. Oysa barış antlaşmasının müjdesini veren Fetih Suresi, tarihsel olarak işgalin ve savaşın meşrulaştırma aracına dönüştürülmüştür
Dr. Fatih Çiçek
Meğerse 2014 Kobani direnişinden bu yana siyasal İslamcısı, Kemalisti, ulusalcısı, Türk milliyetçisi, laikçisi herkes, içindeki kini, nefreti ve öfkeyi biriktirip kusacağı anı bekliyormuş. Bu an da Halep oldu. Ne düğünde ne cenazede yan yana gelemeyecek bu dağınık güruhu, Halep’te Kürtlerin kuşatılması, etnik temizliğe uğratılmak istenmesi, yerinden yurdundan sürülmesi söz konusu olduğunda aynı noktada birleştiren şeyin, yıllardır içlerinde biriktirdikleri Kürt düşmanlığından başka bir şey olmadığı artık açıkça görülmüş oldu. Elbette bu nefret ve kinin yüz yıllık bir geçmişi var; ancak konu Rojava olunca, Kobani direnişi onlar için bir dönüm noktası oldu.
Kemalistler ile İslamcılar tarihsel olarak birbirinin panzehri gibi anlatıldı. Biri laiklik, diğeri din üzerinden pozisyon alarak bugünlere gelindi. Ancak bu karşıtlık, Kürt meselesi, Cumhuriyet’in Kürtlerle kurduğu sömürgecilik ilişkisi ve devletin şiddet tekeli söz konusu olduğunda her zaman ortaklaştı. Halep’te yaşananlar ise bir turnusol kâğıdı işlevi görerek bu aynılaşmayı kristal berraklığıyla açığa çıkardı.
Halep’te Kürtlere yönelen tehdit, etnik temizlik ihtimali ve buna eşlik eden siyasal İslamcı söylem, Kemalist–İslamcı birleşimi olan Yeşil Kemalizm’i çok daha görünür hâle getirdi. Çünkü Kürtler söz konusu olunca ortak payda artık laiklik–dindarlık karşıtlığı değil; yüz yılı aşan sömürgeci devlet aklının korunması, Kürt öznesinin bastırılması ve İslamcılık üzerinden toplumsal rızanın yeniden üretilmesi oldu.
İslamcılar, Halep’te yaşananları “ümmetçilik” ve “din kardeşliği” üzerinden kodlayarak, aynı zamanda Furkan Günleri metaforu üzerinden, Enfal ve Fetih sureleriyle hem soykırımcı bir tehdidi hatırlatıyor hem de kutsal bir meşruiyet üretmeye çalışıyor.
Kemalistler ise aynı süreci güvenlik, beka, jeopolitik denge ve “terör” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışıyor.
Kavramlar ve olgular farklı, ancak hedef aynı: Kürtlerin siyasal bir özne olmasının önlenmesi ve toplumsal iradesinin bastırılması.
İşte dinin kutsal bir şemsiye olarak kullanılması tam da burada devreye giriyor. Siyasal İslamcılık, din üzerinden bir ahlâk rejimi kuruyor: kim haklı, kim bâtıl, kim makbul, kim düşman. Kemalist akıl ise özellikle güvenlik ve “terör” kartı üzerinden kendi mahallesinde rıza üretiyor. Biri kutsal referansla, diğeri seküler jargonla aynı faşizmi yeniden üretiyor.
Bu nedenle Halep, karşıt görünen bütün kutupları fiilen birleştirmiş durumda. Çünkü Halep’te ortaya çıkan şey bir dış politika tartışması değil; artık varlığı inkâr edilemeyen Kürt halkının siyasal bir özne olmasının engellenmesi meselesidir.
Hem İslamcıların hem de Kemalistlerin ideolojileri kazındıkça altından faşizm çıkıyor. Bu nedenle şaşırmamak lazım. “Şaşırdık” desek yalan olur; şaşıranlar yine kendileri ve ulusal kimliklerini öteleyen muhafazakâr Kürtler oldu. Bu nedenle bir yandan da bu tartışmayı da çok kıymetli buluyorum.
Bütün bunlara bakıldığında, İslamcılar kibirlerini ve nefretlerini “mütevazılık” maskesi altında gizlerken, Kemalistler ise kibir ve nefretlerini “sekülerlik” söylemiyle gizlerler. Ya da gizlediklerini düşünürler. Farkları yalnızca kullandıkları maske, taşıdıkları yük aynıdır.
