• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
8 Temmuz 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Kürtçe, savunma ve devletin yargısal inkâr hafızası -I

24 Mayıs 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Manşet, Savunmanın Sözü, Yazarlar

Kürtçe, mahkeme salonlarında yok sayılmış ve ‘hukuk’ dışına itilmiştir. Kısacası devlet, kurucu antlaşmada kabul ettiği dil serbestisini, pratikte olduğu kadar yargısal inkâr pratiği içinde de sürdürmüştür

Cebrail Arslan*

Türkiye’de Kürtçenin devlet hukuku ile ilişkisi, Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren derin bir yapısal çelişki içinde şekillenmiştir. Bu yapısal çelişkinin bir yanında, ülkenin kurucu halklarından biri olan Kürtlerin kendi dilleriyle gündelik yaşamda, ağıtlarda, dengbêj seslerinde, mezar taşlarında … ve siyasal itirazlarda varlığını sürdürmesi vardır. Diğer yanında ise devletin Kürtleri ve Kürtçeyi inkâr eden; güvenlik, iskân, asimilasyon, disiplin ve ceza politikaları içinde kuşatan tekçi yaklaşımı yer almaktadır.

Kürtçe ile devletin hukukî inkâr düzeni arasındaki bu tarihsel gerilim Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren raporlara, planlara ve kanunlara bağlanan sistemli bir devlet programı hâline getirilmiştir. Bu programın en açık ve kurucu belgelerinden biri, tarihçi Mehmet Bayrak’ın ifadesiyle “Kürtlere vurulan kelepçe” niteliğindeki 1925 tarihli Şark Islahat Planı’dır. Plan, Kürt toplumsal varlığını tasfiye etmeyi hedefleyen asimilasyon, imha ve toplumsal denetim siyasetinin en açık yol haritası olmuştur.

Bu devlet programı, sonraki yıllarda farklı idari ve kanuni düzenlemelerle sürdürülmüştür. Bunun en belirgin kanuni örneklerinden biri, 1934 tarihli 2510 sayılı İskân Kanunu’dur. Kanun, Şark Islahat Planı’nda ortaya konulan asimilasyon ve toplumsal denetim siyasetini nüfus, yerleşim ve dil bakımından kanun düzeyinde bir devlet politikasına dönüştürmüştür.

Tekçi dil politikasının kanuni tezahürlerinden bir diğeri ve belki de en çarpıcı olanı 1983 tarihli 2932 sayılı “Türkçeden Başka Dillerle Yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun”dur. Bu Kanun’un dil ve yurttaşlık rejimi bakımından taşıdığı anlamı daha açık görmek için, devletin kurucu antlaşması olan Lozan Antlaşması ile birlikte okumaya çalışacağız.

Kanun, “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmî dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanması”nı yasaklamış; “Türk vatandaşlarının anadili Türkçedir” hükmüyle “vatandaşlığı”, hukuki bağın/aidiyetin yerine anadili üzerinden etnisiteye bağlamıştır. Böylece Anayasa’nın 66. maddesindeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” hükmü başka bir düzeyde daha da pekiştirilmiştir.

Tam bu noktada Türk Devleti’nin kurucu antlaşması olan Lozan’a bakmak gerekir. Zira Kürtlerin tamamen dışlandığı Lozan’da, “Müslüman olmayan azınlıklar” Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak tanınmış, tanımlanmıştır. Ancak söz konusu 2932 sayılı Kanun, “Müslüman olmayan azınlıkların” tanınan anadillerini de devletle kişi arasındaki hukuki bağ, yani “vatandaşlık” üzerinden adeta yok saymış, derin bir çelişki yaratmıştır.

Kanun’un kurduğu bu tek anadilli “vatandaşlık” anlayışı Lozan Antlaşması bağlamında yalnızca azınlıklar değil farklı anadillerine sahip bütün yurttaşlar için sorunlu ve çelişkilidir. Çünkü Lozan’ın 39. maddesi, “Herhangi bir Türk yurttaşının gerek özel ya da ticaret ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır” demektedir.

Kürtçe bakımından ise açıklamaya çalıştığımız çelişki daha da ağırdır. Çünkü Cumhuriyetin asli unsuru olarak görülmeyen Kürtler, Lozan’ın azınlık rejimi içinde de sayılmamıştır. Böylece “vatandaşların” anadilinin Türkçe olduğunu belirten hükümle Kürtçe toplumsal, tarihsel ve hukuki varlığı adı dahi anılmadan yasaklı ilan edilmiştir.

Söz konusu Kanunun, “birinci resmî dil” ölçütü ise bu anlayışın devamı, Kürtçeyi açıkça anmadan hedef alan yasakçı aklın en hesaplı hukuki formüllerinden biridir. Zira Kanunun yayımlandığı tarihte Kürtçe, Irak’ta “Kürt bölgesinde” Arapçanın yanında resmî statüye sahipti. Bu nedenle “birinci resmî dil” şartı, Kürtçenin bölgesel, kamusal ya da diplomatik düzeyde kazanabileceği statülerin Türkiye’de hukuki koruma alanı yaratmasını baştan kesen, ön alıcı bir düzenleme mantığıyla kaleme alınmıştır.

Bu yazının devamı olarak ele alacağımız Kürtçe savunma meselesi bakımından da Lozan Antlaşması’nın kurucu önemde olduğu söylenebilir. Çünkü yukarıda yer verdiğimiz Lozan Antlaşması’nın 39. maddenin son fıkrası, yurttaşların yargıçlar önünde kendi dillerini kullanabilmeleri için devlete kolaylık gösterme yükümlülüğü getirmiştir. Buna rağmen Kürtçe, mahkeme salonlarında yok sayılmış ve “hukuk” dışına itilmiştir. Kısacası devlet, kurucu antlaşmada kabul ettiği dil serbestisini, pratikte olduğu kadar yargısal inkâr pratiği içinde de sürdürmüştür.

Kürtçe üzerinde cezai denetim rejimini sıkılaştıran 2932 sayılı Kanun her ne kadar 1991 yılında yürürlükten kaldırılmışsa da ürettiği yasakçı hafıza; yasa, yargı ve idare pratikleri içinde varlığını sürdürmektedir. Mülga işleminin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu içinde gerçekleştirilmesi bu sürekliliğin en açık göstergelerinden biri olmuştur.

Devam edecek: ‘Ez li virim’: Kürtçeyi ‘sanık sandalyesinden’ kaldırmak

  • Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi, avukat

 

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Her yerde tahliyeler erteleniyor

Sonraki Haber

‘Umut hakkından sosyal statüye’

Sonraki Haber

‘Umut hakkından sosyal statüye’

SON HABERLER

89 yıl sonra Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam fotoğrafları ortaya çıktı

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

Fransız milletvekilleri İran’daki siyasi tutsakların kefaletini üstlendi

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

KCK’den Selvi Tepe için taziye mesajı

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

Tarihçi Cemal Taş, yılan ısırması sonrası helikopterle hastaneye kaldırıldı

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

Varto’da JES nöbeti 67’nci gününde: Çiğdem Kılıçgün Uçar’dan ziyaret

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

İran’dan Trump’ın tehditlerine yanıt

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

NATO Zirvesi 2’nci gününde: Liderler diplomasisi sürüyor Güncelleniyor

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır