• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
21 Eylül 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

S.O.S.

20 Eylül 2026 Pazar - 23:00
Kategori: Forum
  • Zorunlu iskan Kürtler başta olmak üzere Osmanlı’nın yıkılışı sonrası birçok toplumsal grubun azınlık denilerek yaşamaya zorlandığı, ötelendiği, katliamlara uğradığı ve giderek yok sayıldığı bir mahkumiyettir. Bu anlamlarıyla şehir ideolojik bir mekandır. Ve aynı anlamda sınıf mücadelesinin en fazla karşısında olması gereken bir olgu, mekan ve ideolojidir
  •  İnsanın önceki çağlarda yaşadığı köleliğe kıyasla kapitalist modernite için Önder Apo derinleştirilmiş kölelik dedi. Kapitalist modernitenin geldiği düzey insanın derinleştirilmiş köle olmakla birlikte, zihniyetinin, algılarının sömürülmesi-sömürüye açık hale getirilmesi anlamında, atomize olmuş bir köleliğin yaşandığını göstermekte
  • Bu anlamda çözüm ancak sistemin sürekliliğini sağlayan ve insanı hazır bir sistem içine alarak yutan iktidarsal-hegemonik yapılanmalar karşısında toplumsal-kültürel yapılanmaların geliştirilmesi ve hâkim sisteme rağmen tercih edilmesi temelinde geliştirilebilir. Komün temelli toplumsal örgütlenmeye ihtiyaç sanıldığından çok daha fazladır

Dilzar Dîlok

Mors alfabesinde (···—···) işaretiyle kolay lazımdan dolayı tercih edildiği söylenen, tehlike olduğunu ve yardım çağrısını ifade eden ancak kendi başına anlamı olmayan bir ses dizini S.O.S. Bugün çoklu bir S.O.S. durumuyla karşı karşıyayız. Sistem tüm boyutlarıyla anlık olarak varlık ve devamlılık sorunu yaşarken doğa, toplum ve insan iç acıtıcı şekilde S.O.S. işareti vermektedir.

Toplumsal sorunlar inşa-icat edilmiş sorunlardır ve bundan dolayı da çözmek imkansız değildir. Sorunun kurumlaşmış yapılara dayanması ve karmaşıklığı, hiçbir insanın tek başına sistemin dışına çıkamaması söz konusu sorunların çözülemeyeceği anlamına gelmez. Bilakis tekil duruşlardan ziyade kolektif bilinç ve duruşlarla, kolektif girişimlerle karşı kurumlaşmalar geliştirerek aşma yönelimlerini gerekli kılar. Bundan dolayı da toplumsal sorunları yeni-özgür kurumlaşmalar geliştirerek çözme girişimlerini bir mücadele alanı olarak görmek gerekir. Geldiğimiz dönem itibariyle varolma ve özgür yaşama mücadelesi toplumsal sorunların aşılma mücadelesidir ve bunun kolektif olmaktan başka başarı kazanma yolu yoktur.

Köy toplumunun neredeyse yok edildiği bir dönemdeyiz. Köye-kıra dayalı yaşam-üretim formları tümden yok olmamışsa da kendisi için değil de şehir yaşamının idamesi için var olduğu algısı hakimdir. Şehir ise çoğunluk insanların doldurulduğu, “kırın medenileştirilmesi” söyleminin cazibesiyle ve son yüzyılda Kürdistan örneğinde görüldüğü üzere köylerin zor yoluyla boşaltılarak toplumun şehirde yaşamaya tabi tutulduğu mekandır. Zorunlu iskan Kürtler başta olmak üzere Osmanlı’nın yıkılışı sonrası birçok toplumsal grubun azınlık denilerek yaşamaya zorlandığı, ötelendiği, katliamlara uğradığı ve giderek yok sayıldığı bir mahkumiyettir. Bu anlamlarıyla şehir ideolojik bir mekandır. Ve aynı anlamda sınıf mücadelesinin en fazla karşısında olması gereken bir olgu, mekan ve ideolojidir.