Devlet, elindeki zor aygıtlarıyla sokak başlarını tutarken; kadrolu aydınları, eğitim ve din kurumları da devletin zorla uygulamaya çalıştığı politikaları meşrulaştırma görevini üstlenir. Kilisesi, havrası, camisi fetvalar yayınlar. Verilen fetvalarla kirli bir savaş bir anda “fetih”e dönüştürülerek kutsal bir savaşa, kutsal bir davaya evrilir.
İspanyollar Latin Amerika’da soykırım yaparken, Kilise Tanrı adına soykırımın ve köleliğin gerekli olduğuna dair fetvalarla milyonlarca yerli halkın soykırıma uğratılmasını, köleleştirilmesini ve tecavüze maruz bırakılmasını meşrulaştırıyordu.
Muaviye, mızrakların ucuna Kur’an ayetlerini takarak, bugün bütün iktidarların aparatı hâline gelen siyasal İslamcılığın kullanımının ilk temelini atmış oldu. Bugün de bu mirası sahiplenenler, kalemlerin ucuna Kur’an ayetlerini takarak din üzerinden toplumu aldatmaya ve iktidarın politikalarını meşrulaştırmaya devam ediyorlar.
Kürtler açısından bakıldığında; Halepçe’de, Amûdê’de, Zilan’da, Dersim’de, Sivas’ta, Roboski’de ve Afrin’de, özelde din, genelde ise siyasal İslamcılık, Kemalizm ile kol kola girerek her zaman Kilise’nin Latin Amerika’da üstlendiği rolü oynamıştır.
Misal, Alevi katliamlarının yaşandığı anlara bakın: Maraş’ta, Sivas’ta, Malatya’da, Çorum’da ilk kıvılcımın Cuma namazlarında atılmış olmasının bir tesadüf olmadığını göreceksiniz.
O nedenle şaşırmıyoruz!
Bu tarihsel yaklaşım, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Kürt sorununun, “ümmetçilik” ve “din kardeşliği” söylemlerinin gerçek sınırlarını açığa çıkaran bir alana dönüşmesine yol açtı. AKP ile birlikte Kürtlere yönelik devlet politikalarında özünde bir değişiklik olmadı. Kürtler açısından yaşanan şey bir “demokratikleşme” ya da “eşitlik” değil; aynı sömürgeci ilişkinin İslamcı bir dil ve sembollerle sürdürülmesi oldu. Üniforma yerini cübbeye bıraktı; tahakkümün biçimi ve formu değişti, ama sömürgeci tahakküm meşruiyetini dinden alacak şekilde daha da genişledi. Türkiye sınırlarını aşarak Suriye topraklarında bir zor aygıtına dönüştü. Dolayısıyla Kürtler açısından bu süreç, sömürgeci pratiklerde bir kopuşa değil; aksine devlet tahakkümünün İslamcı bir dille yeniden üretilmesine yol açtı.
Bu misyon doğrultusunda camiler, medya destekli siyasal İslamcı kalemşorlar ve iktidarın alan açtığı İslamcı–mukaddesatçı kurumlar üzerinden yayılan “ümmet” ve “din kardeşliği” söylemi, Kürt coğrafyasında yerel aktörler aracılığıyla kolonyal hâkimiyetin sürdürülmesinin temel araçlarından biri hâline geldi. Halep’te Kürtlere karşı yapılmak istenen etnik temizlik girişiminin ardından “Gazze’yi konuşanlar Halep’teki Kürtlere neden sessiz?” itirazıyla başlayan tartışma ve siyasal İslamcıların kalemlerinden bir anda fışkıran faşizm, her ne kadar yüz yıllık bir arka plana sahip olsa da bugünkü biçimini ve sürekliliğini büyük ölçüde son yirmi dört yıllık AKP iktidarının ideolojik ve siyasal ikliminde güç buldu.
Dinin, iktidarların toplumsal rıza üretme ve sömürgeci politikalarını meşrulaştırma amacıyla geçmişten bu yana çoğu dönemde iktidarlar tarafından kutsal bir şemsiye gibi kullanıldığı; soykırıma varan şiddet ve asimilasyon politikalarının her daim din üzerinden temize çıkarılmaya çalışıldığı açıktır. Her dinin kendi öznel kırılma dönemleri vardır. Ancak İslam açısından Emeviler dönemi bir kırılma olmuştur. Abbasiler ve Osmanlı olmak üzere Arap ve Fars devletleri, geçmişten günümüze dini her daim kendi iktidarları için kullanmışlardır.
Sembolik olarak Muaviye’nin mızrakların ucuna Kur’an ayetlerini takması anlatılagelir. Ancak özellikle siyasal İslamcılar bu geleneği günümüzde de sürdürmektedir. Bugün artık savaş mızrakları yoktur; bu nedenle Kur’an ayetleri, İslamcıların kalemlerinin ucuna takılmış durumdadır. Özellikle söz konusu Kürtler olunca.
