Belki yüz yıl önce de Kürtler hakkında filmler çekildi. Ancak bunlar Kürtler tarafından üretilmedi. Yaklaşık yarım asırdır Kürtler kendi hikayelerini anlatıyor, filmlerini çekiyor ve sinema geleneklerini oluşturuyor
Kürt sinemasının önündeki temel görev, yalnızca film üretimini artırmak değil; kendi estetik ölçütlerini, üretim araçlarını ve dağıtım ağlarını inşa ederek siyasal ve kültürel bağımsızlığını güçlendirmektir
Veysi Altay*
Amed’de Kürt sineması adına son dönemin en önemli adımlarından biri atıldı. Uzun süredir farklı alanlarda, bireysel imkanlarla üretim yapan ve ortak bir çatıdan uzak kalan pek çok Kürt sinemacı, Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği öncülüğünde bir araya geldi. İki gün süren çalıştay kapsamında, sinemamızın içinde bulunduğu durumu ele alarak, sinema alanının temel sorunları ve çözüm yolları üzerine tartışıldı ve fikir birliğine vardı. Çalıştayın en stratejik kararı olarak Kürt Sinemacılar İnisiyatifi’nin kurulduğu ilan edildi. İnisiyatifin Kürt sinemasının kurumsal geleceğini inşa etmek üzere benimsediği temel hedefler şöyle.
- Kolektif belleği güçlendirmek ve arşivleme çalışmalarıyla sinema hafızasını inşa etmek,
- Üretim süreçlerini desteklemek, yeni projelerin geliştirilmesini teşvik etmek, dijital teknolojiler ile yeni üretim araçlarından etkin şekilde yararlanmak,
- “Ulusal” ve uluslararası dayanışma ağlarını geliştirmek, dağıtım, gösterim ve izleyici katılımı süreçlerini organize etmek,
- Eğitim olanakları yaratarak mesleki gelişimi örgütlemek,
- Kürt sinemasının tanımı, dili, çerçevesi ve estetik normlarını netleştirmek,
- Toplumsal cinsiyet eşitliği, etik ilkeler ve ekoloji bilincini tüm çalışmaların temel yapı taşı kılmak.
Kürt sinemasının geleceğinin bireysel çabalarla sınırlı kalmaması adına; toplumsal cinsiyet eşitliğini gözeten, demokratik, kolektif ve kurumsal bir örgütlenmenin hayati bir ihtiyaç olduğu vurgulandı.
Kürdistani bir sinema
Kürt sineması, Kürt özgürlük mücadelesiyle birlikte gelişen ve yaklaşık elli yıllık tarihsel birikime sahip bir sinema pratiğidir. Bu sinema bir tek estetik üretim alanı değil; inkara, asimilasyona ve hafızasızlaştırmaya karşı yürütülen kültürel mücadelenin önemli araçlarından biridir. Geçmişte Kürtleri konu edinen çok sayıda film çekilmiş olsa da bu filmler Kürtlerin kendi gerçekliğini yansıtmıyordu. Son yarım asırda ise Kürtler kendi tarihlerini, direnişlerini, ihanetlerini, hafızalarını ve toplumsal gerçekliklerini kendi dilleri ve anlatılarıyla sinemaya taşımaya başladı.
Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) Sinema Birimi, Mezopotamya Sinema Kolektifi (1992) İstanbul gibi bir metropolde, en zorlu politik iklimde Kürt sinemasının ilk teorik ve pratik adımlarının atıldığı merkez oldu. Birçok Kürt ve farklı halklardan yönetmen ilk kamerasını orada eline aldı. Birçok senarist ilk senaryosunu orada yazdı ve filme dönüştürdü. Amed’de Aram Tîgran ve Cegerxwîn Akademilerinin, Kürt sinema eğitiminin akademiye dayalı bir zemine oturtulması çalışmalarındaki pratikleri devrimsel nitelikteydi. Özellikle Kürtçe sinema eğitimi verilmesi, sinema dilinin (terminolojisinin) Kürtçeleşmesinde ve anadilde senaryo yazımında bir milat oldu.
