Amerika Kıtası’na, aslına bakarsak, ilk olarak Kristof Kolomb ayak bastı ama orayı o keşfetmedi. Ayak basmakla ayak basılan yerin neresi olduğunu anlamak apayrı konular. Kolomb, Amerika’ya ulaştığında orayı Hindistan kıyıları zannediyordu. İyice batıya doğru gittiğinde doğuya gelmeliydi ama arada Amerika Kıtası vardı. Oranın ayrı bir kıta olduğunu Amerigo Vespucci anlayabildi ancak. O nedenle kıta, onun adını aldı.
Bir kıtaya ayak basmış olsanız bile onun ne olduğunu anlamak bir analiz konusudur. Gerçekler apaçık görülmez. Her şey göründüğü gibi olsaydı analize gerek kalmazdı fakat durum öyle değil. Bu yanılgı o kadar yerleşiktir ki bizim solcu arkadaşlar arasında “çek bi tahlil” şeklinde bir şaka dahi var. Hatta sözüm ona Marks’ın takipçileri, bazen eleştiri yapmak üzere başka birine “fazla tahlilci” diyebiliyor. Anladığım kadarıyla sol istiyor ki her şey göründüğü gibi olsun. Böylece onların da kafa yorması, teorik, entelektüel ve siyasal bir risk almaları gerekmesin. Ne yaparlarsa yapsınlar ama doğru olsun.
Şöyle söyleyeyim, bu kahvede okey oynarken bile geçerli olabilecek bir yöntem değil. Taşları takip eden, sayan ve strateji geliştiren kazanır. Hiç şaşmaz.
Peki, tartışmayı ve akıl yürütmeyi temel alması gereken siyasal eğilim neden analiz etmeye yaklaşmayı istemez? Çünkü zordur, emek gerektirir, risklidir. Marksizmi anlayıp onu tarihsel ve güncel olaylarla ilişkilendirmek çetrefilli bir iştir. Ramiz Dayı tarzında aforizmatik konuşmaya benzemez. Analiz etmeye yaklaştıklarında Marks ve Lenin’e yaklaşmaları gerekir. Ortalama sol ise Marks öncesi ruhani sola ya da Lenin öncesi savaştan yana olan Rus milliyetçilerine benzeme eğilimindedir.
Neden sol Marks’a yaklaşmak istemez? Çünkü bu ilk yetişmesinde vardır. Gördüğü yerleşik eğitim ve aile bağları onu Kemalist olmaya yönlendirir. Kemalizm, yenilikçidir hatta bugünkü koşullarda muhaliftir ama dünya meselesine sınıf perspektifiyle bakmaz, ulus perspektifiyle bakar. Bunu ülkedeki ağırlıklı muhalif kesim içgüdüsel olarak bilir. O nedenledir ki dikkatle sınıf çelişkisi bağlamından uzak durur. Bildiğimiz solun her şeyi sorun alanı haline getirip işçi sınıfı iktidarını hiç konu etmemesinin sebebi de budur. Aslına bakılırsa muhalefet çok eskilerden gelen “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” ilkel önermesini kuvvetli bir biçimde benimsemiş bir durumda. Bu sözü hiç de arkaik bulmaz.
Gördüğümüz haliyle Kemalizm hem sınıflar yönünden, hem de ulusal kimlikler yönünden bir kaynaşmışlık ve bir çelişkisizlik hali ileri sürer. Oysa güncel olarak bizim ülkemizde iki tane büyük sorun bulunuyor. Birincisi sınıflar arsındaki sorun, ikincisi kimlikler arasındaki sorun. Hem sınıflar arasında hem de kimlikler arasında bir çelişki olduğu yadsınamaz. Açıktır ki, bu bir kaynaşmışlık ve sorunsuzluk vaziyeti değil. Ortalama muhalif istiyor ki işçi sınıfı meselesini ve Kürt meselesini konuşmayalım, ondan sonra ne konuşursak konuşalım.
Böyle bir muhalif olmanın ferahlığına doyulmaz tabii ki.
Kemalizm hem sınıf hem de ulusal çelişki konusunda yanıltıcı bir kolaylık sağlıyor muhaliflere. Kemalist olunca dikenli konulara girmekten kurtuluyor herkes. Fakat, doğrusunu söylemek gerekirse sosyalizm diye konuştuğumuz hedef, bir işçi sınıfı iktidarıdır. Diğer ezen ve sömüren sınıflarla kaynaşma diye bir şey yok. Aynı şekilde sosyalizme giderken ve ona ulaştığımızda bütün ulusal kimliklerin eşit olmasını sağlayacağız. Kürt halkının uğradığı haksızlıkları ortadan kaldıracağız.
Osmanlı döneminde sadrazamlık yapmış Mehmed Said Paşa’nın söylediği bir söz var. Diyor ki “Okullar olmasa maarifi ne güzel yönetirdim”. Bizim Kemalist muhaliflerin de mottosu budur. Sınıf ve ulusal kimlikler olmasa ne güzel solculuk yaparlardı. Hatta Marksist olurlardı. Zaten ne tuhaftır ki Kemalist muhalifler sıklıkla bunu ileri sürüyorlar. Yani içine girmedikleri Marksizmi ve Leninizmi bizlere de vermiyorlar. Öyle yüksek prestiji olan fikirleri bizim gibi paryalara bırakacak değiller ya. Hayır efendim, komünizm getirilecekse, onu da onlar getirecek.
Marksizmin içinden sınıf mücadelesi ve Kürt halkının hak mücadelesi çıkarılınca, geriye hamaset yapma kimliği kalıyor. Solcu dediğimiz kişi genel olarak sebepsiz asi ve sebepsiz kararlı ve sebepsiz şanlı. Konu ve çelişkiler yok.
Doruk Madencilik işçilerinin, Bağımsız Maden İşçileri Sendikası öncülüğünde Eskişehir’den Ankara’ya doğru yaptıkları yürüyüş ve Ankara’da ortaya koydukları mücadele işin rengini değiştirdi. Maden işçilerinin gösterdikleri çaba, sendikanın ve Başaran Aksu yoldaşımızın ortaya koyduğu öncülük her yönden takdire şayandır. Bir dönemi kapatıp bir dönemi açıyor.
Artık hiç kimsenin “İşçi sınıfıyla olur mu bu işler?” diyecek imkânı kalmadı. İşçi sınıfı önünde somut bir mücadele hedefi varken ve kolektif olarak ve öncüsüyle birlikte başarabiliyor demek ki. Onun tahtından indirecek olan yok. Başaran Aksu yoldaşımız sayesinde işçi sınıfı kendi söylem gücüne ve kendi dil estetiğine de kovuştu.
Demek ki işçi sınıfı başarabilirmiş ve işçi sınıfının suretinde bir dünya çok güzelmiş.