‘Yaşamın büyük sahnesi’

Bugün şehir yaşamı ideal yaşam formu olarak sunulmaktadır. İnsanlığın belleğinde yaşamın başka türlü yaşanması mümkün değilmiş gibi bir kanaat oluşturulmuştur. ‘3+1 ev, anne-baba, 2 çocuk, stresi bol olan ama giysilerin nedense hiç kirlenmediği meslekler, bereketli ve mutlu sofralar, hep yeni ve temiz olan giysiler, yüzü hep gülen kadınlar ve tabi ki mutlu sabah uyanışları’ derken varolmayan bir yaşam sergilenmekte ve bu da şehirle mümkün gösterilmektedir. Herkesin malumudur ki böyle bir yaşam yoktur, olması da güzel ya da anlamlı değildir. Erkek egemen zihniyetin pratikleşmesi olan bu algı zorbalığı yüzünden bugün insanlar geçmiş yaşamları araştırma, öğrenme ve anlama çabasının derin eksikliğini yaşamaktadır. Geçmişi altın çağ olarak yorumlayamıyorsa reddetmekte ya da gerilik-ilkellik olarak addetmektedir. İnsandaki tarih bilincinin, tarihsel toplum bilincinin çarpıtılmasında sistemin kendi aktüalitesini korumaya odaklanan reklamlarının yarattığı algının payı büyüktür. Hatta bugünü çalmaya odaklanan kapitalizmin geçmişi çalma eylemi olarak da adlandırılabilir reklamlar.

İnsanlar içinde yaşadıkları ve böyle olmadığını bildikleri halde bu reklamları izlemeye, bu ürünlere ulaşmaya ve bu yaşantıların yarın değilse öbür gün onların da olacağına inanmaya, bilinçli ve imkânsız bir umut içinde olmaya devam ederler. Başta gözü kamaşan insanların giderek gözlerinin kör oluşu bu durumun süreğenliğinin kaynağıdır. Ve bu devam ediş aralığı kapitalist modernitenin kendini süreklileştirebildiği sistemsel varoluş aralığıdır.

Şehir yaşamı tüm yanıltıcılığı, hayal ürünü imkansızlığı ve gürültüsüne rağmen insanların dolup taştığı bir yaşamın büyük sahnesidir. Toplum sürekli olarak köyden şehre bir yönelim içinde olduğundan ve nüfusun artış hızı düşse de nüfus yine de her gün daha da çoğaldığından şehirlerin sayısı artmakta, yaşam alanları da daralmaktadır. Konut krizi, günümüz insanının temel sorunlarından biridir. Barınma sorunu yüz binlerce yıllık bir sorundur. Ötesi temel bir ihtiyaçtır. Ev sahibi veya kiracı cinayetleri de kira bedelleriyle doğru orantılı olarak artmaktadır. Bunun kaynağında kapitalist modernitenin insanları şehirlere doldurup birbirini yeme düzeyine getiren sistemi vardır. Dünya yüzünün herkese yeteceği söylense de milyarlarca insana yetmediği, şehir yaşamının derinleştirdiği ve kitlesel düzeye çıkardığı cinayetlerde de kolaylıkla görülür.

Şehre dayalı yaşamın gerektirdiği ihtiyaçlar giderek artıyor. Hem yeni başlıklar ortaya çıkıyor hem de eski başlıklardaki üretim her durumda yetersiz kalıyor. Tekniğe dayalı yaşamın ve dijital dünyanın yeni ihtiyaçlar adı altında dayattığı üretimin ortaya çıkardığı endüstrileşme, doğanın sömürüsünü fazlasıyla arttırdığı gibi sömürüyü derinleştirdi, atomize etti diyebiliriz. Her bir üretimin gerektirdiği yeni hammadde arayışı toprağın altının daha derinlikli, daha kapsamlı sömürüsünün de önünü açtı. Kaynakların azalması giderek daha derine inmeyi getirirken nadir elementler arayışı çok daha az element elde etmek için çok daha fazla toprağın işlenmesi vesilesiyle doğanın nerdeyse tamamını kirlenme riskiyle karşı karşıya bıraktı.

‘Derinleştirilmiş kölelik’

Bu sömürü düzeyi insan için de geçerlidir. İnsanın önceki çağlarda yaşadığı köleliğe kıyasla kapitalist modernite için Önder Apo derinleştirilmiş kölelik dedi. Bu tanım, içinde olduğumuz dijital çağ ile birlikte daha anlaşılır oldu. Kapitalist modernitenin geldiği düzey insanın derinleştirilmiş köle olmakla birlikte, zihniyetinin, algılarının ve henüz yaşanmamış olan duygu-düşüncelerinin de sömürülmesi-sömürüye açık hale getirilmesi anlamında, atomize olmuş bir köleliğin yaşandığını göstermektedir. İnsanın benliğinin kuytularında kalan nadir özgür bilinç, özgür irade parçacıkları da bugünkü dijital dünyanın mahremiyet yanılgısı içinde kapitalist modernitenin tasarrufuna açılmaktadır. İnsanın kendine ait hiçbir şeyi bırakılmamaktadır. Bu sömürü geri dönüşü zor bir sömürü biçimidir.