Hatırlarsanız, 20 Ocak 2018’de Afrin’in işgali sürecinde 90 bin camide barış antlaşmasının müjdesini veren Fetih Suresi okutularak meşrulaştırıldı. Oysa barış antlaşmasının müjdesini veren Fetih Suresi, tarihsel olarak işgalin ve savaşın meşrulaştırma aracına dönüştürülmüştür. Hz. Ali’nin ifadesiyle, “tersten giydirilmiş din elbisesiyle” silahlar kuşanılmış, kılıçlar çekilmiş ve at sırtında ülkeler ele geçirilmiştir. Böylece Fetih Suresi, “fethetmenin”, haraca bağlamanın ve ganimet elde etmenin sembolü hâline getirilmiş; açıkça barışın kararlaştırılması üzerine inmiş bir metin, ağır bir tarihsel ve teolojik çarpıtmayla savaşın aracına dönüştürülmüştür.
Bugün camiler yerine köşe yazılarında, sosyal medyada kuşanılan kılıçlar ve ucuna Kur’an ayetleri takılmış mızraklar yerine kalemlere takılan Kur’an ayetleriyle, kalemlerinden yalan, kin, nefret ve faşizmin irini akıyor adeta.
Bu nefret, hınç ve öfke, Halep’te Kürtlere karşı yapılan etnik temizlik girişimi ve Kürtlerin direnişiyle ayyuka çıktı.
Halep süreciyle birlikte, siyasal İslamcı cenahtan Kürtlere yönelen söylem artık yalnızca siyasal değil; doğrudan ahlâkî ve teolojik bir tahakküm dili üretmektedir. Örneğin Ünal Aydın’ın “Kürt imamlar sustu, meleler sustu, kanaat önderleri sustu” çıkışı ve Kürtleri “İsrail’le iş birliği” ile suçlaması, bu tahakkümün güncel örneklerinden biridir. Oysa herkesin bildiği üzere, Hakan Fidan’ın da şahitliğiyle, Paris’teki görüşmelerde Golan Tepeleri İsrail’e bırakılırken, karşılığında Halep’teki Kürt mahalleleri Şêx Maqsûd ve Eşrefiye pazarlık konusu yapılmıştı. Bu tarihsel gerçek ortadayken, bugün Kürtlere yöneltilen “İsrail ile iş birlikçilik” suçlamaları yalnızca bir propaganda değil, bilinçli bir hakikat çarpıtmasıdır.
Kenan Alpay ise “Suriye’deki mücadele Kürt kimliği ve halkına karşı bir mücadele değil” derken, bu söylem Taha Kılınç’ın “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin” çağrısıyla daha sistematik bir çerçeveye taşınmaktadır. Furkan Günü, Bedir Savaşı ve onu takip eden “hak ile bâtılı ayırma” zamanları için kullanılan bir metafordur. Yani Taha Kılınç, “biz hak ile bâtılı birbirinden ayıran bir savaşın içindeyiz, safınızı belirleyin” demek istiyor. Peki bu savaş kiminle? Bu efendicilik dili, din üzerinden Kürt toplumunu itaate zorlayan bir ideolojik aygıta dönüşmektedir. “Tarafsızlık bitti” söylemi, bir tespit değil, bir hizaya sokma girişimi olarak önümüze serilmektedir. Ama Kılınç, Kur’an-ı Kerim’in Hucurât Suresi 9. ayetinde yer alan “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle vuruşursa, onların aralarını bulun” emrini görmüyor, görmek istemiyor. Çünkü bu ayet, İslam’ı referans alarak Suriye’de rol almak isteyenlere ne yapmaları gerektiğini açıkça hatırlatıyor. Görmezler çünkü riyakârdırlar.
Tam da bu noktada siyasal İslamcılığın yapısal karakteri açığa çıkıyor: Siyasal İslamcılık kazındıkça altından faşizm çıkar. Cübbelisi, sakallısı, akademisyeni, kravatlısı fark etmez; ters giydirilmiş elbiselerin biçimleri değişir, ancak zihniyet aynı kalır.
Taha Kılınç, Kürtlere aslında Enfal’i hatırlatıyor. Saddam Hüseyin, Kur’an’daki Enfal Suresi’ni referans alarak Kürt halkına karşı yürüttüğü Enfal operasyonlarını ve Halepçe soykırımını meşrulaştırmaya çalışmıştı. Abluka sürecinde de özel harekâtçılar kollarına Enfal Suresi’ni bandajlarla takarak bu göndermeyi yapmışlardı. Yağma, talan, ganimet, öldürme, sürme, kaybetme, yakma ve yıkma; bütün bu insanlık suçları kutsal bir kılıfla örtülmeye çalışılıyor. Ama hakikatin her daim ortada görünme gibi bir gerçekliği olduğunu unutuyorlar.
