Gazeteci-Yazar Kemal Can ile CHP’ye mutlak butlan, AKP’nin iktidar hesaplarını ve sürece etkisini konuştuk:
- Siyaset dışı bütün araçların kullanıldığı ve daimileşmiş, hatta yüksek yargının bile artık devreden çıkartıldığı; hukuk kurumlarına, hatta açık yasalara ve anayasaya aykırı eylemlerin kolayca yapılabildiği bir darbe dinamiği işliyor.
- Bu süreklileşmiş darbenin Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki pozisyonunu güçlendirecek ya da meşrulaştıracak bazı zorlamaları da içereceğini bekleyebiliriz. Erdoğan’ın her zaman ve her türlü meselede önceliği iktidarının devamı
- Etkili iki aktör var. Biri Türk devleti, diğeri Abdullah Öcalan. Bu iki aktörün mutabakat ihtimali var. Ama Erdoğan’ın ajandasını bu konuyu entegre etme arayışı var. Belki Bahçeli ile Erdoğan’ı farklılaştıran da bu. Mesele orada kilitleniyor
Nezahat Doğan
Öngörülemez, kestirilemez, “bu da mı oldu?” dediğimiz zamanlardan geçiyoruz. İktidarın gücünü konsolide etmek için yargı başta olmak üzere tüm siyaset dışı araçları kullandığı, erkler ayrımının ortadan kalktığı, yasama, yürütme ve yargı gücünün tek elde toplandığı bir sistem, otokratik bir devlet ve iktidarla karşı karşıyayız. Uzun zamandır, süreklileşmiş bir “sivil darbe” dinamiği işliyor. CHP’ye yönelik “mutlak butlan” da bunun çarpıcı bir halkası…
Türkiye’nin geleceğinin en güçlü umudu olan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ilerlemesinde yasaların çıkması, statüsünün belirlenmesi için iktidarın ve Meclis’in harekete geçmesi beklenirken, tüm bu yaşananlar kaygıları arttırıyor ve belirsizliği derinleştiriyor.
Peki, CHP’ye yönelik “mutlak butlan”ın asıl amacı nedir? Bu sivil darbe Barış ve Demokratik Toplum sürecine nasıl etki edecek? Yaşananlar Abdullah Öcalan’ın “darbe mekaniği diri” dediği uyarının bir parçası mı? Arka planda hangi hesaplar var?
Bütün bu soruları ve başlıkları Gazeteci-Yazar Kemal Can ile konuştuk.
- Tam da Barış ve Demokratik Toplum sürecinde Meclis’te yasaların çıkmasına kilitlenmişken CHP’ye ‘mutlak butlan’ demokratik siyasete sivil bir darbe mi? Nasıl okumak lazım bunu?
Elbette bu bir darbe ama bağımsız bir darbe değil aslında uzunca bir süredir devam eden bir darbe dinamiğinin parçası.
- Nasıl bir darbe dinamiği?
Bu iktidarın siyasi araçlarla kendini devam ettirmek ve arkasında kendini iktidarda tutacak desteği sağlama kabiliyetini kaybettiği dönemden itibaren başladığı bir güç konsolidasyonu hamlesi. Ve bu hamle çerçevesinde siyaseti ve özellikle kendisine risk oluşturabilen, gelecekte rakip olan bütün aktörleri biçimlendirmek ve siyasetin alanını tanzim etmek üzerine kurguladığı süreklileşmiş bir darbe dinamiği var. Siyaset dışı bütün araçların kullanıldığı ve daimileşmiş, hatta yüksek yargının bile artık devreden çıkartıldığı; hukuk kurumlarına, hatta açık yasalara ve anayasaya aykırı eylemlerin kolayca yapılabildiği bir düzen işletiyor.
