Bu anı-romanda belki de en dikkat çekici şey Aziz’in insanlık dışı uygulamalara maruz kalmasının ötesinde Kürdistan’ın dört parçadaki psikopolitik durumu. Aziz neredeyse gittiği birçok şehirde devletin Kürtleri içinde olduğu ülkeleri istila etmek isteyen, yok eden, içerden çürüten kişiler olarak gördüğüydü
Osman Damla
Gazeteci Aziz Oruç, Lûvî Yayınları’ndan çıkan Sınırlar Arasında ‘bir gazeteci’ adlı anı-romanda Kürdistan’ın bir parçasından başlayan, oradan dört parçasına ve çevresine yayılan bir “kaçak” trajedisiyle karşımızda. Kürt kelimesi akla gelince “eşkıya, kaçak vb.” birçok kelime duymuşsunuzdur. Daha sonra “terörist” kelimesi icat edilince bu defa Kürt yerine “terörist” kelimesi tercih edildi. Yani özetle Kürtler uzun zamandır “yasadışı-illegal”. Şimdilerde Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin yeni manifestosu ve paradigmasıyla Kürtler tarihinde hem ulusal hem de uluslararası arenada legalleşmeye “yasa-içi” olmaya çok yakın. Kök yasayla kanserli hukuk bedenine yeni bir aşı yapmayı umarak kendi içinde varlığını gerçekleştirebileceği bir “yeni yaşam” alanı yaratmak istiyor.
Eskiden ve “hâlâ” Kürt olmak başka bir şey olmayı gerektirmiyordu. Gazeteci, milletvekili, esnaf, yazar vb. ne olursanız olun önce Kürttünüz ve Kürt olmak zaten başlı başına olabilecek en illegal sıfatları almayı gerektiriyordu. O yüzden gazeteci Aziz Oruç bin bir zorbalık ve işkenceden “şans eseri” kurtularak 2019 yılının soğuk bir Aralık gününde Türkiye’ye girdiğinde gazeteciliği “düşürülerek”, “PKK/KCK-PYD/YPG terör örgütü mensubu Aziz Oruç isimli bir terörist” olarak giriş yaptı. Zaten anında haddi bildirildi ve “kıskıvrak” film sahnelerini aratacak şekilde tutuklandı. 11 ay hapis yattıktan sonra yeterince “yasadışı” bulunmamış olsa gerek tahliye edildi.
Türkiye istihbaratıyla övünen bir ülke. “Sahte” pasaportla bir vatandaşı -Irak-Ermenistan-İran ve son olarak Türkiye sınırlarında gezecek, bir anda kıyamet koparılarak “baş terörist” ilan edilecek ve 11 ay sonra tahliye edilecek. Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça demiş ya şarkıda. Öyle işte.
Durum bu absürtlükle ilerlemiş olsa bile kitap günlerce ülke ülke işkenceye uğramış bir gazetecinin kalan yaşamını travmalarla dolduracak denli “aşağılamalara” maruz kalmasını, her şeye rağmen direnerek oradan çıkışını gösteriyor. Kitap boyunca, dayanışma ve yoldaşlık hukukuyla ilerleyen yolculuklar, müthiş doğa görüntüleri; aşka, sevdaya ve özlemeye dair sözler yerini tekme tokata, açlığa, pisliğe ve küfre bırakıyor.
Aziz Oruç DİHA (Dicle Haber Ajansı) KHK ile kapatılınca Türkiye’den Suriye’ye, oradan da Irak’a, Süleymaniye’ye geçip gazeteciliğine orada devam etti. Niyet şuydu, Irak’tan Ermenistan’a, oradan da Belçika’ya yani Avrupa’ya geçmek. Eşi ve iki küçük çocuğuyla “daha iyi” yaşamak. Bu anı-romanda belki de en dikkat çekici şey Aziz’in insanlık dışı uygulamalara maruz kalmasının ötesinde Kürdistan’ın dört parçadaki psikopolitik durumu. Aziz neredeyse gittiği birçok şehirde devletin Kürtleri içinde olduğu ülkeleri istila etmek isteyen, yok eden, içerden çürüten kişiler olarak gördüğüydü. Özellikle Kasr-ı Şirin ve ardından gelen Versay, Picot, Lozan antlaşmaları en başta Kürtlerin içinde oldukları “yapay” ulus devletlerde sanki “uzaydan” gelmiş istilacı canavarlar olarak görülmeleriydi. Bu özellikle İngiliz, Fransız, ABD ve daha nice eski dünyanın eski sömürgecileri tarafından da dizayn edilmiş binlerce yıldır süren bir kötü aklın ürünü.