Sinema akademisi
Ortadoğu Sinema Akademisi Derneği (OSAD) kurulduğu 2012 yılından itibaren bütün zorluklara rağmen, birçok uzun, kısa ve belgesel filmin çekilmesine öncülük etti. Birçoğuna da teknik ve ekonomik destek verdi. Aynı zamanda Filmamed, Uluslararası Amedfilm Festivali, Yılmaz Güney Film Festivali ve Axtamara gibi festivalleri organize etti. Bu festivaller tek başına film gösterilen alanlar olarak kendini sınırlamadı, aynı zamanda farklı parçalardan (Bakur, Rojava, Başur, Rojhilat) ve diasporadan gelen sinemacıları buluşturarak ortak ve kolektif bir alan ve izleyici kitlesi yarattı. Kürtçe’nin farklı lehçelerinin (Kurmancî, Kirmanckî, Soranî) sinema perdesinde buluşması, bahsettiğimiz dil bütünlüğünün ve kültürel bağın güçlenmesini sağladı. Bu akademilerden mezun olan öğrenciler daha sonra, sinemada bir direniş geleneği oluşturdu. Bugün uluslararası alanda ödüller alan birçok Kürtçe kısa film, belgesel ve uzun metraj film, doğrudan bu akademilerin havasını soluyan veya oradan ilham alan sinemacıların imzasını taşıyor. Kurumlar zaman içinde kayyımlar ve idari veya politik engellerle karşılaşmış olsa da yetiştirdikleri insanlar ve yarattıkları pratik hafıza bugün hâlâ kurumsal olarak varlığını sürdürüyor.
Bu güçlü çıkış ile birlikte Kürt sinemasının yaşadığı temel sorunlar, Kürdistan’ın siyasal gerçekliğinden bağımsız düşünülemez. Dört devlet arasında bölünmüş bir coğrafyada üretim yapan sinemacılar, her parçada farklı hukuki engeller, sansür ve kültür politikalarıyla karşı karşıya kalıyorlar. Bu parçalanmışlığın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan gelenek farklılıkları da göz önünde bulundurulduğunda, ortak bir sinema dili ve güçlü kurumsal yapılar oluşturmanın önündeki muazzam engeller karşımızda somutlanıyor.
Belki yüz yıl önce de Kürtler hakkında filmler çekildi. Ancak bunlar Kürtler tarafından üretilmedi. Yaklaşık yarım asırdır Kürtler kendi hikâyelerini anlatıyor, kendi filmlerini çekiyor ve kendi sinema geleneklerini oluşturmaya çalışıyor. Kürdistan’ın parçalanmışlığı sinema üretimine de yansıyor. Her parça kendi siyasal ve kültürel koşulları içerisinde farklı imkanlarla üretim yapıyor.
Engeller ve sansür
Bugün bütünlüklü ve ortak bir Kürdistan sinemasından söz etmek zor olsa da giderek güçlenen ortak bir sinema bilincinden bahsetmek mümkündür. Farklı coğrafyalarda üretilen filmler, aynı tarihsel hafızadan ve ortak özgürlük arayışından beslenerek Kürdistani bir sinema anlayışını görünür kılıyor. Kürtler artık kendi hikayelerini kendileri anlatıyor. Bu üretim kimi zaman ‘Kürt sineması’, kimi zaman da ‘Kürdistan sineması’ olarak adlandırılıyor. İsimden çok önemli olan, Kürtlerin artık kendi sinemalarının öznesi haline gelmesidir.
Kürt sinemasının uluslararası festivallerde görünürlüğünün artması önemli bir kazanım olarak görülse de bu alanın yarattığı bağımlılık ilişkileri yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor. Finansman ve dolaşım olanaklarının büyük ölçüde uluslararası festival sistemi üzerinden kurulması, üretim süreçlerini doğrudan etkiliyor. Destek alabilmek ve uluslararası dolaşıma girebilmek için hikayelerin yeniden biçimlendirilmesi, zamanla görünmez bir otosansür mekanizması yaratıyor.
İlişkilerimizi çoğu zaman egemenlerin festivalleri üzerinden kuruyor, onlardan destek almaya çalışıyoruz. Bu durum giderek onların diliyle konuşmayı ve onların beklentilerine uygun hikayeler üretmeyi beraberinde getiriyor. Senaryolarımızı fon bulmak ya da festivallerde yer alabilmek için yeniden şekillendiriyoruz. Böylece farkında olarak artık “gönüllü” bir oto-sansür ile kendi hikayelerimize müdahale ediyor, insanların ciddi bedeller ödeyerek ortaya çıkardığı hikayelerini beravajî (ters yüz) ederek hegemonik alanın beğenisine sunuyoruz. Kürdistan sinemasının önündeki en önemli sorunlardan biri de bu yapısal otosansürdür.