Bu iktisadi hayattan medya düzenine, siyasi partilerden meclise, yasama faaliyetinden yargılama faaliyetine kadar her alana yayılmış, topyekûn bir sivil darbe dinamiği. İktidarın yaptığı çok şeye “bu darbe” diyoruz ama aslında bunlar tek tek darbeler değil. Süreklileşmiş bir darbenin çeşitli biçimlerde yaptığı hamleler.
- Bu hamlelerle darbe mekaniği hep bir süreklilik mi sağlıyor? Hangi merkezden koordine ediliyor? Ve nasıl tehlikeleri var?
Geriye doğru baktığımızda bir süreklilik arz ediyor. Sadece dozu artıyor, hızı artıyor, yeni görünümlerle ortaya çıkıyor. Ama sonuçta hepsi aynı amaca matuf ve aynı merkezden koordine edilen ve sistematik halde uygulanan şeyler. Biri siyaseten tasfiye ediliyor, bir siyasi hapse atılıyor, bir belediyeye el konuluyor, bir yargı kararı yok sayılıyor. Son olarak iktidar, kendisinin karşısında yer alan ana muhalefet partisinin yönetimine kayyım atadı. Bu sadece Türkiye tarihinde değil, dünya siyasi literatüründe de az görülür bir örnek. Ama 10 yıl içerisine onlarca böyle şey olunca, bunun sürekli olduğunu ve çeşitli görünümleriyle karşımıza geldiğini düşünmek daha doğru geliyor bana.
- 10 yılı örnek gösterince 2019’dan itibaren DEM Parti belediyelerine kayyımlar CHP ile devam etti. Şimdi de mutlak butlan… Yargının verdiği siyasi kararlar kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığını, Erdoğan’ın elinde totaliter bir rejimin ortaya konulup kullanıldığı bir sistemi mi gösteriyor? Önümüzde nasıl bir tehlike var?
Bir kere herhangi bir sınır ve ölçünün olmadığını bize anlatıyor. Yargı çok lokomotif bir rol üstleniyor ama yargı ile sınırlı değil. İktisadi kararlar da böyle veriliyor. Onun için bu darbe dinamiğini sadece bu davalar ve yargı ile yürütülen operasyonlarla sınırlı tutmuyorum.
- Sınırsızlığın ölçüleri neler?
Mala çökmelerden tutun, keyfi servet transferlerine neden olan iktisadi kararlara kadar, ekonomi yönetimine ilişkin kararlara kadar her alanda; dış politika kararlarında da bu geçerli. Dünyada da böyle bir trend var. Trump da dünyayı böyle yönetmeye çalışıyor. Artık güç sahiplerinin kendi güçlerinin önünde olabilecek her türlü kurumu, kavramı ve potansiyeli yapabildikleri ölçüde ezerek, bazen ele geçirerek, bazen yok ederek ilerleyebildikleri görülüyor. Bunun karşısında parlamenter ya da temsili demokrasinin kendisini koruma kabiliyetinin son derece zayıf olduğu, bunun uluslararası ölçekte ve uluslararası kurumlar açısından da böyle olduğu ortada. Sonuçta güç merkezi üzerinden, güç konsolidasyonu üzerinden kurgulanmış bir anti siyaset atmosferi hâkim.
- Bu anti siyaset atmosferinin nereye varabileceği, nereye kadar gidebileceği konusunda neden bir öngörü yapılamıyor?
Çünkü öngörü yapılabilmesi için birtakım sınırlar olması lazım. Bu sınırların artık ortadan kalktığını düşünüyoruz. Bu yüzden herkes bu öngörülemezlik, türbülans içerisinde. Ancak bunun uygulayıcıları, iktidar sahipleri de aynı öngörülemezlikle karşı karşıya.
- Nasıl?
Çünkü yaptıkları hamleleri kendilerinin bile frenleyemediği bir örneği Trump’da görüyoruz. Türkiye’de de bazı örneklerini gördük. Mesela 19 Mart süreci beklenen etkiyi yapmadı, bambaşka bir sonuç yarattı. O yüzden gidişatın hızını öngörmek ve varacağı yeri söylemek çok zor.