Bugün iklim krizi diye bir tanrıların gazabı gibi gösterilen felaketler nihai olarak herkesi ilgilendirse de dönemsel olarak en fazla alt sınıfları ilgilendirmekte, onların yaşam koşullarını zorlaştırmaktadır. Doğanın gelecek düşüncesi olmadan vahşice kullanımının ve aşırı endüstriyel üretimin zirve yaptırdığı aşırı sıcaklar, yıkıcı fırtınalar, önüne kattığı kasabaları-köyleri yutan seller insan yaşamını tehdit eder düzeye geldi. Nepal’de yaşanan ve binlerce insanı saniyeler içinde yutan doğa olayının kısa görüntüleri doğanın öfkesi ya da tanrıların gazabının ne kadar büyüdüğünü, tehlikenin ne kadar arttığını herkese gösterdi.

İklim krizinin getirdiği doğa olaylarının da etkisiyle artan bir durum da binlerce yıllık devletçi uygarlığın, mesela çimentonun bulunuşundan bugüne kadar inşa edilen yerleşkelerin, köprülerin ve farklı yapıların yıkım aşamasına gelmesi, bugünkü şehir yaşamını oluşturan alt yapının bozulduğunu ve giderek bunun artacağını göstermektedir. Devletler bozulan altyapının merkezi olanlarını hızla tamir edip işler hale getirirken kendi sürekliliğini esas almakta, kendi sisteminin akışının kesintiye uğramasını önlemeye çalışmaktadır. Ancak buna karşı bozulan ve tamir edilmeyen çok fazla alt yapı sorunu vardır ve bunlar da birikerek mevcut sistemin kurumsal altyapısını sarsmaktadır. Bununla birlikte, son yıllarda yaşanan depremlerle bağlantılı gelişen olası deprem tartışmaları, büyük yatırımlar yapılan şehirlerin altının bir sallanışta yok olacağı bilgisinin insan elinde oluşu şehirleşmeye dayalı devlet oluşumunun var oluş zeminini köklü sarsmaktadır. Hasar tespitli yerleşkelerin artması, kontrollü yıkımların geliştirilerek bir yandan tedbir alındığının gösterilmeye çalışılması insanların canını kurtarmaktan ziyade “tehlike azalıyor” algısı yaratarak toplumu rahatlatmayı ve istikrar yaratmayı amaçlamaktadır. Ne yazık ki durum bu kadar lokal ya da minimal değildir.

Bu tartışmalar var diye insanlar 30-40 katlı binaları boşaltıp köylere yerleşmiyor. Çünkü şehir yaşamı bir mahkumiyettir. Öleceğinin büyük olasılık olduğunu bilse dahi insanlar o binalara girmekte, asansörlere binmekte, o geçitlerden geçmekte, o köprüleri kullanmaktadır. Bunları yaparken bir yandan doğayı kirletmeye devam etmekte, bir yandan dine sığınmaktaysa da özünde şehir yaşamının insan için başka türlüsü mümkün olmayan bir yaşam olduğuna kanaat getirmektedir. Ortadoğu insanı için de bu, takdir-i ilahi mahiyetindedir.

‘Çocuklar ortak toplumsal akılla yetiştirilmiyor’

Eğitim sistemi en dokunulmaz alan olmaktan çıkmış ve fazlasıyla parçalanmıştır. Ulus devlet sisteminin eğitim anlayışı insanın en fazla yaşam bütünlüğünden koparıldığı bir eğitim sistemidir. İnsanı çocuk yaştan yaşama hazırlama yerine hakim sisteme hazırlama, insan bireyinin küçük yaşta köleliğe meyilli hale getirilmesi olmaktadır. 19.yüzyıla kadar varlığı güçlü olan medrese eğitim sisteminde her öğrencinin fen bilimleri, felsefe, toplum bilim, siyaset bilim, sanat, müzik, doğa vs. derken tüm yaşam hakkında bilgi edindiği ve yaşamın bütünlüklü algılanışının bilimini öğrendiği tarihte yazılıdır. Ancak bu durum ulus devletlerin oluşturulmasıyla sona ermiştir. Ulus devletin tekleştirme temelindeki eğitimi giderek varolma ve ayakta durmaya dayalı ihtiyaç temelinde ele alınmış, meslek okulları ortaya çıkarılmıştır.

