Avukatların Kürtçe savunma yapması bireysel cesaret alanına bırakılacak bir mesele olarak da görülmemelidir. Bu hakkın kolektif bir hukuk stratejisine, mesleki dayanışmaya ve açık kanuni güvenceye kavuşturulması için topyekûn mücadele gereklidir. Bu mücadele demokratik kamuoyunun ortak sorumluluğunda ve omuzlarındadır
Av. Cebrail Arslan
İlk yazıda, Kürtçenin devlet hukuku ile ilişkisini; Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren dili, kimliği ve yurttaşlığı tekçi bir hukuk-siyaset rejimi içinde düzenleyen devlet aklı üzerinden tartışmaya çalıştık. Bu yazıda ise aynı inkâr hafızasının yargılamalardaki karşılığını, özellikle 2009 sonrası mahkeme salonlarında yankılanan “Ez li vir im” sözünün açığa çıkardığı hukuki ve siyasal krizi sonuçlarıyla birlikte ele almaya çalışacağız.
Kürtçenin Türkiye’de güçlü bir kamuoyu ve hukuk gündemine dönüşmesi özellikle 2009 yılında KCK operasyonlarıyla başlayan yargılamalarla yaşanmıştır. Binlerce Kürt siyasetçi savunmasını anadilinde yapmak istemiş; yok-lamaya “Ez li vir im” (ben buradayım) ile cevap vermiştir. Bu beyanların tutanaklara “bilinmeyen bir dilde bir şeyler söyledi” benzeri ifadelerle geçirilmesi, mahkeme salonlarında Kürtçenin adı, varlığı ve meşruiyeti üzerinden hukuki ve siyasal tanınmanın tartışıldığı bir zemin yaratmıştır. Çünkü “Ez li vir im”, yok-lamaya verilen sıradan bir cevabın ötesinde; ‘dilimle, kimliğimle, hafızamla ve hakikatimle buradayım’ diyen hukuki ve siyasal bir varlık ilanı olmuştur. Yargı bu beyanla karşılaştığında inkâr edilen ve bizzat kendisinin de inkâr ettiği dille istemese de yüzleşmek zorunda kalmıştır.
2012 yılında tutsakların 68 gün süren açlık grevlerinde anadilinde savunma hakkının temel taleplerden biri olarak öne çıkması, “Ez li vir im” sözüyle mahkeme salonlarında görünür hâle gelen yargısal inkâr pratiğini güçlü bir kamusal kriz alanına dönüştürmüştür. Açlık grevleriyle güçlenen toplumsal ve siyasal mücadele, devleti 2013 yılında “başka dilde” sözlü savunmaya ilişkin sınırlı bir düzenleme yapmak zorunda bırakmıştır.
Ancak 2013 düzenlemesini doğru kavramak için, Cumhuriyet yargı mevzuatında “Türkçe dışındaki” dillere şimdiye kadar hangi sınırlar içinde yer açıldığına kısaca bakmak gerekir. Bu tarihsel çizgi incelendiğinde, meselenin daha çok “Türkçe bilmeyen” tanık, sanık, şüpheli ya da mağdurun beyanının tercüman aracılığıyla aktarılması gereken teknik bir sorun olarak ele alındığı görülmektedir. Yurttaşın kendi diliyle mahkeme önünde özne olarak söz kurması yerine, yalnızca yargılamadan bütünüyle kopmasını önlemeye dönük dar bir tercüme rejimi kurulmuştur. Ancak Kürtçe bakımından mesele, Türkçe bilmeyen bir kişinin tercüman yardımıyla yargılamaya katılması sınırında kalmamıştır. Kürtçe, bu mevzuat içinde sıradan bir “başka dil” olarak dahi karşılanmamış; inkâr edilen, yasak politikalarının hedefi hâline getirilen bir dil olarak yargı alanının dışında tutulmuştur.
2013 yılında yapılan düzenlemenin farkı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Devlet ilk kez, adını anmadan Kürtçe bakımından sınırlı bir alan açmak zorunda kalmıştır. Böylece dil meselesi, yalnızca “Türkçe bilmeme” hâline bağlı olmaktan kısmen çıkarılmış; sanığın kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği “başka bir dilde” sözlü savunma yapabilmesini sınırlı bir hak kullanımı olarak tanımıştır. Bu sınır, Cumhuriyet yargı mevzuatındaki eski tercüme rejimiyle güçlü bir süreklilik taşımaktadır. Nitekim 1929 tarihli Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nda “Maznun Türkçe bilmiyorsa bir tercüman vasıtasiyle hiç olmazsa Cumhuriyet Müddeiumumisinin ve müdafiin son iddia ve müdafaalarının neticeleri kendisine anlatılır” hükmüne yer verilmiştir. Buradaki “hiç olmazsa” yaklaşımı, anadilinde savunmayı iddianamenin anlatılması ve esas hakkındaki mütalaanın verilmesi sonrasındaki savunma anlarıyla sınırlandıran 2013 düzenlemesinde de varlığını sürdürmüştür.
Sonuç olarak 2013 düzenlemesi, Cumhuriyet yargı mevzuatında “Türkçe bilmeme”, üzerinden teknik aktarım sınırında kurulan yaklaşımı sürdürmüş, Kürtçeyi sanık, mağdur, tercüman, masraf ve hâkim takdiri sınırına hapsederek ‘suçla temas eden’ bir dil olarak kodlamıştır.
2009 sonrası yargı pratiğinde, Kürtçe savunma yapmak isteyenler bakımından Kürtçe; suç isnadının gölgesine yerleştirilen, siyasi dosyalarda şüpheyi besleyen ve sanığın aleyhine yorumlanan bir unsur gibi ele alınmıştır. Böylece sanığın kendi diliyle savunma kurma iradesi, hak arama alanından çıkarılıp kuşku alanına itilmiştir. Bu durum işçilikten kiraya, tazminattan mirasa, mülkiyetten idari işlemlere kadar yurttaşın hak arama süreçlerinde mahkeme önünde Kürtçe söz kurması üzerinde güçlü bir çekince ve caydırıcı etki yaratmıştır. Bu caydırıcı etkinin aşılması, Kürtçeyi ceza yargılamasının ve yargısal kuşkunun dar sınırlarından çıkarmayı gerektirir. Bu anlayışı parçalamak; Kürtçeyi ‘sanık sandalyesinden’ kaldırmakla mümkündür.
Bu noktada ilk yazıda değindiğimiz Cumhuriyet’in kurucu antlaşması Lozan’ın 39’uncu maddesine yeniden dönmekte fayda var. Çünkü söz konusu maddede yurttaşların yargıçlar önünde “kendi dillerini” kullanabilmeleri için devlete kolaylık gösterme yükümlülüğü getirmiştir. Bu madde ile Anayasa’nın 36’ncı maddesi birlikte değerlendirildiğinde, Kürtçenin ceza yargılamasında savunmanın, idari yargıda yurttaşın idare karşısındaki hak arama iradesinin, hukuk yargılamalarında ise tarafların dili olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde güçlü bir hukuki dayanak olarak da görülebilir. Bu dayanak, öncelikle Kürtler tarafından sahiplenilmeli ve hayata geçirilmelidir. Özellikle hukuk uyuşmazlıklarında ve hayatlarına temas eden tüm hukuki süreçlerde Kürtler, anadilleriyle söz kurmalıdır.
Bunun için sorumluluk yalnızca ceza yargılamalarında “Ez li vir im” diyenlerin ardıllarına bırakılamaz. “Yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil” eden avukatların da bu hakkın özneleri olarak anadillerinde savunma yapma zamanı gelmiş, hatta geçmiştir.
Önemle belirtmek gerekir ki anadilinde savunma, yalnızca bir dil tercihine ilişkin mesleki bir talebe indirgenemez. Zira savunma; isnada yanıt verme, olay örgüsünü kurma, hukuki kavramları seçme, delili anlamlandırma, itirazın niteliğini belirleme … ve savunma stratejisini inşa etme faaliyetidir. Bütün bu faaliyetler, dilin taşıdığı hafıza, kimlik, deneyim ve anlam dünyası içinde şekillenir. Bir olayın nasıl anlatılacağı, hangi kelimelerle görünür kılınacağı ve hangi adalet talebine bağlanacağı da dilin imkânlarına bağlı ve bu imkânlarla belirlenir.
İşte bu nedenlerle, avukatların Kürtçe savunma yapması bireysel cesaret alanına bırakılacak bir mesele olarak da görülmemelidir. Bu hakkın kolektif bir hukuk stratejisine, mesleki dayanışmaya ve açık kanuni güvenceye kavuşturulması için topyekûn mücadele gereklidir. Bu mücadele, baroların, hukuk örgütlerinin, akademinin, avukatların ve demokratik kamuoyunun ortak sorumluluğunda ve omuzlarındadır.
Unutulmamalıdır ki Kürtçeyi ‘sanık sandalyesinden’ kaldırıp Kürt halkının adı, sözü ve hafızasıyla hukukun merkezine taşıyacak mücadele, yargıyı da inkârdan arındırarak tüm farklılıklarıyla toplumsal hakikatle yüzleşmeye zorlayacaktır. Anadilinde savunma hakkının asıl gücü tam da bu eşiği açmasındadır. Yani mahkeme salonunda yalnızca bir dilin yankısıyla yetinmeyip hukukun, o dilin taşıdığı yaşamı ve hakikati kendi kurucu zemini olarak tanımasına imkân yaratmasındadır.









