- Kürtler Ortadoğu’da en ağır sorunu yaşıyorlar, ama çözüm için de en ideal konumda bulunuyorlar. Kürt-Türk çözümü, Ortadoğu çözümüdür. Bu kadar önemlidir ve o kadar aciliyet arz ediyor ki buradaki çözüm, tüm Ortadoğu’yu çözüme götürebilir
- Şia milliyetçiliğinin temsilini yapan İran İslam devrimi, Ortadoğu’da hegemonya peşinde koşarken, ulus devlet sistematiği nedeniyle çöküşle karşı karşıya kaldı. İsrail de 7 Ekim süreci ile hegemonik güç olarak devreye girmiştir. Bu da Ortadoğu’daki güç dengelerini sarsmış ve yeni bir durum ortaya çıkarmıştır
Serdar Altan
Barış ve Demokratik Toplum Süreci olarak adlandırılan 27 Şubat 2025’le başlayan sürecin mimarı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, yaratmaya çalıştığı paradigmasal değişimi çok kapsamlı ve çok katmanlı ele alıyor. Kürt halkının varlığı için “demokratik toplum” ve örgütlenme biçimi olarak da “komünal toplum”u esas alan Öcalan, Türk devletiyle olan sorunun çözümü konusunda da “demokratik entegrasyonu” esas alıyor. Ancak Kürtler sadece Kuzey Kürdistan’da yaşamıyor; Ortadoğu’da neredeyse en büyük halklardan biri ve dört parçaya yayılmış bir gerçeklikleri var. Abdullah Öcalan, çözüm perspektifini kurgularken, Kürtlerin yaşadığı her parça için hem ayrı çözüm önerileri sunuyor hem de Kürt halkını bir bütün olarak ele alıp kendi içerisinde çeşitli modellemeler yapıyor.
Elbette burada hegemon güçlerin Ortadoğu ve Kürdistan üzerine emelleri ve bölge devletleri ile olan ilişkiler görünür hale geliyor. Nitekim bu gerçeklik Suriye’de Rojava üzerine yürütülen politikalarda kendini bariz ortaya koydu. Dahası birkaç gün önce başlayan İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları konunun ne kadar yakıcı olduğunu cümle aleme gösteriyor.
Peki Abdullah Öcalan Ortadoğu’daki gelişmeleri nasıl değerlendiriyor? Dış politikaya bakışı ve hegemon güçlere yaklaşımı nasıl ve İsrail-İran çelişkisi üzerine düşünceleri neler? Çokça gündeme gelen Suriye’de yaşananlara ilişkin Öcalan nasıl bir irade ortaya koydu ve Rojava’ya saldırılar başladığında neler yaptı?
Tüm bu soruları dosya serimizin yedinci ve son bölümünde etraflıca işlemeye çalışacağız. Bunu yaparken yine Öcalan’ın gerek Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu, gerekse İmralı’da DEM Parti heyetiyle yaptığı görüşmelerden faydalanmaya çalışacağız.
Manifestodan: Kürt-Türk çözümü bir Ortadoğu çözümüdür
Abdullah Öcalan, manifestonun “Ortadoğu’da Kürt Sorunu Ve Demokratik Entegrasyon Çözümü” ara başlığında Kürt meselesinin Ortadoğu’daki haline ilişkin önemli bir belirlemede bulunuyor. Şöyle diyor Öcalan: “Kürtler Ortadoğu’da en ağır sorunu yaşıyorlar, ama çözüm için de en ideal konumda bulunuyorlar. Kürt-Türk çözümü, Ortadoğu çözümüdür. Bu kadar önemlidir ve o kadar aciliyet arz ediyor ki buradaki çözüm, tüm Ortadoğu’yu çözüme götürebilir. Dolayısıyla Türk-Kürt çözümü öyle sıradan, yerel bir çözüm değil, dar anlamda bir sorun çözümü de değildir. Kesinlikle bir Ortadoğu çözümüdür. Ve hatta dünya çapında etkisi olacak bir çözümdür. Zaten herkes buraya dikkat kesilmiş durumda. Bunu anlamaya çalışıyorlar. Doğrusu da budur.”
‘Dört devlet de Kürtlere asimilasyon uyguluyor’
Madem bu sorun bir Ortadoğu sorunu, o vakit buradaki diğer egemen güçler ve en önemlisi de uluslararası güçlerle bir ilişkilenme biçimi olmalı. Yani Kürtler için bir dış politikadan bahsetmek gerek. Öcalan’ın Kürtlerin yaşadığı dört devlete ilişkin değerlendirmeleri şöyle: “Bu ilke doğrultusunda ulus-devletten vazgeçtik; onun yerine demokratik ulusu ikame ettik, programımız da “demokratik ulus” etrafında örülecek. Bunun komşu devletlerle ilişkisi hayatidir. Çünkü öncelikli olarak bunun çözümlenmesi gerekiyor. Bunun çözümlenmesi için de ‘entegrasyon’ doğru bir kavram. Yani Türkçesi ‘bütünleşme.’ Asimilasyonun tam tersidir. Şu anda bu dört devletin de Kürtlere dayattığı asimilasyondur. Nedir asimilasyon? Hâkim uluslar içinde erime… Bu eritme politikasına karşı Kürtler yüz yıldan daha fazla bir zamandır ‘Hayır, siz ne kadar ulus devletseniz, ben de öyle olacağım’ dedi. Bu dört ulus devlet ise birleşerek, yüz yıldır Kürtleri boğmaya çalışıyorlar. […] Şimdi cevabı aranan soru, ‘devlet, demokratik ulus kurumlaşmasını kabul edecek mi, etmeyecek mi?’ sorusudur. Bizim işte bu dört devletle müzakere sürecimiz bunu belirleyecek.”
‘Ulus-devlet bölgeye yıkımdan başka bir şey getirmedi’
Öcalan devamla Ortadoğu’daki ulus-devletlerin içinde bulunduğu bunalıma vurgu yaparak, bu durumun artık çözüldüğünü dile getiriyor. Bu belirlemesinde Öcalan, bugün kapsamlı bir savaş içerisinde olan İran’ın neden çöküşe doğru gittiğini analiz ediyor: “Ortadoğu’da bugün yaşanan ekonomik politik sorun ve bunalımları, Avrupa uygarlığının son iki yüzyıllık hegemonyası ile bağlantılıdır. Kapitalist modernitenin l. ve II. Dünya Savaşlarıyla Ortadoğu’ya ulus devlet statükosu ile müdahalesi, bölgeye savaş ve yıkımlardan başka bir şey getirmemiştir. […] Daha önce de belirttik, Ortadoğu’ya ulus-devletin dayatılması, Ortadoğu halklarının ortasına bomba bırakılması gibi bir şeydir. Nitekim yüz yılı aşan bir süredir ulus-devlet, Ortadoğu’ya kan ve yıkımdan başka bir şey getirmemiştir. Bunun sonucu olarak Ortadoğu halkları büyük bir iflasın ve intiharın eşiğine gelip dayanmıştır. […] Şia milliyetçiliğinin temsilini yapan İran İslam devrimi, Ortadoğu’da hegemonya peşinde koşarken, ulus devlet sistematiği nedeniyle çöküşle karşı karşıya kaldı. İsrail de 7 Ekim süreci ile hegemonik güç olarak devreye girmiştir. Bu da Ortadoğu’daki güç dengelerini sarsmış ve yeni bir durum ortaya çıkarmıştır. A. Hamaney şahsında İran İslam devriminin çöküşü yaşanıyor. Yine İsrail Siyonist ulus devleti olarak, Gazze somutunda büyük bir çöküş, çelişki yaşıyor. Bunlar güncel çarpıcı örneklerdir. Daha da derinleştirirsek son Sykes-Picot’dan beri sınırları çizilen Ortadoğu’da, yani İngilizlerin böl-yönet politikası ile çizdiği ulus devlet sınırlarında, büyük bir çatırdama, hatta ondan da öte bir çöküş var.”
Ortadoğu’daki İngiliz politikaları
Abdullah Öcalan, manifestoda olduğu gibi İmralı’da DEM Parti heyetiyle yaptığı görüşmelerde de Ortadoğu’ya ilişkin geniş perspektifte değerlendirmeler yapıyor. Bu konuyu ağırlıklı olarak Suriye’de yaşanan gelişmeler ekseninde ele alan Öcalan, bu cendereden çıkışa ilişkin de zaman zaman çözüm önerilerinde bulunuyor.
Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki İngiliz politikasından bahseden Abdullah Öcalan, Mayıs ayındaki bir değerlendirmesinde şu belirlemeyi yapıyor: “200 yıldır İngilizler çelişki yarattılar. Süleymaniye’de Babanzadeler’in isyanı var, bilinir. Hala da bu işe parmak sokuyorlar. Çelişkiyi derinleştirmişler, üç yüze yakın isyan var. Hepsinde İngilizlerin parmağı var mı? Var. Ben son isyanı kucağımda buldum. Şimdi hepsinin faturasını bana çıkarıyorlar. Günah keçisi olarak beni seçtiler. Türkiye de böyle günah keçisi olarak gördü beni. Baş terörist olarak tanımladılar. Madem öyle, sorumluluk üstlensinler. İngilizler bunda da uzman.”
‘İngilizler Öcalan’ı istemiyor!’
Öcalan, İngiliz politikalarına ilişkin belirlemesini Eylül ayındaki bir görüşmede de dile getiriyor. Özellikle de bugüne kadar pek konuşulmayan 15 Şubat komplosunda İngiltere’nin rolü ile Kürdistan’ın parçalanmasındaki rolünü şu çarpıcı sözlerle açıklıyor: “Evet komploda İsrail’in Amerika’nın rolü vardı ama asıl olarak büyük pay İngiltere’nindi. Zaten o İngiliz üye çok belirleyiciydi. İngilizler Öcalan’ı istemiyor. Öcalan’ın Kürtlerle bağı, siyasetle bağı kopsun istediler. Çünkü Öcalan’ın rolü İngilizlerin projesini boşa çıkarıyor. Kendi politikaları ile benim paradigmam çatışıyor. Ortadoğu İngilizlerin sahasıdır. Orayı kendi bölgeleri olarak görürler hep. […] Churchill’in bir sözü var. ‘Kürtleri yaralı bırakacağız, bu siyaset bizi 100 yıl götürür’ diye. Aynen de öyle oldu. Harfi harfine uyguladılar. Dedikleri gibi oldu, Kürdü kimliksiz bıraktılar. Dörde böldüler. Ve böylece Kürt sorunu 100 yıl boyunca çözülmeden bu bölge ülkelerinin başına bela oldu.”
‘Suriye’de karman çorman bir sistem var’
Abdullah Öcalan bu belirlemeleri yaptıktan sonra Suriye’de özellikle Rojava etrafında şekillenen saldırı politikasını yoğunca gündemine alıyor. Temmuz ayında yapılan bir görüşmede Suriye için düşündüğü modeli kısaca şöyle açıklıyor: “Suriye için önereceğim, genişletilmiş bir yerel yönetim yasası gerekiyor. Burada federal devlet gibi bir şey yok. Yerel yönetimin güncellenmiş, daha köklü, ekonomik, kültürel boyutu olan, yasallaşmış bir modeli. Şimdi vali var, il özel idaresi var, karman çorman bir sistem var.”
‘Bu savaşı biz çıkarmadık!’
Ağustos ayına gelindiğinde ise, Suriye’de yaşananlara ilişkin uyarılarını yapmaya başlıyor Öcalan: “Bakın Suriye meselesi çözülmezse derya kadar kan olacak diyorum ama çözebiliriz şimdi. Kimileri Öcalan çözer diyor. Yetkililer madem bu konuda görüşmek istiyor tabii ki görüşelim. Bunun felsefi çıkarı olur konuşalım. İsrail hepsini ezer geçer. Onlarda rasyonalite yok. Biliyorlar, Hamas’ı bitirdi, Gazze’yi de bitirdi, Cumhuriyeti de bitirirler. […] Bu savaşı biz çıkarmadık, kimin çıkardığı, beslediği belli. İster Şara ister enkaz devlet ister SDG diyelim. Ben bunları ele alırım. Benim rolümü oynamamı istiyorsunuz, o vakit yardımcı biri olarak değil, bir aktör olarak.”
