Uyuşturucu, fuhuş, çeteleşme ve ajanlaştırma, devletin Kürdistan’da uyguladığı ‘kültürel soykırım’ stratejisinin dört temel sütunu gibi bir işlev görüyor ve birbirini besleyen, hatta tamamlayan bir sistem oluşturuyor
Amed, yalnızca Kürdistan’ın coğrafi ve kültürel kalbi değil, aynı zamanda onlarca yıldır süregelen Kürt özgürlük mücadelesinin siyasi merkezidir de. Tam da bu nedenle devlet, özel savaş politikalarının tüm aygıtlarını bu kentte uyguluyor.
Karakol komutanlıklarından MİT birimlerine, emniyetten kaymakamlıklara uzanan koordineli bir yapı mevcut. Uyuşturucu, fuhuş, ajanlaştırma ve çeteleşmeyi birer araç olarak kullanan bu yapı, Amed’in en yurtsever, en direnişçi mahallelerine (Sur, Bağlar, Kaynartepe) özellikle yöneliyor. Hedef açık: Kürt gençliğini çökertmek, toplumsal hafızayı silmek ve yeniden örgütlenmenin önünü kesmek.
Lice’den Bağlar’a devlet gözetiminde uyuşturucu ağı
Amed’deki uyuşturucu meselesini anlamak için coğrafyadan başlamak gerekiyor. Dünya genelinde esrar üretiminin en önemli merkezlerinden biri olarak bilinen Licê ilçesi, 25 bin nüfuslu küçük bir ilçe olmasına rağmen etkisi çok daha geniş bir alana yayılıyor. Burada, köylerde hayvancılık ve tütün üretimiyle iç içe geçen esrar ekimi, yerel ekicilerin bizzat beyan ettiğine göre, devletin yereldeki kurumlarının bilgisi ve onayı dahilinde yürütülüyor. Karakol komutanları, kaymakamlık ve emniyet müdürlüğü, her hasat döneminde üreticilerle görüşerek paylarını alıyor.
Bu tarlalardan çıkan esrar yalnızca Amed’de dolaşıma girmekle sınırlı kalmıyor. Büyük bölümü Türkiye’nin dört bir yanına ve başta Avrupa olmak üzere pek çok ülkeye dağıtılıyor. Fakat asıl mesele dağıtım değil; bu uyuşturucunun nerede, kime ve nasıl ulaştırıldığı.
Kentte yirmi bin kişi esrar kullanıyor
2015’te Amed Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı araştırmaya göre, kentin 1,7 milyonluk nüfusunun yüzde 1,4’ü uyuşturucu kullanıcısıydı. Bu, 20 bini aşkın kişi anlamına geliyordu. Sonraki yıllarda bu oranın yüzde 2’yi geçtiği ifade ediliyor. Kullanım yaşı ise 12’ye kadar inmiş durumda.
Yine SAMER’in (Saha Araştırmaları Merkezi) 2025’in aralık ayında yaptığı bir araştırmaya göre, Bağlar’da kullanıcıların yüzde 70,1’i 12-17 yaş aralığındayken maddeyle tanışmış. Ergani’de yüzde 65,6’sı 12–17 yaş, yüzde 9,4’ü ise 5-11 yaş aralığında ilk kullanıma başlamış. Farqin’de de (Silvan) madde kullananların yüzde 52’si 18 yaş altındayken, ilk kullanım yaşları 10’a kadar düşüyor.
Esrara ek olarak 2013-2014 yıllarında “Bonzai” adıyla bilinen sentetik uyuşturucular piyasaya girdi. Ardından metadon, kokain, eroin, Jamaika ve bali-tiner gibi maddeler de tabloya eklendi. Günümüzde ise bu tabloya yeni ve çok daha tehlikeli bir madde eklendi: “Met” olarak da bilinen kristal (metamfetamin).
Genç nüfusun yeni tuzağı: kristal
Sur, Ofis ve Bağlar’da yapılan izlenimlerde, sokaktaki temel gündemin haraç toplayan çeteler ve hızla yayılan kristal kullanımı olduğu görülüyor. Bağlar’ın Mevlana Halit Mahallesi’nde uyuşturucu kullanımının çocuk yaşlara kadar indiği de edinilen bilgiler arasında yer alıyor.
Kristalin neden bu denli hızlı yayıldığı anlaşılabilir bir soru. Kısa sürede yoğun bir haz ve enerji hissi yaratırken, zamanla paranoya, saldırganlık ve ağır psikotik belirtilere yol açan bir madde. Özellikle yoksulluk, çaresizlik ve sosyal izolasyon içindeki genç nüfus için “ballı” bir tuzak. Devletin bu maddenin yaygınlaşmasına göz yumması, hatta zemin hazırlaması da bilinçli bir tercihten başka bir şekilde açıklanamaz.