Bu nedenle Kürt sinemasının önündeki temel görev, yalnızca film üretimini artırmak değil; kendi estetik ölçütlerini, üretim araçlarını ve dağıtım ağlarını inşa ederek siyasal ve kültürel bağımsızlığını güçlendirmektir. Direnen, toplumsal cinsiyet özgürlükçü, ekolojik ve Kürdistani bir sinema anlayışı da ancak bu bağımsız üretim zemini üzerinde kalıcı biçimde gelişebilir.
Fon ve oto-sansür
Kürt sinemacılarının Türkiye’de Kültür Bakanlığı fonlarına başvururken yaşadıkları otosansür mekanizması, oldukça katmanlı bir konudur. Ortada, tekçi ulus-devletin ideolojik aygıtları ile sivil toplumun fon mekanizmaları, sinema üretimini kendi önceliklerine göre denetim altında tutan çoklu bir egemen zihniyet kıskacı vardır. Bu bağlamda bakanlık fonu, özellikle Kürt sinemacıları egemen dilin sınırları içinde kalmaya zorlayan bir denetleme, şiddet ve baskı aracıdır. Yaşanan bu durum, Kürt sinemasını sansürün kurumsal baskısı ile oto-sansürün içselleştirilmiş mekanizmaları arasındaki politik bir sıkışmışlığa mahkum etmektedir.
Kürdistan ve Türkiye’de bağımsız Kürt sineması yapmak, özellikle sistem dışı, hatta sistem kaynaklı suçlara odaklanan alternatif hikayeler anlatmak isteyen yönetmenler için finansal açıdan oldukça zordur. Kültür Bakanlığı fonları, bir filmin çekilebilmesi adına genellikle en büyük ve en “prestijli” kaynak olarak sunulsa da aslında Kürt sinemasının önünde devasa bir engel olarak durmaktadır.
Görünmez kırmızı çizgiler
Söz konusu oto-sansür; sistemin getirdiği görünmez kırmızı çizgilerin sinemacı tarafından önceden tahmin edilerek senaryoya bizzat kendisince uygulanmasıdır. Bu süreçte; politik kavramları yumuşatmak, tarihsel ya da güncel travmaları olduğu gibi anlatmak yerine sembollere indirgemek, karakterlerin kimlik vurgularını arka plana itmek, hikayeyi sistem eleştirisinden uzaklaştırıp meseleyi adeta bireysel kötülüğe indirgemek ve asıl faili isteyerek gizleyip hedef saptırmak gibi yöntemlere başvurulmaktadır.
Bu durum, bir yönüyle “kendi gerçeğine ihanet” olarak yorumlanabileceği gibi; bazı sinemacılar tarafından da “hikayeyi hiç anlatamamaktansa, bir kısmını veya metaforik halini anlatabilmek” adına verilen pragmatik bir taviz olarak savunulmaktadır. Ancak bizce/bence uzun vadede bu taviz, anlatının gücünü ve gerçeğe sadakatini yok etmektedir.
Baskı ve sansür ortamları bazen Kürt sinemasında İran sinemasında olduğu gibi sembolik, dolaylı ve güçlü bir “sansür estetiği” doğurabilse de Türkiye’deki bakanlık ve sivil toplum odaklı fon mekanizmaları, çoğunlukla Kürt sinemasının kendi kendini “ehlileştirmesine” yol açmaktadır.
Fon alabilmek için törpülenen senaryolar, toplumsal hafızanın eksik ya da çarpıtılmış aktarılmasına neden olur. İran sinemasındaki sembolizm, içerideki tekçi rejime karşı gerçeği gizlice dışarı çıkarma mücadelesiyken; Kürdistan ve Türkiye’deki fon odaklı oto-sansür, Kürt sinemacılarının gerçeği festivallere, piyasaya ve devlete kabul ettirilebilir kılmak adına kendi elleriyle parçalaması şeklinde ortaya çıkmıştır. Kürt sinemacılar, özgürce hayal kurmak yerine “Bakanlık jürisi bunu nasıl okur?” ya da “Çektiğimiz bu sahne göndereceğimiz festivalin hoşuna gider mi?” sorularıyla senaryo yazdığında, ortaya çıkan iş hikayenin güçlü yanını yok ederek sanatsal derinliğini kaybetmesine neden olmaktadır. Sonuçta ortada bakanlığın ve Türkiye’deki festivallerin sevebileceği türden hikayeler kalır; çoğunlukla suç bireyselleşirken, asıl failin sistematik ve toplumsal suç ortaklığı ortadan kalkar. İşin özü gerçekten uzaklaşılır, sonuçta elde kendi gerçekliğiyle çelişen bir anlatı kalır.
