TMMOB İstanbul Şubesi’nin Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası kapsamında düzenlediği panelde, ekolojik yıkımın toplumsal cinsiyet boyutu ve feminist perspektifin ekoloji mücadelesindeki rolü ele alındı
Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul Şubesi, Ekolojik Yıkımla Mücadele Haftası kapsamında panel düzenledi. Panel, İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi binasında gerçekleştirildi. Panele çok sayıda kişi katıldı.
Panelde ÇMO Yönetim Kurulu üyesi ve feminist araştırmacı Kübra Ayçiçek “Ekolojik yıkımın cinsiyeti: Kadınlar neden mücadelenin ön saflarında?” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi. Sosyolog Pınar Demircan ise “Eril tahakküm ve nükleer güce karşı feminist pratiğin dönüştürücü müdahalesi” başlığı altında konuşmasını yaptı.
Kadınların doğayla kurduğu bağın sınıfsal, ırksal ve coğrafi açılardan farklılıklar gösterdiğine dikkat çeken Kübra Ayçiçek şöyle konuştu:
“Kadınlar neden mücadelenin ön safında? Biz bu tartışmaya feminist politik ekoloji penceresinden girmek istiyoruz. Çünkü alanda şu tür tartışmalar yaşandı: Hangi cevabı verirsek verelim; coğrafyaya, kadınların kendi biyografilerine, yani yaşadıkları hayatın denklemine ve hatta dış politikaya göre bu yanıtların değişebildiğini aslında kadınlar bizzat görüyorlar. Örneğin; bizim için ‘Kadınlar doğayla bağ kurduğu veya tarım alanında etkin olduğu için ön saftadır’ diyebiliyorken, bir başka yerde denkleme ırkçılığın girdiğini görebiliyoruz. Ya da başka bir yerde etnik köken devreye girebiliyor. Feminist politik ekoloji tam olarak bu noktada devreye giriyor. Bir kadın ve doğa kesişimselliğinden bahsettiğimiz zaman; dinleri, coğrafyaları, ırkları, sınıfları ve ekonomik modelleri ayrı ayrı adlandırdığımızda ancak daha kapsayıcı ve kesişimsel bir alanda ilerleyebiliriz. Dolayısıyla hemen her ülkede, hatta bir ülke içerisindeki farklı bölgelerde bile kadınları bambaşka gerekçelerle alanlarda görüyoruz. Üstelik bu durum, söz konusu alanlara göre tamamen özgürlükçü bir anlam taşıyor.”
Komünal yaşam
Komünal yaşamlarda, toprağın devletleştirilmediği ve özelleştirilmediği dönemlerde kadının yaşamın merkezinde olduğunu ifade eden Kübra Ayçiçek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Peki, bu süreci tercüme ettiğimizde ne oluyor da kadınlarla doğanın akıbeti bir noktada birleşiyor mu? Normalde komünal yaşamlarda toprak belli bir gruba ya da topluluğa aitken, henüz devletleşmemiş ve özelleştirilmemişken, bizzat o topluluklar tarafından üretken kılınıyordu. Daha sonra özelleştirmelerin gelmesiyle birlikte, ‘çitlenme’ dediğimiz ve toprağı gerçekten fiziki olarak ayırmaktan bahseden o süreç başladı. Bu kırılmayla birlikte bir şeyler değişti. Kadınlar mülkiyet sahipliğinden geri çektirildi. Özel mülkiyet kavramı devreye girdiği, mülkiyet ve hak sahipliği erkek çocukları üzerinden yürütülmeye başlandığı için kadınların hane içine çekilmesi gibi süreçlere tanıklık ettik. Dolayısıyla ortak komünal yaşam alanlarındaki söz sahipliğinin; özelleştirmeler, ardından kapitalizm ve neoliberal politikalar süreciyle birlikte kadınların elinden alındığını görüyoruz. Kadınların önce iş gücünde var olması, daha sonra ise buralardan tasfiye edilerek el çektirilmesi temel kırılmadır. Yeni döneme Türkiye açısından baktığımızda ise bu durumun somut bir örnek teşkil ettiğini görüyoruz. Erkeklerle kadınların toprak sahipliği oranlarına bakıldığında, aradaki fark hâlâ çok belirgin derecede yüksektir. Türkiye’nin mevcut verileri de bu tarihsel ve politik mülksüzleştirmeyi açıkça doğrulamaktadır.”
‘Ekoloji mücadelesine feminist perspektif yeni bir kanal açabilir’
Ardından Pınar Demircan ise dünyanın bir sıkışmışlık içinde olduğunu ifade ederek, ekoloji mücadelesinin ve yaşamı savunma eyleminin kadın özgürlükçü bir kanalla nefes alabileceğini vurguladı.
Pınar Demircan, “Feminist perspektif, kadın meselesinde son derece kapsayıcı bir yerde duruyor. Feminist perspektifle yapılacak olan çalışmaların neden bu kadar kapsayıcı olduğunu biraz anlatmaya çalışayım: Bugün bir tarafta derin bir iklim krizi yaşıyoruz, diğer tarafta ise savaş gerçekliğiyle yüz yüzeyiz. Ukrayna’da bir savaş sürüyor, İran’da savaş koşulları sürekli inip çıkıyor ve gündemi meşgul ediyor. Sonuç olarak insanlar her şeyden önce ölüyor. Yani özelleştirmelerle ve neoliberal politikalarla karşımıza çıkıyor. Bu süreçte hukuk bertaraf ediliyor ve hak taleplerimiz engelleniyor. Bayağı bir sıkışmışlık içerisinde olan ekoloji mücadelesine ve kadın hareketine, kadın perspektifi tam da bu noktadan yeni bir kanal açabilir” dedi.
Tahakküm yapılarını aşmada kadın perspektifi belirleyici olabilir
İktidar ilişkilerini belirleyen “erillik” olgusuna dikkat çeken Pınar Demircan, “Kadın perspektifi, bu düzenin değişmesine dair bizim için gerçek bir şans olabilir. İlk olarak, kadınları harekete geçiren nükleer karşıtı durumun nedenlerini tarihsel perspektiften açıklamamız ve bu tehlikeye karşı nasıl tepki verildiğine bakmamız gerekiyor. İkinci kısımda ise ekoloji mücadelesine ve nükleer karşıtı harekete kadının katkı olasılıklarına, yani ‘nerelerden tutunabiliriz’ sorusuna odaklanacağız. ‘Tutunabiliriz’ diyorum çünkü erkekler de bizimle birlikte bu mücadelede yer alıyor. Biz feminizmi zaten sadece kadın ve erkek diye keskin hatlarla ayırmıyoruz. Burada, kadın ve erkeğin tam ortasında bir de ‘erillik’ kavramı var. Erillik, yeri geldiğinde kadınlarda da ortaya çıkabilen bir özelliktir. Bu tartışmayı yaparken o erillik olgusunu da göz ardı etmeyeceğim; hatta belki sunumun sonunda bunu hep birlikte tartışmaya açarız. Çünkü iktidar ilişkilerinde tahakküm yapıları belirleyici oluyor. Bizim esas odaklanmamız gereken soru şudur; bu tahakküm yapılarını nasıl yok ederiz ve kadın perspektifinin, kadın etkililiğinin fonksiyonunu boşa çıkartmayacak adımları nasıl atabiliriz?” diye konuştu.
Panel, dinleyicilerin katılımıyla gerçekleştirilen soru-cevap kısmının ardından sona erdi.
Kaynak: JinNews