Peki, devlet neden müdahale etmiyor?
Amed’de en az 50 bin kolluk gücünün görev yaptığı tahmin ediliyor. Bu devasa kadronun Sur’daki bir kuyumcuya haraç kesen çetenin görülmemesi, Bağlar’daki karakolun dibinde torbacıların serbestçe dolaşmasına izin verilmesi, uyuşturucu satış noktalarının özel hareket polisi zırhlı araçlarının hemen yanı başında konuşlanmasına kayıtsız kalınması, örgütlü bir seçimin ve bilinçli bir göz yummanın iddiasını doğruluyor.
Devlet burada, gençlerin politik bir kimlik kazanmasındansa çeteleşmesini salık veren bir destekleyici konumunda bulunuyor.
Fuhuş: Devlet kontrolünde yer alan bir sektör
Amed’deki fuhuş ağı da uyuşturucu gibi kendiliğinden oluşmuş bir toplumsal sapma değil. Kentin Ofis semtinde 50’nin üzerinde randevu evi faaliyet gösterirken, bu evlerde Türkiye’nin farklı şehirlerinden, Suriye’den ve Kafkasya’dan getirilen kadınlar çalıştırılıyor.
Öz Yönetim Direnişleri’nin ardından yıkılan Sur mahallesinden yerinden edilen ailelerin sığındığı Bağlar’ın Kaynartepe ve çevre mahalleleri ile Kayapınar’a bağlı Huzurevleri mahallesi de fuhuş evlerinin yoğunlaştığı bölgeler arasında yer alıyor.
55 bin nüfuslu Huzurevleri Mahallesi’nde 100’ün üzerinde fuhuş evinin varlığından söz ediliyor. Mahalle sakinleri bu evleri defalarca polis karakoluna şikayet etmelerine rağmen, hiçbir yaptırımın uygulanmadığını belirtiyor.
Eski siyasilerin düştüğü ağ
Kafe, “merdiven altı” güzellik salonu ve masaj salonlarının da fuhuş yerleri olarak kullanıldığı biliniyor. Kendilerini “eski PKK’liler” olarak tanıtarak genç kadınları ağlarına düşüren ve onları fuhuşa zorlayan yapıların varlığı da bu ağın derinliğini gösteriyor.
“Eski PKK’liler” tanımının peşine düştüğümüzde çarpıcı bilgilerle karşılaştığımızı söylemek mümkün. Bu tanımın, önceki yıllarca Kürt siyasi hareketi içerisinde çalışma yürütmüş, çeşitli kademelerde yer almış, hapishanede kalmış ancak MİT tarafından zaafları öğrenildikten sonra ajanlaştırılmış; şimdilerde ise fuhuş, uyuşturucu, gençleri ajanlaştırma ve çete faaliyetleri yürütmek amacıyla kullanılan kişilere özgün olduğunu öğrenildik.
Bu tanımın kullanılmasındaki en temel amaç, hedeflerinde olan yurtsever gençlere güven vermek! Düşürülen bu kişilerden oluşturulan çetelere, özellikle kadınlar üzerinde kurdukları baskı yöntemleriyle onları intihara sürükleme, uyuşturucu kullanımına sevk etme ve Önder Apo ile Kürt Özgürlük Hareketi aleyhine algı oluşturma amacıyla sahada aktif rol verildiği de edindiğimiz bilgiler arasında.
Devlet politikası itirafı
Fuhuşun devlet politikasıyla bağlantısını en açık biçimde ortaya koyan itiraf, 2011 yılında dönemin Siirt Valisi’nden gelmişti. Siirt’te okul müdür yardımcısının da içinde yer aldığı bir çete tarafından kız öğrencilere fuhuş yaptırıldığı ortaya çıkınca, dönemin valisi kamuoyu önünde şu ifadeleri kullanmıştı: ‘Dağa çıkacaklarına fuhuş yapsınlar. Taş atacaklarına fuhuş yapsınlar, uyuşturucu kullansınlar.’
Bu ifade, yıllar sonra Kürt basınının ve hak örgütlerinin defalarca hatırlattığı, sistemin içinden bir itiraf olarak tarihe geçmişti. Kürdistan’da yürütülen özel savaş politikalarının özü, açık bir dille böylece dile getirilmişti.
Çeteleşme ve esnaflardan haraç
Amed’de son yıllarda tırmanan çeteleşme faaliyetleri, salt bir “asayiş sorunu” olarak ele alınamaz. Kentin Sur, Ofis, Bağlar ve çevresinde faaliyet gösteren çeteler, hem eski hem yeni nesil yapılar olarak ikiye ayrılıyor ve devletle organik ilişkiler içinde bulunuyor.