Devlet ve sivil toplum fonlarının yarattığı bu “ehlileştirme”, Kürt sinemacıları kendi hikayelerinin hakiki birer hamisi olmakla, o hikayeyi sistemin hoşuna gidecek kıvama getirmek arasında sert bir tercih yapmaya zorlamaktadır. Ne yazık ki bu tercih, çoğu zaman sistemin hoşuna gidecek şekilde sonuçlanmaktadır.
Tek tipleşme tehlikesi
Benzer bir dinamik, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları ile Kürt sinemacılar arasında da yaşanmaktadır. Özellikle genç Kürt sinemacılar için Türkiye merkezli sivil toplum kuruluşları, fon bulma noktasında neredeyse Kültür Bakanlığı’ndan sonra tek alternatif haline gelmiştir. Ancak bu fonların da genellikle belirli tematik çerçeveleri, “politik hassasiyetleri” ya da fon veren kurumların kendi ajandalarına uygun bir ‘politik doğruculuk’ beklentisi olabilmektedir. Şayet çekilen film fon alınan kurumun beklentilerini karşılamıyor ya da hikaye kurumun kendi doğrularına (ki bu doğrular genellikle hikayenin çarpıtılması sonucunu doğurur) hizmet edecek şekilde esnetilmiyorsa, filme kurumsal olarak asla sahip çıkılmaz. ‘Biz parayı verdik, film bitti; bizim adımızı kullanma, film senin filmin’ denilerek tüm sorumluluk yönetmene yüklenmekte ve film kaderine terk edilmektedir. Bu durum, genç sinemacıların anlatmak istedikleri hikayeyi özgürce kurmalarından ziyade, fonu alabilmek adına senaryolarını kurumların kriterlerine göre yontmalarına neden olmaktadır.
Filmi ne olursa olsun görünür kılma arzusu (“aman filmim çıksın” heyecanı), yönetmenleri henüz üretim aşamasına geçmeden önce bir oto-kontrol mekanizması kurmaya gönüllü hale getirmektedir. Buradaki oto-sansür, dışarıdan dayatılan doğrudan bir yasaktan ya da bürokratik engellerden ibaret değildir; “Eğer bu konuyu bu radikallikte veya bu biçimde işlersem fon bulamam, ‘ulusal’ ve uluslararası festival seçkilerine giremem ya da dağıtım imkanı yakalayamam” korkusunun yarattığı psikolojik, ekonomik ve yapısal bir oto-sansürdür. Bu durum zamanla içselleştirilerek yerleşik bir “oto-sansür kültürüne” ve sisteme biat etme biçimine dönüşmektedir.
Steve Biko’nun o can alıcı tespitiyle ifade edersek “Zihinleri köleleştirilen bir halkın zincirleri asla kırılamaz.” Sömürgeci akıl, önce iradenizi gasp eder, sonra da bu gaspa karşı nasıl tepki vermeniz gerektiğini dikte eder. Nitekim egemen sinema aklı ve ana akım eleştiri mekanizmaları, Kürt sinemacılarının imza attığı yapıtları estetik ve sanatsal birer çalışma olarak görmeyi reddetmektedir. Kürtlere sinema yapma hakkını bahşetmeye ve fakat haddini bildirmeye çalışan bu egemen refleks, üretilen her politik-estetik anlatıyı peşinen “propagandatif” ilan ederek marjinalleştirmektedir. Üstelik bu hegemonik kuşatma, Kürt sinemasından kendi belirlediği kalıplarda ve “evcilleştirilmiş” bir tepki alamadığında, bu üretimi mutlak bir sessizliğe gömerek görünmez kılmakta ve yok sayma politikasına dönüştürmektedir. Bu mekanizmanın Kürt sinemasına verdiği en büyük zarar, hikayelerin ve estetiğin tek tipleşmesidir. Sömürgesinin aferinini alma, gözüne girme, kendi sömürgecisi tarafından onaylanma çabasıdır. Özgün, risk alan, ezber bozan ve içeriden üretilen derinlikli eleştiriler yerine; fon veren kurumların veya festivallerin “görmek istediği” tarzda oryantalist kalıba sıkışmış ya da yüzeysel politik söylemlere indirgenmiş işler üretilmektedir. Bu da sinemanın sanatsal özgürlüğünü ve toplumsal gerçekliği tüm çıplaklığıyla yansıtma gücünü ters yüz etmektedir.
*Yönetmen