Dıdısının dıdısı haline gelmiş bir devasa önyargıdan bahsediyoruz. Kar topu gibi büyüdükçe önüne gelen Kürtleri ve Kürtlüğe dair ne varsa yok etme arzusuyla tutuşarak dönüp duran taşlaşmış bir kirli beyaz taş. İşte Kürt Sisifos’un direnişi de burada başlıyor zaten. Yüzyıllardır Kürt Sisifos’u o taşı yukarı çıkarmaya çalışıyor. Ovasını bu büyük kirli taştan kurtarmak istiyor. Kürtler kendilerini önyargı taşından kurtarmak istiyor. Kitabın sinematografik gücü de yüksek olduğu için baştan sona kitabı sahne sahne de anlatmak istemiyorum. Okuyucular bu serüvenden mahrum kalmasın.
Bir Ermenistan sınır meselesi var ki facia. Ermenistan sınır karakolunda işkenceye uğrarken Aziz; Ermeni kolluk kuvvetinden birinin “Siz Kürtler katlettiniz Ermenileri, şimdi bizden sığınma mı istiyorsunuz!” dediği bir an var. Evet, feodaliteyle başı dönmüş İslamcı-aşiretçi Kürtlerden bazıları İTP’nin soykırımına “Doğu Vilayetleri”nde münferit olaylara karıştı. Ermenileri katletti, yerinden etti ve toprağına malına hatta insanına çöktü. Ermeni kolluğu hem Ermenice hem de Türkçe konuşmayı da ihmal etmeyerek Türkiye’den zulüm görmüş ve “kaçmak” isteyen bir Kürt gazeteciyi en fazla yasal yollarla iade etmesi gerekirken zorba devletin ve komşularının “Kürtler hortlaktır” nerede bulursan katlet mantığıyla, keyfilikle sınırda bir odada doyasıya dövmek, eşine çocuklarına hakaret etmekle meşgulken tam da o anda yaptığı şeyin de bir insanlık onuruna soykırım olduğunu görmezden gelmesi de manidar. Kolluktur, her yerde aynı refleksi verir diyerek geçiştiremeyiz.
Kitaptan bir pasajla devam edelim: “Avrupa’ya kaçmanın bir insanın yaşamak için en büyük düşü olması kadar saçma başka bir şey olamazdı. Bunun için bunca şeye katlanmak da içler acısı bir durumdu. Yani düşününce, oraya gittiğimde çok mutlu olacağımı düşünmem de garipti çünkü öyle ya da böyle devletler küçük azınlıkların haklarını koruyorlardı. Türkiye’de yaşayan tüm Türkler gerçekten iyi koşullarda mı yaşıyordu ya da Amerika’da yaşayan tüm Amerikalılar… Aslında sadece ailemle bir arada olmak istiyordum, kaçmadan, endişelenmeden… Geriye kalanlar ne olacaktı? Benden önce tüm bunları, hatta daha beterini yaşayanlar da olmuştu ve benden sonra daha kötüsünü yaşayacaklar da olacaktı. Bizi, hepimizi içine alıp sığdıracak bir ülke yoktu işte.”
Aslında sadece yaşamak isteyen bir halkın oradan oraya direnen, çarpışan tarihine dair kafa karışıklığından ziyade hâlâ nerede olursa olsun umut etmeye çalışmak… Büyük kötü ülkelerden yakayı kurtarmak, sınırları silikleştirmek ve bayrakları birleştirmek. Bayrak demişken aklıma Mehmet Mahsum Oral’ın Qûtê Salê Mesela al û xwînê adlı bir mini öyküsü geldi. Bir dilin başka bir dile çevrilmesinin imkânsızlığını da göz önünde bulundurarak vahşi çevirisini yapmaktan ziyade adapte ederek söylersek; Bayrak ve Kanın Hikâyesi şöyle başlıyor:
“Al yıldızlı bayrağa baktı, ardından diğer bayrağa dönüp baktıktan sonra sordu. Neden sizin bayrağınızın üzerinde güneş var? Aralarından biri cevap verdi. Bizimkiler güneş tepedeyken öldürüldüler.”
Yanlış hayat doğru yaşanmaz…
*Ahmed Arif’in kitapta da geçen Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden adlı şiirinden bir dize.