- Yaşanacaklar öngörülemiyor… Mesela Devlet Bahçeli’nin statü çıkışı sonrası daraltılan, sınırlandıran bir geri gidiş söz konusu. Diğer yandan Meclis ve yasalar derken de yargı eliyle siyasetin dizayn edildiği yerde tüm bu yaşananlara baktığımızda ne anlamamız gerekiyor? Bu durum aynı zamanda Barış ve Demokratik sürecine de bir gölge düşürmüyor mu? Ve ne yapılmaya çalışılıyor?
Bahçeli’nin son çıkışı üzerinden çok konuşuldu. Bahçeli’nin çıkışında süreci hızlandırma veya kurumsallaştırma söz konusu. Ama bir anlamda da çerçevesini iyice daraltıp, demokratikleşme ve barış projesinden daha dar bir hatta, merkezin adını bile “tasfiye merkezi” olarak koyan bir dar çerçeveye indirgendiğini görüyoruz.
- O vakit Türkiye’yi demokratikleştirme ve hukuku işletme gibi bir derdi yok mu?
Zaten sürecin mimarisinde iktidar kanadı başından itibaren konunun demokrasi ve hukukla doğrudan bağını hiç ortaya koymadı, ima bile etmedi. Hatta daha ileri giderek aslında bunun bir ilişkisi olmadığını da söyledi. Bu özellikle Mehmet Uçum’un yazılarında çokça karşımıza geliyor. Son olarak Bahçeli’nin çıkışında da süreci başarıya ulaştırırsak bundan tabi ki demokrasi, hukuk fayda sağlayacak deniliyor. Bu, çıktı olarak daha sonraya dair bir ihtimal. Yani süreç yürürken demokratikleşme ve siyasi alanın genişlemesi, bunun denkliği ya da eşitliği hiçbir zaman ortaya konmuş bir şey değil.
- Bu bir çelişki değil mi?
Bir çelişki ama aslında çelişki gibi durmuyor. Bir yandan barış, demokrasi falan diyeceksiniz, bir yandan süreci kardeşim falan diye yürüteceksiniz, öbür taraftan “bu ne perhiz ne lahana turşusu!” Aslında o pencereden; darbe dinamiği ya da iktidarın dizayn perspektifinden baktığınızda burada bir çelişki yok aslında. Entegre yapma çabası var.
- Nasıl ve neyi entegre edecek?
Çünkü bir yandan süreci yürütürken, diğer yandan süreç sayesinde bazı tartışmaları ertelemeyi; güç kullanmayı ya da hukuk ve demokrasiden sapmayı eleştirel bir itirazdan kısmen korumayı; yani geleceğe dönük bir beklentiyi sağlayarak başka alanlarda iyice ölçüyü arttırarak devam etmeyi mümkün kılan; itiraz potansiyelini parçalamayı sağlayan bir pratik yaratıyor.
- Başarıyor mu onu?
Kaçınılmaz olarak bir tarafta bir müzakereyi yürütmeyip, müzakere yapabileceği olasılığını canlı tutarak bir şeyi uzatıyorsunuz. Bir taraftan da en sert hamlelerle, en beklenmedik ataklarla fiili durum yaratıyorsunuz. Dışarıdan baktığınızda bir çelişki olarak görebilirsiniz. Ama onların penceresinden baktığınızda bu durum aslında hayatı kolaylaştırmaya ve sorunlar bütününü kompartımanlaştırarak ayrıştırmaya yarıyor. Genellikle iktidarların problemi, çok sayıda sorun başlığının hepsinin sorumluluğuyla ilgili bir problem yaşamasıdır. Ama problemleri birbirinden ayrıştırıp birbiriyle alakasız hale getirirseniz, bu onları yönetmek ve onlarla baş etmek konusunda elinizi rahatlatır.