Kılınç’ın sinsi bir şekilde ahlâkî bir çağrı gibi sunduğu bu söylem, pratikte Kürtler açısından şöyle tercüme ediliyor: “Ya itaat edin ya da Enfal’da olduğu gibi soykırımı göze alın.”
En “demokrat” görünenler bile “dostluk” ve “akıl verme” diliyle Kürtleri egemen olana razı etmeye soyundu. Kendini “dindar” ve “İslamcı” diye tanımlayanlar ise nutuk atıp “Kürt imamlar sustu, meleler sustu…” diye efendilik taslamaya kalkışıyor. Oysa siz, Kürt Mellelerin ve Seydaların ellerine su dahi dökemezsiniz. Haddinizi ve sınırınızı bilmeniz gerekir.
2012 yılında Ahmet Taşgetiren, kendi kundakçılığını gizlemek adına kendi kaderini tayin hakkını savunan Kürtleri, geldikleri evi ateşe veren “kundakçılar” olarak suçlarken; çağdaş İslam hukuk âlimlerinden Abdülkerim Zeydân ise 2010’da yayımlayıp 2011’de teyit ettiği fetvasında, Irak’ın federatif ya da bölgesel bir sistemle bölünmesini ve Kerkük’ün Kürdistan’a bağlanmasına yönelik her türlü fiilî, sözlü, maddi ya da manevi desteği haram saymış; bu yönde girişimde bulunanlarla ilişkinin kesilmesini ve bu teşebbüsün ümmetin birliğini bozduğu gerekçesiyle tazir kapsamında cezalandırılmasının meşru olduğunu belirtirken, fiilen Araplara helal olanın Kürtlere haram olduğunu ilan ediyordu.
Zeydân, Kürtlerin haklı taleplerini ve bu talepleri destekleyenleri “tazir kapsamına” alarak, İslam hukukunda cezası Kur’an’da veya hadiste açıkça belirlenmemiş bir fiil için yetkili otoritenin (hâkim/devlet) uygun gördüğü takdirî bir cezanın uygulanmasını talep ederken, aslında şunu söylüyor: Kur’an, Kürtlerin hak talebini açıkça suç olarak tanımlamaz ve meşru görür; ancak biz bunu meşru saymıyoruz ve devlet eliyle cezalandırılmasını istiyoruz. Yani Allah’ın haram kılmadığını biz haram kılıyoruz, diyor.
Bu örnekleri çoğaltabiliriz; aksi düşünen, İslami gelenekten gelen çok az kişi vardır. Sadece hatırlatmak istedim; yoksa niyetim bir çetele tutmak değil. Bunları ve bu anlayışları ne ilmî ne de ahlâkî olarak dikkate aldığım kişiler değiller.
Oysa tabi oldukları dört büyük mezhep imamı, iktidara biat etmemek için işkencelere razı oldu, zindanlarda can verdi; onların ardılları ve sizler ise tarihiniz boyunca iktidarda olanın ideolojisine bakmadan, kapısında kul oldunuz; hâlâ da öylesiniz.
Sorsan, “risale okumaktan dizlerimiz nasır tuttu” diyor bunların çoğu; ama Said-i Kürdî’nin Abdülhamid’in istibdadına karşı söylediği “ekmeksiz yaşarım ama hürriyetsiz asla” sözünü hiç anlamamışlar, anlamak istememişler bu din tüccarları.
Said-i Kürdî ile Abdullah Öcalan’ın, Kürtlerin özgürlük istencindeki ortak buluşma noktasını anlamıyorlar. Belki de bizden daha iyi anladıkları için Said-i Kürdî’nin eserlerinde geçen bütün Kürt ve Kürdistan ifadelerini silerek, tahrif ederek; hatta hem sözlerini hem de mezarını çaldılar.
Bu nedenle Kürtler, iktidarın kapı kulu olmayı ya da ekmeği değil, her zaman özgür bir yaşamın onurlu mücadelesini verdiler. Bugün hâlâ aynı anlayışla onurlu bir barışın ve özgürlük mücadelesini güçlendirerek sürdürüyorlar.