‘Şam meselesi küresel bir olaydır’
Abdullah Öcalan Eylül ayındaki görüşmelerde de Suriye konusuna dikkat çekiyor. Çözüm için kendisinin devreye girmesi gerektiğini vurguluyor ve şu tespitleri yapıyor: “Herkese söylüyorum bunu. Herkes bilmeli ki bu ipin ucu İsrail’de değil bizdedir. Şam meselesi münferit bir durum değil, küresel bir olaydır. Geçmişte de bunu çok tartıştık, Anayasa yapacağız dedik ama Esad en büyük engeldi. Daha önce de söylemiştim sanki ‘ben Şam’dan kurtulunca rahatladım’ demiştim ama şu bir gerçek ki Şam da Esat’tan kurtulunca rahatladı. Şimdi geldiğimiz aşamada bunun formunu, biçimlenişi çözeceğiz, çözmek zorundayız. Bizim yapacağımız şey demokratik bir Suriye. Ama bu şartla olacak bir şey değil. Benden Suriye’ye müdahale etmem isteniyor değil mi? Suriye içinde ben yaş yere adım atmam. Suriye işi meşrudur. Şam’ı doğru halletmeden, oraya doğru bir biçim vermeden, diğerini yürütmek mümkün değildir. Öbür türlü çok büyük felaketler yaşanır. O yüzden ‘aceleye getirmemek lazım’ demiştim, hala diyorum.”
‘Önü alınmazsa bu sefer farklı olur!’
Çatışma riskinin büyümesine binaen uyarılarını sürdüren Öcalan, şöyle devam ediyor: “Suriye’ye yani Rojava’ya ilişkin de düşüncemi bu bağlamda tekrar ifade edeyim: Bir Türk-Kürt çatışmasına dönüşecek nedenleri ve kolonları kesmek isteyeceğim tabi. Kesinlikle Suriye’ye dair bir müdahale felaket olur. Ben bu savaşı derinleştirmeyi istemedim ve buna izin vermemeliyiz. […] İsrail ve İran’ın etkileri biliniyor. Rusyası var Amerikası var. Kimseye kazandırmaz. […] Bu sefer farklı olur. 2015 gibi olmaz. Bu sefer bölgesel boyutu var. 2015 gibi karşılarında dağınık bir güç bulamazlar. Daha eğitimli daha örgütlü. On binlerce savaşçıdan oluşan silahlı, disiplinli düzenli bir gücü var. Her türlü silahları var, ilişkileri var. Tehdit diyorlar ama değil, gerçeklerdir.”
‘Suriye meselesine dahil olmam gerekiyor’
Aralık ayına gelindiğinde Rojava özerk yönetimine yönelik tehditler artmaya başlamıştı. Bunu yakından takip eden Abdullah Öcalan, Aralık ayının başında heyetle yaptığı bir görüşmede hem uyarılarda bulunuyor hem de öneriler geliştiriyor: “Suriye işine dahil olmam gerekecek. Suriye işi Türkiye’deki iş kadar önemli. Ama bunun biçimi, yolu açık değil. Etraflarında aşiretler, Amerikalılar var, herkes var. Rojava yönetimine iletin: Sizin de Şam karşısında zor duruma düşmemeniz için, birkaç pratik adım olabilir. Bir, gümrük kapıları; iki, petrol bölgelerindeki ortaklık. Bunların dışında birkaç konu daha olabilir. 10 Mart’ın işlemesi için. Sonrasında onlarla da görüşürüz.”
Bu görüşmede de sonrasında da Öcalan işin ciddiyetinin anlaşılması açısından değerlendirme ve uyarılarını sürdürüyor. Türkiye’ye yönelik, “Suriye’yi demokratik tutmak en çok Türkiye’nin yararınadır” belirlemesiyle, devletin oraya müdahalesinin felakete dönüşebileceğini söylüyor. İsrail’in emellerinden de bahseden Öcalan, kendisinin bir an önce devreye girip sorunu çözmesi gerektiğini vurguluyor.
Rojava için kritik ay Ocak ayı
Ocak ayında heyet ile yaptığı görüşmenin neredeyse tamamını bu konuya ayırıyor Öcalan. Hatırlanacağı üzere 6 Ocak’ta HTŞ grupları Halep’in Kürt mahallelerine dönük saldırı başlatmış, Rakka ve Deyrazor’un boşaltılmasının ardından çatışmalar Rojava önlerine kadar varmıştı. Kürt halkının dört parça Kürdistan ve dünyanın dört bir yanında ayaklanmasına neden olan bu saldırılar devam ederken Ocak ayının ortalarında Öcalan ile yeni bir görüşme gerçekleşti.