- Bu durum uluslararası alanda ve özellikle de bölgede olduğu gibi “böl, parçala, yönet” stratejisinin aynı zamanda Türkiye’deki iç siyasette de hâkim olduğunu mu gösteriyor?
Bu konuda kurumsal aktörler gerek DEM Parti gerek CHP başından itibaren iktidarın bu tür manipülasyonlarına çok cevaz vermediler. Hatta teması ve ilişkiyi sürdürdüler. Hem İmamoğlu ve Özgür Özel baştan beri sürece dahil olma biçimiyle ve tam karşısında yer almayarak bir tutum aldı, hem de DEM Parti son mutlak butlan kararında olduğu gibi CHP’ye yapılan bu hukuksuz kuşatma ya da saldırılar karşısında tarafsız kalmadı, pozisyon aldı. Bu konuda kurumsal aktörler iktidarın istediği gibi davranmadılar. Ama iktidarın yürüttüğü operasyonlarda kaçınılmaz olarak bütün muhalefet potansiyelinin kafasında “bu hadise nereye oturuyor” sorusu hep bir tereddüt olarak var.
- İktidar toplumda ve her kesimde kanaatleri değiştirmek için tereddütleri büyütmeyi mi çalışıyor? Neyi değiştiriyor? Neyi değiştiremiyor? Bir güç tahkimi mi var?
Şu an tereddütler büyütülüyor. İktidarın siyasi araçları kullanmadığı için kanaatleri değiştirme kabiliyeti çok az. Mesela yaptığı yargı operasyonlarının siyasi olduğu kanaatini değiştiremiyor. Ya da toplumsal desteğini arttıramıyor. Ama buna karşılık da gücü elinde bulundurduğu için tereddütleri büyütme kabiliyeti çok yüksek. O yüzden öngörülemezlik maksatlı olarak büyütülen bir şey. Ne yapabileceğini kestiremediğin bir şeyle ilgili korkun her zaman daha büyür.
- Peki, süreçle ilgili de Erdoğan’ın ne yapacağının kestirilemez halinin toplumda hâkim olmasının nedeni nedir? Bunun kendisine ne faydası var? Ne düşündüğünü, nasıl bir pozisyonu olduğunu bilmiyoruz.
Ne düşündüğünü bilmemenin iki türlü faydası var. Her an bir problem çıkartabilir ya da aslında bir şey olacaksa o yapacak. Her iki durumda da ona faydası olan bir pozisyon elde etmiş oluyor. Hiçbir şey yapmadan merkezi pozisyonunu korumayı devam ettiriyor. “Sürecin arkasında, o başlatacak” beklentisiyle davranılıyor. Ya da “Aman ha onu fazla tedirgin etmeyelim, yine masa tekmelemeye kalkabilir” endişesiyle davranılıyor ve her iki durumu da bir şey yapmadan sağlıyor. Tereddütler ve endişeler üzerine kurgulanmış zemini güç merkezleri çok daha kolay yönetiyorlar.
- Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan burada neden düğmeye bastı? Kılıçdaroğlu’nun mutlak butlan kararından bir gün öncesinde yaptığı açıklamayla aslında bu CHP’yi parçalama ve zayıflatma stratejisinin içinde olduğunu okuyabilmek mümkün. Hem Kılıçdaroğlu’nun kendini koyduğu hem de Erdoğan’ın düğmeye bastığı yer bundan sonrasında neyi hedefliyor? Neden şimdi?
“Neden şimdi?” sorusuna iki türlü cevap veriliyor. Birincisi; Erdoğan bildiğimiz araçlarla ve şimdiye kadar yürüttüğü yargı operasyonlarıyla bir yere kadar geldi ve artık orada tıkandı. Oradan sonra gidilecek bir yer yok. Giderek zaman baskısı da oluşmaya başlayacağı için nihai bir hamleye ihtiyacı var. Burada bütün riskleri göze alarak çok yüksek bir hamleye onay verdi. Bir tür zorunluluktan ya da çaresizlikten, artık çok seçeneği kalmadığı için bunu yaptı diyenler var. Bir başka teze göre de tam tersi; her şeyin kendisi için daha avantajlı bir hale geldiğini, yani meselenin bir anlamda olgunlaştığını düşündü ve bunu başlattı.