Meslek okulları kapsamında kimi mesleklere ağırlık verilse de bu okullarda genel eğitim müfredatı esas alınırdı. Bugün ise özelleşme ile başlayan tartışmaları fazlasıyla geride bırakan durum kapitalist modernite şirketleşmesinin kendi eğitim sistemini oluşturması, kendi yeni nesillerini yetiştirmeyi esas almasıyla zirveleştirilmiştir. Adeta her şirket kendi okulunu açıyor, ebeveynlerin de  “çocuğum meslek sahibi olsun” diyerek çocuklarını gönderdiği şirket okulları, çocuk yaşta kendine göre çekirdekten kapitalist modernitenin küçük dişlileri olma yarışına sokuluyor. Söz konusu çocuk için de yaşam henüz başlamadan sona gelmiş oluyor. MESEM kapsamında çalıştırılan çocukların iş cinayeti adı altında sık sık ölüm haberlerini duyuyoruz. Yine “Çocuğum dinini öğrensin” diye kimi kurslara gönderilen kız-erkek çocuklar tecavüze uğruyor. Nihayetinde cinsiyetçi-dinci-bilimci eğitimlerin devletçi zihniyetle pratikleştirilmesi çocukların anlamsal ya da fiziksel ölümüyle sonuçlanıyor. Ve çocuklar ortak toplumsal akılla yetiştirilmiyor. Bireyciliğin, öldüren bencilliğin tohumları atıldığı gibi kapitalist modernitenin de varlığı bu yolla garanti altına alınıyor.

Çocuklar bu yolla küçük yaşta meslek grubuna-şirketlere göre parsellenip konumlandırılırken yaşlılar daha da yaşlanıyor, bakım sorunları artıyor. Bu durum yeni işkolları ortaya çıkardığı gibi yaşlıların deneyimi ve gençlerin enerjisinin bütünleşmekten giderek uzaklaşıyor. Her alanda olduğu gibi burada da uçurumlar artıyor. Giderek gelişen ve artan, artarak şiddet yüklenen yolsuzluklar, sınıfsal uçurumlar, sınıf bilincinden uzak sınıf tepkileri, artan ve kayıtsızlaşan hırsızlıklar, büyük vurgunları hoş görüp küçük hırsızlıkları cezalandıran sistemlerin sıkı güvenlik önlemleri adı altında gösterdiği gelecek kaygısı, sayıları artan kadın cinayetleri, istatistiklere girmeyen her tür şüpheli ölümler, hızla zenginleşenler, artan yoksullar, kolay para kazanma arayışları, bu arayışın ve hayallerin yarattığı tembellik ve umarsızlığın beslediği kadere teslim olmuşluk toplumsallığın büyük tehlike altında olduğunu bir kez daha gösteriyor. Kapitalist modernite sisteminde toplumsallık büyük risk altında ve S.O.S. işareti veriyor. Çözülmedikçe toplumu daha da agresif yapan toplumsal sorunlar aşılmadığı müddetçe doğal felaketlerin kapitalizmin kendi mezarını kazdığını düşünerek kendi sonunu getirmesini beklemek ütopik ilahiyatçılık sayılabilir. Zira içinde bulunduğumuz durumda kapitalizmin epey deneyimli olduğu birçok Avrupa ülkesinde kapitalizmin sonu gelmemiştir, tersine faşizm yükselmiştir ve bunda varolan sorunların getirdiği korkunun da payı yok değil.

Toplumsal sorunlar icat edilmiş olan kısmıyla on bin yıldan fazladır var ve giderek da yeni başlıklar eklenerek artmaya devam ediyor. Şehir-devlet ikilisinin erkek egemenliğindeki inşası olarak kapitalist modernite sisteminin kendisi sorundur ve yarattığı her şey örtülü bir sorun üretim aracına dönüşmektedir.

Çözüm arayışları, hızlı ve devrimsel çözümler üretmese de özgürlüğe adım attırabilir ve çözümün başlangıcı olacak yola girişi sağlayabilir. Bu sistem içinde çözümün felsefi, bilimsel ya da toplumsal birçok boyutu için girişimlerde bulunulabilir. Bu anlamda çözüm ancak sistemin sürekliliğini sağlayan ve insanı hazır bir sistem içine alarak yutan iktidarsal-hegemonik yapılanmalar karşısında toplumsal-kültürel yapılanmaların geliştirilmesi ve hâkim sisteme rağmen tercih edilmesi temelinde geliştirilebilir. Komün temelli toplumsal örgütlenmeye ihtiyaç sanıldığından çok daha fazladır.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Dêrik’te kaybolan çocuk mısır tarlasında ölü bulundu

Sonraki Haber

Bakırhan: Barış haritanın tamamının meselesidir

Sonraki Haber

Bakırhan: Barış haritanın tamamının meselesidir

SON HABERLER

Zelenski ve Trump ile telefonda görüştü

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Bir demagoji kralı ve Özgür Özel

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Bakırhan: Barış haritanın tamamının meselesidir

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

S.O.S.

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Dêrik’te kaybolan çocuk mısır tarlasında ölü bulundu

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Amed’de çıkan orman yangını södürüldü

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Rus turist otel koridorunda ölü bulundu

Yazar: Yeni Yaşam
20 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır