Modernizm, insanlığa büyük vaatlerle geldi: Teknolojik kolaylıklar, bilgiye saniyeler içinde erişim ve benzer imkanlar. Ancak madalyonun öbür yüzünde bu parlak cilanın altında derin bir yitiriş hikayesi yatıyor.
Modern hayat, sunduğu teknolojik imkanlar, konfor ve hız ile yaşam standartlarımızı yükseltirken, diğer yandan bizi biz yapan, toplumun çimentosu sayılan birçok köklü değeri de yavaş yavaş gölgede bırakıyor. Günümüz dünyasında hayatın ritmi hızlandıkça, insan ruhunun ve toplumsal bağların gereksinim duyduğu derinlik yerini yüzeyselliğe bırakıyor.
Artık bir insanın ne kadar erdemli veya güvenilir olduğu değil; ne kadar dikkat çektiği, ne kadar kazandığı ve ne kadar popüler olduğu ön planda.
Ekrana yansıyan bir haksızlığa binlerce yorum yapıp tepki gösterirken, hemen yanı başımızdaki bir adaletsizliğe veya ihtiyaca gözümüzü kapatabiliyoruz. Ahlak; klavye başında gösterilen bir öfkeden ibaret kaldığında, eyleme geçmeyen boş bir söyleme dönüşüyor. Sanal dünyada yükselen tepkilerin gerçek hayattaki karşılığı ne yazık ki derin bir duyarsızlık oluyor.
***
Yakınıp duruyoruz, hazır bulduğumuz kurallara dayalı bu oyunun dışına çıkamıyor, oyunu bozamıyoruz. Vahşi sistem çok yönlü bombardımanlarıyla beynimizin ve yüreğimizin son kalelerini de bir bir ele geçiriyor. İlginçtir bunu yaparken de o bildik yöntemini kullanıyor, yine bizi kullanıyor. Bizi bize kırdırıyor.
Günümüz büyük bir ahlaki kriz yaşıyor. Bu durum sadece bireylerin yanlış kararlar vermesi değil, toplumsal yapıyı bir arada tutan değerler sisteminin kökten sarsılması olarak karşımıza çıkıyor. Modern dünya bize sınırsız bilgi ve teknolojik konfor sunarken, beraberinde nasıl yaşamalıyız? sorusuna verilen cevaplarda derin bir belirsizlik getirdi.
İnternet ve akıllı telefonlar sayesinde bilgi elimizin altında; ancak buna paralel olarak dezenformasyon, komplo teorileri, sahte haberler hakim hale geldi. Bilgi çok ama güven ve hakikat yok.
Bilginin dijitalleşmesi, zaten doğruluk kavramını bir veri olmaktan çıkarıp bir algı yönetimi aracına dönüştürdü. Kurumlara, bilime ve birbirimize olan güvenin sarsılması, ahlakın temel taşı olan toplumsal sözleşmeyi de zayıflatıyor.
Kapitalist modernite, bireyin değerini ne olduğu ile değil, neye sahip olduğu ile ölçer hale geldi. Başarıya giden her yolun mübah sayılması, liyakat ve adalet gibi değerleri arka plana itiyor.
Hele siyasetteki kriz felaket durumunda. Siyaset, ahlaki krizin sadece bir yansıması değil, aynı zamanda bu krizin en görünür olduğu vitrinidir. Toplumu bir arada tutan ortak değerler siyaset zemininde aşındığında, kriz bir yönetilememe sorununa dönüşür.
***
Günümüz siyasetinde doğru olanı söylemek yerine duyulmak isteneni söylemek bir kural haline gelmiş durumda. Karmaşık yapısal sorunlar derinlikli analizler yerine halkın korku ve öfke gibi temel duyguları tetiklenerek geçiştiriliyor.
Günümüz toplumlarında ahlak ve vicdan, hayatın kurucu temel taşı olmaktan çıkıp, gerektiğinde kuşanılan birer vitrin malzemesi haline dönüşmüş durumda. Modern insan, kalbinde gerçek bir sızı hissettiği için değil, toplumsal olarak öyle beklendiği için üzgün görünüyor, bir nevi vicdan pozu veriyor.
Bireysel hırsların, paranın, makamın ve gücün mutlaklaştırıldığı bu çağda, adalet adaletsizliğin kucağına bırakılıyor. İkiyüzlülük, en kolay elde edilen toplumsal vasıflardan biri haline gelirken; insanlar çıkarlarına uymayan her yanlışa, her zulme bir kılıf uydurmaya hazır.
Günümüzün bu ahlaki çoraklığından kurtulmanın bir yolu da; her şeye kulak tıkadığımız bu gürültülü çağda, biraz da içimizdeki o sese yeniden alan açmaktır.
Ne var ki; siyaset veya kurumlar üzerine konuşurken karşı taraflar için gösterdiğimiz cömert eleştiri yeteneğini, birey olarak kendimize ve kendi cenahımıza göstermekte zorlanıyoruz.
Oysa ahlaki alanda yapılan özeleştiri, bir zayıflık ya da teslimiyet değil; aksine adaletin, erdemin ve toplum olma bilincinin en temel şartıdır. Ahlaki özeleştiri, tam da bu çifte standarda dur diyebilmekle başlar.