- Ama bütün bunlar da iç içe geçmiş durumda değil mi?
Evet birleştiği bir ortak nokta var. Özgüvenle yaptıysa da büyük bir çaresizlik yüzünden yaptıysa da bundan sonra olabileceklerin sınırının kalmadığını düşünmemiz gerekiyor. Her iki durumda da ortak olan bu. Zaten bu yüzden birtakım operasyonlar başladı, gözaltına alınanlar oldu CHP’de. Tıpkı İBB davasında olduğu gibi gözaltına alınanların bir kısmı itirafçı olmak, etkin pişmanlıktan yararlanmak için sıkıştırılacak. Çünkü gözaltların, tutuklamaların öyle bir fonksiyonu var. Dolayısıyla oralardan devam edecek.
- YSK’nin kararıyla adalet sistemi çökmüş durumda. Bütün kurumlar iç içe hareket ediyor dediniz, ya Kemal Kılıçdaroğlu?
Kılıçdaroğlu’nun performansı bugün geldiği noktada kendini imhayı göze almış bir role soyunduğunu gösteriyor. Yani kurumlar kendilerini inkâr ediyorlar, şahıslar kendilerini imha ediyorlar. Aslında iktidarın projesine yani Erdoğan’ın denklemine dahil olan kurumsal veya kişisel bütün aktörler en uç hamlelere açık halde davranıyorlar. Bu yüzden işin varabileceği, gidebileceği nokta çok problemli ve pek çok sorun içeriyor.
- Özgür Özel “DEM Parti’nin başına gelenler bugün bizim başımıza geldi” demişti. Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı pozisyon ve “mutlak butlan” ile gelmiş olması, arka planda başka bir hesabın ve planlamanın devreye sokulması olabilir mi?
Tabi mümkün. Mesela özellikle Erdoğan’ın seçilebilmek için ihtiyaç duyduğu anayasal düzenlemeler ve milletvekili sayısına ulaşma meselesi… Kılıçdaroğlu’nun kendisinin kontrol edebilecekleriyle ve daha sonra iktidarın başka baskılarıyla bu sayıyı arttırabilme ihtimali de var. Şu anda Meclis’te çok sayıda milletvekili Kılıçdaroğlu’nun kontrolünde değil ama bunun ne kadar kararlı olduğu tartışma götürür. Bu süreklileşmiş darbenin sadece Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına yerleştirmekle sınırlı kalmayacağı; muhtemelen belediyelere ilişkin sıkıştırmaları, bazı milletvekillerine ilişkin kuşatmayı, Meclis Grubu’na ilişkin baskıyı, Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki pozisyonunu güçlendirecek ya da meşrulaştıracak bazı zorlamaları da içereceğini bekleyebiliriz. İktidarın Kılıçdaroğlu’nu oraya koyup yalnız bırakacağını düşünmüyorum.
- Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ilerletilmesi konusunda Meclis’te CHP’nin misyonunun ne kadar önemli olduğuna dair vurgusu vardı. Meclis aritmetiğine baktığımızda nasıl bir denge ve dengesizlik oluşacak o zaman? Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’e göre Kürt sorunu konusunda nerede durduğunu, nasıl davrandığını ya da siyaset yürüttüğünü biliyoruz. Hesap ne?
Şimdi orada da çok garip şeylerle karşılaşabiliriz. Birkaç hadisede Kılıçdaroğlu ve onun ekibinin süreçle ilgili bazı konularda ilginç çıkışları olduğunu hatırlıyoruz yakın zamanda. Ama burada önemli olan iktidarın kendisi için hazırlayacağı düzenlemeleri hangi paketin içerisinde gündeme getireceği. Bu denklem süreci de içerecek, süreç ve yasal düzenlemelerle ilgili bazı parçaları da içerecek biçimde tanzim edilecekse başka; sadece özel birkaç düzenleme ile sınırlı olacaksa başka; daha derli toplu bir anayasa atağına başlayacaksa başka biçimde tanzim edilir. Kılıçdaroğlu’nu oraya koyup, yalnız bırakmayıp, ne kadar bir gücü tutabildiğini gördükten sonra bunun kararını verecek olabilirler. CHP’nin başına Kılıçdaroğlu’nu getiren bu hamleye “evet” denmişse bunun devamında bir şeyler olacağını beklemek şaşırtıcı olmaz.
- Bu hukuk darbesi bir baskın seçime taşınır mı? Yoksa zamana yayma ve biraz “bekle, gör, tartıştır,” taktiği mi işletilir?
Ben bu olasılıkların hiçbirini dışarıda bırakmıyorum. Ama birinci olarak reaksiyonun şiddetini ve biçimini, ikinci olarak yaptıkları operasyonun kalıcılığını görmek isteyecekler. Mesela 19 Mart hikayesi bu açıdan ilginç bir örnekti. Orada heybeler, turplar filan konuşuldu ve bu düğmeye bastığımız anda domino taşı gibi bunlar patır patır dökülecek, bir anda orası darmadağın olacak, yerel seçimde sağladıkları ivmenin çok altına düşecekler diye düşünüldü. Öyle olmadı. Genel kamuoyu kanaati de çok değişmedi. Hiç beklenmedik biçimde Özgür Özel başka bir performans ortaya koydu.
- Özgür Özel’in performansı bu sefer nasıl olacak diye mi bakacaklar? Bu hamlenin sonuçlarını mı test edecekler? Bayram öncesi boşuna seçilmedi sanki?
Tam da öyle… Hem cevabın gücünü hem de kendi yaptıkları hamlenin yeteneklerini görmek isteyecekler. Şimdi bayram rastlantısal bir seçim değil. Bayramda bir durgunluk hali olacak, ondan sonra CHP’deki şaşkınlık hali devam ederse bu konuda daha çok cesaretlenebilirler ve dizaynı daha geniş bir proje haline dönüştürebilirler.
- Nasıl bir proje?
Belki bir anayasal düzenleme çerçevesi girebilir. Çünkü geçen yıl Erdoğan birkaç kere süreç, 19 Mart ve bir de Anayasa diye üçlü ve birbiriyle entegre bir tasarım hayal ettiğini ima etmişti. Belki bu tasarıma cesaret edebilirler, gördükleri sonuca bağlı olarak.
- Beklenen, Meclis’in çalışarak yasaların çıkmasıydı. Ama şimdi barış süreci ve demokratikleşmesi ekseninde bir zamana yayma mı söz konusu? Öncelikli olarak Abdullah Öcalan’ın statü meselesi var ama adım yok. Hesaplar ne üzerine kurulu?
Süreci biraz istismar ile uzattıkları bir hakikat. Bu konuda bir ilerleme sağlanması, pratik bazı hamlelerin ortaya konması için yasal düzenlemeler çok da zorlu şeyler değil. Burada kritik olan noktalardan biri de statü meselesiydi. O konuda da Bahçeli bir çerçeve ortaya koydu.
- Ama Bahçeli’nin sözleri neden yasaya dönüştürülmüyor?
Süreç mümkün olan en dar parantez halinde tanımlanmaya çalışılıyor. Burada da Erdoğan’ın ve özellikle AKP tarafındaki bir kanadın tutumu, bunun kendileri açısından minimum riskle idare edilmesi üzerine kurgulanmış durumda.
- Çünkü her zaman Erdoğan’ın önceliği iktidarının devamı değil mi?