Sur’da “Selefiler” adıyla bilinen çete, halkın yaşam hakkına açıkça müdahale ediyor. Esnaftan haraç topluyor ve kadınlara yönelik saldırılar gerçekleştiriyor. Bu çete, geçtiğimiz dönemde Starbucks ve Burger King gibi zincirlere saldırmış, Saraykapı’da üç genç kadının evine baskın düzenlemiş, yolda yürüyen bir kadına fiziki saldırıda bulunmuş, Hewş ve Karga Cafe’yi hedef almıştı. Bağlar’da ise kimliği belirsiz bir başka grubun, özellikle kuyumculardan zor kullanarak haraç topladıkları biliniyor.
Yurtsever ailelerin çocuklarından oluşan çeteler
Sur’daki bir esnaf, yeni aldığı dükkan için mülk bedelinin tam iki katını “eski nesil çetelere” haraç olarak ödemeye zorlanmış, haraç ödemeyi reddeden bir iş yeri kurşunlanmış ve o tarihten bu yana kepenklerini indirmek zorunda kalmıştı. Aynı mahalledeki onlarca esnaf ise güvenlik kaygısıyla bu olayları kamuoyuyla paylaşamıyor.
Amed’de yapılanan bu çetelerin başını “Daltonlar ve Casperlar” çetesi çekiyor. Bu çetelerde yer alan gençlerin çoğunun yurtsever ailelerin çocuklarından oluştuğu ve geçmişte siyasi faaliyetlerde de yer aldıkları bilgisini edindik.
Diyarbakır Kuyumcular ve Sarraflar Odası, Ekim 2024’te yaptığı açıklamada, aylardır kuyumculara yönelik art arda silahlı saldırılar, tehditler ve şantaj olaylarının yaşandığını duyurmuştu. İzol Kuyumculuk’a haraç kesilmiş, işletme sahibi reddedince de gece saatlerinde işyerine silahlı saldırı düzenlenmişti. İzol Kuyumculuk’un 10 Nisan Polis Karakolu’nun hemen dibinde yer almasına ve tüm bölge MOBESE kameraları tarafından izlenmesine rağmen, saldırganlar herhangi bir engellenmeyle karşılaşmadan olay yerinden ayrılmıştı.
Polis korumasında alınan haraç
Bu noktada kritik bir ayrıntı öne çıkıyor: Tüm bu saldırılar polis kontrol noktalarına yakın bölgelerde gerçekleşiyor. Çetelerin silahlı görüntü verdiği Bağlar Dörtyol Caddesi’nde sabit bir özel harekat polisi zırhlı aracı bulunurken, uyuşturucu trafiğinin döndüğü Kaynartepe’de ise TEM yazılı bir zırhlı araç gün boyu alanda bekliyor. Bu araçlar çetelere müdahale etmenin aksine, onların “koruması” gibi bir işlev görüyor.
Çetelerin yalnızca esnafı değil, sivil toplum temsilcilerini de hedef aldığı biliniyor. On Gözlü Köprü çevresindeki yapılaşmalar hakkında raporlar hazırlayan bazı sivil toplum kurumu (STK) temsilcileri açıkça tehdit ediliyor. Bu tehditlerin üzerine gidilmemesi nedeniyle çeteler, şikayetlere rağmen yakalanmıyor.
Bu “yeni nesil” çeteleri öncekilerden ayıran iki temel özellik var: Birincisi, daha çok çocukları kullanmaları ve onları suça sürüklemeleri. İkincisi ise, devletten bağımsız gibi görünen, ancak aslında devletin özel savaş politikalarını uygulayan bir işlev üstlenmeleri. Bir çete çökertilse bile başka bir çete kolaylıkla kurulabiliyor. Çünkü çeteyi ayakta tutan yapı, çetenin kendisi değil, çeteye zemin sunan devletin politikası.
Toplumun içini kemiren görünmez çark: Ajanlaştırma
Devletin Amed’e yönelik en eski ve sürekliliğini koruyan politikalarından biri ajanlaştırma faaliyeti. 90’lı yıllarda ölüm tehdidiyle yürütülen bu politika, 2000’li yıllardan itibaren teknik ve psikolojik manipülasyonla derinleştirildi.
Ajanlaştırmanın en yaygın biçimlerinden biri, ekonomik kırılganlıkların hedef alınması. Yurtsever ailelerin içinden, görece apolitik ya da değerlerine daha az bağlı bireylerin seçildiği; ‘Abin/ablan dağda ne işine yaradı? Sana ve ailenize ekonomik destek verelim, sen de bize yardımcı ol’ gibi yaklaşımlarla aile içindeki acı ve yoksulluk silah olarak kullanıldığı ifade ediliyor.