Bu topraklarda Kürtler, inançlarını ve dindarlıklarını kimsenin gözüne sokma ihtiyacı duymadı. Ama demokratik bir İslam anlayışından söz edeceksek, bu coğrafyada İslam’ı ve Alevi inancının özünü Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ve Ebul Vefa el-Kürdî ile yeşerten halk Kürtler olmuştur.
Bugün de sizin ellerinizde çürütülmüş, bağlamından koparılmış, iktidarın hizmetine sunulmuş bu inançları Kürtler demokratik bir anlayışla, özüyle yeniden yaşatmanın yollarını açıyor. Rojava’da inşa edilen bir başka şey de bu aslında. Kürtler bugüne kadar ne inancını ne kimliğini kimseye dayattı; kimsenin inancını da hor görmedi. Güçlü olduğu zaman da zayıf olduğu zaman da bu ilkeli duruşlarından hiç vazgeçmedi.
Bu topraklar Ehmedê Xanî’yi, Said-i Kürdî’yi, Mela Mistefa Bayezîdî’yi, Said Ramazan el-Buti’yi, Molla Abdülkerim el-Müderris’i, Şeyh Maşuk Haznevi’yi, Melayê Cizîrî’yi, Feqiyê Teyran’ı yetiştirdi. Alevi inancını bu topraklarda yeşertenler de Ebul Vefa el-Kürdî, Mevlânâ, Düzgün Baba, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerdir. Bugün izinden yürüdüğünüzü iddia ettiğiniz bütün inanç önderleri, bu değerlerin dizinde terbiye alarak yol yürüdü. Ama sizler riyakarlığınızla, hem dizinin dibinde ilim ve terbiye aldığınız bu değerlere hem de bu ilmin gerçek sahibine ihanet ettiniz.
Türk siyasal İslamcıların içlerinde gizledikleri nefret ve hıncın nedenlerinden biri, yüz yıllarca iktidar olmalarına rağmen kendi içlerinden Ehmedê Xanî’yi, Said-i Kürdî’yi ya da Ebul Vefa el-Kürdî gibi bir isim çıkaramamış olmalarıdır. Bu eksikliğin kompleksini yıllarca gizleyerek yaşadılar; bugün ise bu kompleks ve kıskançlık açık bir nefrete dönüşmüş durumda. Çünkü kendi tarihine baktıklarında geride zorla Türkleştirilmiş eserlerden ve isimlerden başka bir şey görmüyorlar. Bu nedenle Ahmet Akgündüz ömrünü sahte belgelerle Said-i Kürdî’yi Kürt olmadığına harcamakla geçirdi. Sürekli Kürtlere ve Alevilere inanç dersi vererek nefretlerini ve komplekslerini efendicilikle, üstencilikle örtmeye çalışıyorlar. İktidar oldular; ama entelektüel, ilim ve irfan sahibi olamadılar. Olamayacaklar da. Kendi ideolojik kabuklarını kırmadıkça ne Sartre olabilirler ne Ehmedê Xanî ne Said-i Kürdî ne de Ebul Vefa el-Kürdî.
Tutunacak tek dalları, temas ettiği her şeyi kurutan çürümüş, faşizm postuna bürünmüş İslamcılıkları ve milliyetçilikleri.
Bir de Kürtleri, Alevileri “Siyonistlerle iş birliği” yapmakla suçluyorlar; bunu da kendi kirli iş birliklerini örtmek için kullanıyorlar. Şahitliklerinde imzalanan anlaşmayla Golan Tepeleri’ne dikilen İsrail bayrağını kimse görmesin diye “hırsıza bak” der gibi herkesin yüzünü Halep’e çeviriyorlar.
Ezcümle, sizin tabi olduğunuz kurumların, Latin Amerika’da, Afrika’da, Cezayir’de soykırımı meşrulaştıran Kilise’den; sizin de o misyonla çalışan Hristiyan misyonerlerden hiçbir farkı yok.
Artık başka dönemlerdeyiz; artık dini ve inançları, pisliğinizi ve zulmünüzü örten kutsal bir şemsiye olarak kullanamazsınız. Kalemlerinizin ucuna taktığınız Kur’an ayetleriyle Kürtlere ve Alevilere efendilik taslayamadığınız gibi ne Enfal Soykırımı’nı ne Furkan Günleri’ni ne de Fetih Suresi’ni hatırlatamazsınız.
Dün Enfal üzerinden kurulmaya çalışılan meşruiyet tarihin çöplüğünde yerini almışsa, bugün de Furkan Günleri ve Fetih Suresi üzerinden kurmaya çalıştığınız meşruiyet tarihin çöplüğünde yerini almaya mahkûmdur. Aynı şekilde siz ve sizin faşizm akan mürekkeple yazdıklarınız!