Her zaman… Her türlü mesele; uluslararası, ekonomik, toplumsal, siyasi her türlü sorun bununla ilgili. O öncelik hiçbir zaman değişmiyor. Dolayısıyla süreçle ilgili verilecek bütün kararlarda bu önceliğe göre verilecek. Ama burada şunu dikkate alabiliriz Suriye’de olanlar aslında Türkiye için çok ilham verici bir fragman.
- Nasıl?
Çünkü Suriye’de hadise çok geniş bir çerçeveden bir entegrasyon projesi olarak tartışılır ve eşit tarafların entegrasyon müzakeresi biçiminde şekillenirken Türkiye’nin de ağır tazyikiyle daraltıp bir tasfiye projesi halinde nihayete erdirildi. Demokratikleşmeyle demokratik entegrasyon, oradaki Kürt varlığının hakları ve statüsü meselesi daha sonraya bırakılmış oldu. Aciliyet ve öncelik başka bir yere taşındı.
- Türkiye de de demokratikleşme ve hukuk değil önce başka bir mutabakat mı diyorsunuz?
Burada etkili olan iki aktör var. Bir Türk devleti, diğeri de Abdullah Öcalan. Bu iki aktörün burası için bir mutabakat çerçevesi kurabilmesi ihtimali var. Ama burada denkleme eklenen daha reel politik bir şey daha var. O da Erdoğan’ın kendi ajandasındaki diğer başlıkları bu konuyu entegre etme arayışı. Bence kilitleyen en önemli noktalardan biri de o. Belki Bahçeli ile Erdoğan’ı da farklılaştıran en önemli noktalardan biri bu. Mesele orada kilitleniyor ve Erdoğan’ın pozisyonunun en az riskle ve mümkünse en büyük faydayla bu sürecin içerisine yerleştirilmesi projesi, burada problem çıkıyor.
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın en az riski alacağı bir dizayn mı var?
Elinin rahat olduğunu ya da karşısındakilerin artık risk olmaktan çıktığını düşünürse o kadar rahatlayarak hamleler yapabilir. Ama tersi söz konusu olduğunda, yani bu süreçlerin birbirleriyle etkileşiminde negatif taraf ise, eğer riskin büyük olduğunu düşünürse, herhangi bir başlıkta adım atmaktan kaçınabilir. O yüzden CHP’nin yürüttüğü mücadelenin de aslında iki tarafta da kötü gitmemesi konusunda hassasiyet göstermesi gerekir ve galiba da gösteriyorlar.
- CHP’nin süreçte durduğu yeri korumasından mı bahsediyorsunuz?
Evet çünkü CHP açısından sürecin kötüye gitmesi, masanın devrilmesi iktidarın kendi üstüne gidişi ya da iktidarı geriletme konusunda negatif bir sonuç doğurur. Aynı şekilde Kürt siyasi hareketi açısından da darbe dinamiğinin artık her şeyi belirler hale gelmesi sürecin aleyhine işliyor. Aslında orada her iki tarafın da muhatabı olan Erdoğan’ın negatif gücünün artmasını engelleyecek pozisyon alması ve kendilerinin bulunduğu yerden diğer sürecin dinamiklerine dahil olmaya çalışması; yani bu kompartıman aşmaya izin vermemesi, ayrışmaya izin vermemesi gerekir diye düşünüyorum.
- Bunun pratik koşulları ne kadar mümkün?
Bunların dışında başka bir dinamiğin toplumsal olarak var olabilmesi, derli toplu, birbiriyle ilişkili topyekûn bir mücadelenin ya da bir toplumsal itirazın örgütlenmesiyle mümkün. Yani en başa dönersek, eğer süreklileşmiş bir darbe dinamiği varsa, buna karşılık reaksiyon ve tepkinin de aynı genişlikte, süreklileşmiş ve genelleşmiş olması gerekir.