Hatırlatmakta yarar var; “Suriye’deki anlaşmada Öcalan’ın çabalarının perde arkası” başlıklı dosya haberimizde konuyu geniş çaplı ele almıştık. Orada da belirttiğimiz üzere yapılan görüşmede Öcalan’ın duruma tepkili bir halde görüşmeye geldiği ve neredeyse bütün mesaisini bu duruma harcadığı aktarılmıştı.
Bu görüşmede Öcalan, ısrarla devreye girmesi gerektiğini belirterek, şunları söylüyor: “Bizim hassas ele almamızın nedeni belli. Benim deneyimim olmasaydı dörtnala Gazzeleşmeye gidiyordu, o nedenle bunlara bırakmamam gerekiyor. Devreye girmek gerekir. Açık ve net söylüyorum, geçici de olsa taraflar inisiyatif kursun ve çatışmaları durdursunlar. Kesinlikle durmalılar. İki hafta veya 1 ay durdurun her şeyi. Biraz çalışalım, bir formül hazırlayacağım. Orada sadece Türkiye değil, bir sürü el var. Amerika ve İsrail’in eli içinde. Biz devreye girmezsek darbe ve provokasyon böyle kaçınılmaz olur. Mesela benim ağırlığım nedir, benim rolüm nedir, anlamaları gerekiyor.”
‘Her an müdahale etmem gerekiyor’
Öcalan, o kamuoyunda çokça gündeme gelen, “bu bana karşı yapılmış ikinci bir 15 Şubat komplosudur” söylemini de bu görüşmede dile getiriyor. Ayrıca durumun ciddiyetinin anlaşılması açısından Öcalan, ısrarını sürdürerek, “Suriye’de saldırılar karşılıklı dursun. Şans tanınsın, ben gerekli müdahaleleri yapayım, her an müdahale etmem gerekebilir. Barzani, Talabani, PJAK, SDG ile görüşmem gerekiyor. Her an müdahale etmem gerekiyor” sözleriyle rahat çalışma imkânı sağlanması konusunda talepte bulunuyor.
Öcalan, bunun sağlanmaması halinde çekileceği uyarısında bulunarak, bunun da bir felakete dönüşebileceğini şu sözlerle ifade ediyor: “Eğer Kuzey-Doğu Suriye’ye saldırılar durdurulmazsa ben bırakacağım, şantaj yapmıyorum. İsrail her yerde bayrak sallayacak, buna ses çıkarmayacaksın, Kürtlere de savaş yaptıracaksın. Bunu eşek olan anlar. Kuzey-Doğu Suriye’de yaşanan son olayların Kürtlerde bir duygu kırılmasına yol açtığı görülüyor. Bu savaşı durdurmazsak bu iş büyük Türk-Kürt savaşına gidecek.”
Öcalan özgür olmalı
Suriye’de yaşananlar ve Rojava’ya yönelik saldırılara ilişkin Öcalan’ın değerlendirmelerini ve sorunun çözümü için nasıl inisiyatif aldığını yukarıda bahsini ettiğimiz dosya haberde aktarmıştık. Bu nedenle daha fazla uzatmayacağız. Ancak tekrar etmekte yarar var; Öcalan, yaptığı yerinde müdahaleler ve yürüttüğü diplomasiyle hem bir Kürt-Arap çatışmasını, hem de Kürt-Türk çatışmasını önledi diyebiliriz. Nitekim yaptığı görüşmelerde kendisi de benzer bir değerlendirmede bulunuyor. Bu nedenle diyebiliriz ki, Öcalan’ın bu çabaları hayati önemde. Bu nedenledir ki kendisinin daha özgür bir ortamda çalışmalarını sürdürebilmesinin önünün açılması gerekiyor. Bunun yapılması halinde yüzyılı aşkın süredir devam eden sorunun köklü çözümünün de gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.
Demokratik entegrasyon için ‘özgürlük yasaları’ ve ‘bütüncül hukuk’
BİTTİ…









