Sabitlik olmasaydı akışı da anlayamazdık. Arşimed’in ‘Bana sabit bir nokta verin, dünyayı yerinden oynatayım’ sözünü bunun ışığında anlamak gerekir. Evet, abartılı bir cümle bu ama bir referans noktamız olmaksızın hareket etmek değişim getirmiyor
Hasan Iraz
Bugün demokratik komünalizm ve özgür toplum yaşamını inceleyip inşa etmeye çalışırken “değişim” kavramını sıkça kullanıyoruz. Peki kime göre, neye göre değişim? Her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin sabit kalmadığı, her şeyin göreli olduğu, birbirimiz arasında da göreli olduğu, kendi içimizde de göreli olduğu fikrine hadi inanalım. Ama bu fikri sonuna kadar götürmeye cesaret edebiliyor muyuz?
Mesela “iki kere girilemeyeceğini” düşünüyorsanız, bir ırmağa “bir kere girilemeyeceğini” de düşünmeniz lazım değil mi? Aynı ırmak mı? Hangi ırmak? Hangi damlaları tam olarak kastediyoruz? O halde sonuna kadar gitmek gerekmiyor mu?
Sonuna kadar gidildiğinde ise, özgürlükçüymüş gibi görünen bu fikrin ne kadar zayıf bir fikir olduğu ortaya çıkıyor. Bu, bir tür kuşkuculuğa yol açıyor. Eğer yaşamımız böyle bir algıdan ibaret olsaydı, ortak bir akıl etrafında anlaşamıyor olacaktık. Nitekim Herakleitos’a atfedilen “her şeyin değiştiği, hiçbir şeyin sabit kalmadığı” gibi fikirlere bayılıyoruz. Oysa bunun ciddi sıkıntılar doğurma ihtimali var.
Her şeyin değiştiği, herkesin farklı bir dünya yaşadığı, hayatın kelimelere sığmadığı, anlamlara sığmadığı, düşüncemize, aklımıza sığmadığı ve onu aştığı bir tür mistisizme doğru götürüyor sanki bu bakış açısı. Yaşam karşısındaki sorumluluklarımızı azaltıyor gibi geliyor bana. Sorumluluk almak istemediğimiz için sanki bu tür fikirlere itibar ediyoruz gibime geliyor. Hakikatin söyleme indirgenmesi veya biçimsellik böyle gelişiyor.
Geçen bir arkadaş, toplantılarımızı yuvarlak bir masa etrafında, kalkmış bir hiyerarşi ile yaparsak demokrasi bilincinin oturacağını düşünüyordu. Tabii başta kulağa güzel gelen böylesi fikirlerle özgürlük düzeyi ve egemenliği kaldıran demokrasi gelişmiyor. Yoksa ayakta da toplantı yapabiliriz. Tali, sıradan şeylerle değil; işin aslıyla, ruhuyla, ilkesel yönüyle ilgilenirsek o zaman gerçek inşacı olabiliriz.
Bu aslında postmodernizme savrulmadır. Postmodernistler tüm görüş ve tercihlerin hoş görülmesi ve kabul edilmesi gerektiğini, bunu da esas özgürlük olduğunu savunur. Hiçbir görüş ve tercihin diğerinden daha üstün ve değerli olmadığını söylerken, görüşlerin ve tercihlerin eşitliğinin özgürlüğün temeli olduğunu iddia eder. İlk bakışta çok çekici gelen bu düşünceleri mantıksal bir sonuca götürecek olursak; bireylerin kendi doğruları, görüşleri ve tercihleri varsa bu görüşlerin ve tercihlerin iyi-kötü, güzel-çirkin olarak ayrılması ve eleştirilmesi savunulamaz.
Postmodernizmin bu anlayışını kabul edersek doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü ayrımları geçersiz hale gelir. Postmodernizm özgürlük adına, eşitlik adına doğruyu yanlış ile, iyiyi kötü ile, güzeli çirkin ile eşitler. Bu ayrımları ortadan kaldırırsanız eleştiri mantığını öldürürsünüz. Eğer doğru ve yanlış diye bir şey yoksa eleştirilecek bir şey de yoktur, eleştiri bitmiştir. Doğrunun, iyinin ve güzelin ne olduğu bilinmezse değişim ve gelişim neye göre olacaktır?
Sabitlik olmasaydı akışı da anlayamazdık. Arşimed’in “Bana sabit bir nokta verin, dünyayı yerinden oynatayım” sözünü bunun ışığında anlamak gerekir. Evet, abartılı bir cümle bu ama bir referans noktamız olmaksızın hareket etmek değişim getirmiyor. Yanlış anlaşılmasın, bir tür sabitlik ideolojisi propagandası yapmak değil amacım. Özgür irade, özgürlük gücü ve hakikat yaşamsal ilkelerle var olur.
Komünal demokrasinin dayanakları, yaşamsal ilkelere duyarlı ve hassas olmaktır. Bunları hayatın pahasına korumak ve yok olmasına, incinmesine izin vermemektir. Yaşamsal ilkelerin düşürülmesi insanlığın düşürülmesidir ve var olmaktan çıkmaktır.