Dijital ajanlaştırma ise özellikle 2010’ların ortasından itibaren tırmandı. MİT elemanlarının sahte sosyal medya kimlikleri oluşturarak Kürdistan Özgürlük Hareketi bünyesindeki ya da çevresindeki kişilerle “sıradan bir arkadaşlık” kurduğu, zaman içinde duygusal bağ geliştirdiği ve cinsel içerikli yazışmaları kayıt altına alarak, bu kayıtları şantaj aracına dönüştürdüğü bilinen bir gerçek. Evli olan ya da hareket içinde “bunu asla yapmaz” diye bilinen kişiler özellikle hedef alınıyor.
Devletin özel üniformalı elemanları
Genç kadınlara yönelik ajanlaştırma faaliyetlerinde ise daha bilindik ve doğrudan bir yöntem izleniyor: kaçırılma ve tecavüz. Sonrasında görüntüler, ‘ailene ve kamuoyuna yayarız’ tehdidiyle şantaj aracına dönüştürülüyor ve kadından Kürt hareketinin mekanizmalarına sızması isteniliyor. Êlih’te (Batman) Uzman Çavuş Musa Orhan tarafından kaçılıp tecavüz edilen ve sonra intihara sürüklenen İpek Er örneğinde de görüldüğü gibi, devletin üniformalı şiddeti ve bunun sistematik hali, Kürtlere karşı bir özel savaş politikası olarak devreye giriyor.
Licê, Pasur (Kulp) ve Hezro (Hazro) ilçelerinde düzenlenen “nokta atış” hava ve kara operasyonlarındaki gerilla kayıplarının, doğrudan bu yolla devşirilen ajanların sağladığı istihbaratla bağlantılı olduğu yerel kaynaklarca aktarılırken, milyonlarca liralık banka hareketleri de bu kaynaklar tarafından iddia ediliyor.
Ajanlaştırmanın yarattığı en derin hasar, toplumsal güvensizlik. Komşuların birbirine şüpheyle bakması, aile içi sırların paylaşılamaması, örgütsel ilişkilerin zayıflaması ve daha nice manevi ilişkinin çözülmesi bu tahribatın derinliğini gözler önüne seriyor.
Devlet, bombayla veya kurşunla yapamadığını bu görünmez çark üzerinden yapıyor.
‘Narko-çete devlet’ ve Amed’in direniş hafızası
Amed’deki bu çok katmanlı tablo, birbiriyle bağlantısı olmayan ayrı sorunların toplamı değil elbette. Uyuşturucu, fuhuş, çeteleşme ve ajanlaştırma, devletin Kürdistan’da uyguladığı “kültürel soykırım” stratejisinin dört temel sütunu gibi bir işlev görüyor ve birbirini besleyen, hatta tamamlayan bir sistem oluşturuyor.
Bu sistemi anlamak için “Neden Amed?” sorusu kritik öneme sahip. Çünkü Amed, Özyönetim Direnişleri’nin en güçlü yaşandığı, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin derin toplumsal köklerinin var olduğu ve Kürt siyasal temsilinin merkezi konumunda bulunduğu bir kent olma özelliğini koruyor. Devletin bu politikalarını Sur ve Bağlar’da yoğunlaştırması, hedefin rastgele seçilmediğini, aksine, cerrahi bir hassasiyetle yaklaşıldığını gösteriyor.
Bilinçli yaratılmış tablo
Bu sonuçla birlikte, hem ailelerin hem de esnafın aktarımlarına dayanarak, 2013-2015 yılları arasında Kürt siyasal hareketinin gençliğe en rahat ulaştığı dönemde uyuşturucu kullanımının ve satışının ciddi biçimde gerilediğini not düşersek, devletin bu politikalara neden yöneldiğini daha kolay anlamış oluruz. Bu dönemin ardından gelen “Çözüm Süreci”nin bitirilmesi ve “Çöktürme Harekatı” adıyla devletin tüm politik alanlara yönelmesiyle, bu özel savaş uygulamaları yeniden ve daha güçlü bir ivme kazandı. Bu uygulamalar, politikleşmenin önüne geçilemediği bir yerde devreye sokularak süreci tersine çevirmeyi hedefledi.
Sonuç olarak Amed halkı, bu tablonun bilinçli yaratıldığını biliyor ve çözümün siyasal olduğunu yüksek sesle dile getiriyor.
Haber: Rüstem Sincer / ANF









