• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
26 Nisan 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Yargı Silahı (Lawfare)

25 Nisan 2026 Cumartesi - 23:00
Kategori: Forum, Manşet

İki dava (Lula ile İmamoğlu davaları) arasındaki çarpıcı benzerlikler, yöntemlerin küresel ölçekte birer ‘kopyala-yapıştır’ stratejisiyle uygulandığını düşündürüyor. (Bu arada Kürtler, bu tür ‘kopyala-yapıştır’ iddianame süreçlerine ve yargı pratiklerine uzun yıllardır aşina.)

Nezahat Doğan

Demokrasinin temeli ve ödün verilmemesi gereken en hayati unsuru hukuktur. Ancak Türkiye; hukuk, yargı ve adalet karnesiyle bu sınavda ne yazık ki sınıfta kalmaya devam ediyor. Silivri’de duruşmayı izlerken İstanbul Büyük Şehir (İBB) davasının 26. duruşmasında Ekrem İmamoğlu’nun 9 aydır aynı davadan tutuklu bulunan avukatı Mehmet Pehlivan güçlü bir savunma yaptı. Pehlivan savunmasında sadece iddianamenin ve iddiaların delilsizliğini, tutarsızlığını ortaya koymakla kalmayıp yargılamanın niteliğine ve yapısına dair hukuk fakültelerinde ders olarak okutulacak bir perspektifi ortaya koydu.

Bu yazının da başlığını oluşturdu. Çünkü: Savunma, iktidar gücünün, yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkisinde artık çokça düşünüp, tartışılacak bir kavramı gündemimize taşıdı: Lawfare, yani (iktidarın) Yargı Silahı…

Kavramın anlattıkları

İBB davası gerçeği ve Pehlivan’ın ortaya koyduğu Yargı Silahı kavramı bugün hem tüm yaşananların ardındaki nesnel gerçekliği hem de adalet-hukuk ilişkisini ve gerçek demokrasiyi tanımlamak açısından büyük önem taşıyor. Konuyu derinleştirmek adına, güçler ayrılığı ilkesini ve bu ilkenin hayati önemini anımsamak yerinde olacaktır. Kökleri antik çağlara uzanan ve 17. yüzyılda John Locke tarafından ortaya konulan ve Montesquieu tarafından geliştirilen güçler ayrımı kuramı, iktidar gücüne karşı bireyin ve toplumun özgürlüklerini korumak için iktidar gücünün birbirini denetleyen ve birbirinden bağımsız alanlara ayrılmasını öngörüyordu. Bu alanlar yasama, yürütme ve yargı olarak belirtiliyordu. Bu şekilde iktidar gücünün toplum ve bireye karşı kötü kullanımının engellenmesi hedefleniyordu. Güçler ayrımı kuramında, yargı gücünün bağımsızlığının yürütme ve yasama gücü bağımsızlığından daha zorunlu olduğu ve işlevini yerine getirebilmesi için yargının tam bağımsız olması gerektiği  de vurgulanıyordu. Güçler ayrımı kuramı tarihsel süreçte gelişmiş demokrasinin temel yapısı olarak ortaya çıktı. Immanuel Kant “Adalet, vicdanın kanunla buluştuğu yerdir,” diyordu ve Aristoteles de 2400 yıl önce şunu söylüyordu: “Adalet, güçlülerin zayıflara karşı silahı değil, zayıfların güçlülerden koruyucusudur.”

Yargının silahlaştırılması

Peki, hukukun bağımsız olmadığı yerde adalet olur mu?

Şimdi, erkler ayrılığı perspektifinden Türkiye’deki mevcut tabloya daha yakından bakalım. Çünkü her şeyi çok çabuk unutuyoruz, unuttukça da biraz daha körleşiyor, uyuşuyor ve hislerimizi yitiriyoruz.

Yüksek yargının, yani Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi kurumların üyelerinin fiilen yürütme yani Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, HSK’nin üyelerinin direkt veya endirekt biçimde iktidar tarafından belirlendiği, Adalet Bakanı’nın HSK Başkanı olduğu; aynı ismin daha önce savcıyken AYM kararlarına uymadığı, kritik siyasi davalarda iddianameler hazırladığı bir iklimde demokrasinin vazgeçilmezi olan tam yargı bağımsızlığından ne kadar söz edebiliriz? Buna uygulanmayan AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları da ekleyerek bu sorunun cevabını da düşünmeliyiz.

Diğer yandan erkler ayrımının demokrasi için bir zorunluluk olduğunu ifade ederken, bunun iktidar gücünün toplum ve bireye karşı kötü kullanımını engellenmesini hedeflediğini belirtmiştim. Peki içinde bulunduğumuz resim bize bu açıdan ne gösteriyor? Bu sorunun cevabı, yüreklerin kaldıramayacağı bir kaybedilişin altında yatan gerçeklik olan Gülistan Doku’dur…

Devlet erkini kullanan ve yıllar boyunca kullanmaya devam eden bir Vali, kaybedilen ve 6 yıldır cansız bedeni bile bulunamayan Gülistan Doku, hastane kayıtlarını silen, sildiren bir Başhekim, görüntüleri silinen kameralar, kaybedilen deliller ve buna aracılık eden devlet güçleri… Ve 6 yıldır işlemeyen hukuk.

Artık bu resimde ‘puzzle’ın son parçalarını yerine koymak için, Mehmet Pehlivan’ın savunmasında ve kitabında ortaya koyduğu Yargı Silahı (Lawfare) kavramına dönebiliriz yeniden.

Engizisyon mahkemeleri

Avukat Pehlivan, savunmasında engizisyonu örnek gösteriyor, hukuk ve adalet açısından yapısını tanımlıyor: Orta çağ Avrupa’sında Kalvin ve Luther gibi Hristiyanlıkta modern düşüncelerin ortaya çıkması ve Katolik kilisesinin halk üzerindeki iktidarını kaybetme ihtimaline karşı ortaya çıkan engizisyon mahkemelerinin hukuk tarihi açısından önemli bir kırılma olduğunu ortaya koyuyor. “Engizisyonla Yüzyıllara varan bir itham sistemi terk edilmiş, tahkik sistemine geçilmiştir. İtham sisteminde kişisel bir davacının olması; davacının, iddiasını ispat etmesi gerekir mahkemede. Ama tahkik sisteminde artık bir davacı olmasına gerek yoktur. (Asıl olan) İtiraftır, İtirafçılıktır. Sanığın kendi ağzından dökülecek, kendi mahkumiyetine kendi eliyle imza attıracak tek bir itiraf,” sözleriyle bu kırılmayı anlatıyor. Ayrıca savunmasında engizisyonda itiraf için işkencenin bile yasal hale getirildiğine; gelişen tarih sürecinde de ayrıca her türlü psikolojik baskı yönteminin uygulandığına vurgu yapıyor.

Her iktidarın sevdiği canavar

Bugün tutuklananların iddianameden habersiz olmaları, aileleri üzerinden yapılan baskılar ve itirafçıların tutarsız, somut hiçbir delil ortaya koymayan ya da reddettikleri ifadeleri davanın içeriğine ve hedefine yönelik kaygıları pekiştiriyor. Avukat Pehlivan, zorla itirafa dayalı bu sistemin tarih içinde gelişerek işte bugün Yargı Silahı (Lawfare) biçimine dönüştüğüne vurgu yapıyor: “Engizisyon; hedefini yok etmek için yeterli delili kendi içinde üreten bir mekanizmadır. Tarih boyunca her siyasi iktidar, iktidarını kalıcılaştırmak ve pekiştirmek için aynı canavardan bir tane istedi. Sadece zamanın şartlarına göre bu ihtiyaçlar modernize edildi (…) Her bir yöntem ve örnek engizisyonun reenkarnasyonuydu; bürokratik ve teknolojik olarak modernize edilmiş haliydi. Bu amaca hizmet eden son ve güncel örnek, ABD tarafından dünyaya ihraç edilen Lawfare’dir.”

Yargı-medya-siyaset üçgeni

Pehlivan’ın Yargı Silahı’nın yapısına ve işleyişe ilişkin tespitlerini bugün herkesin dikkate alması gerekiyor. “Yargı Silahı’nın temel yapısını medya, yargı, siyaset üçgeni oluşturur. Bu üçlü yapı eş güdümlü hareket ederek siyasi hasmı yok etme amacı güderler. Siyasi iktidarın güdümünde hareket eden yargı aktörleri hedefi itibarsızlaştıracak, belirsiz ve geniş tanımlamaları içeren suçlamalar yöneltirler; terör, yolsuzluk, casusluk gibi. Medya tekelleri ise daha yargılama başlamadan sahte haberler üzerinden itibarsızlaştırma kampanyaları yürütür, hedefi suçlu ilan eder.”

Medyanın araçsallaştırılması

Erkler ayrımının ortadan kalktığı, yasama, yürütme ve yargı gücünün tek elde toplandığı; dördüncü kuvvet dediğimiz medyaya da o tek erkin hâkim olduğu bir ortamda bunun gerçekleşmesinin hiç de zor olmadığı ortada. İBB davasında, gizliliği olan dosyadaki beyanların ya da uydurulmuş ifadelerin iktidarın elinde olan medyadan servis edilerek bir algı oluşturulmaya çalışıldığını buraya bırakıyorum.

Lula örneği ne anlatıyor?

Avukat Mehmet Pehlivan CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun merkezine oturtulduğu İBB davasıyla net örnekler üzerinden ilişkilendirdiği Yargı Silahı kavramını dünyada yaşanmış ve benzer örneğiyle somutluyor.

Pehlivan’ın ifadesiyle:

“Yargının tüm bu yöntemleri kullanarak adeta bir silaha dönüştüğü en ünlü davayı çok kısaca anlatacağım; Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’ya karşı yürütülen süreci. Lula’nın maruz kaldığı yargı sürecinin siyasi bir komplo olduğu bugün artık herkes tarafından bilinen, kabul edilen bir gerçektir. Hem ulusal hem uluslararası yargı ve Birleşmiş Milletler kararında o sürecin bir siyasi komplo olduğu şerhi düşülmüş, ispat edilmiştir. Lula, 2002 yılında büyük bir destekle Brezilya Devlet Başkanı seçildi ve 2010 yılına kadar bu görevi iki dönem sürdürdü. Ancak -2010 yılında ayrıldıktan sonra- Lula 2016 yılında 2018 yılında yapılacak başkanlık seçimlerinde tekrar aday olacağına dair mesajlar paylaştı kamuoyuyla. Adaylık ilanından hemen sonra Lula’ya yönelik bir yargı kuşatması başladı. Bu kuşatma öyle büyüdü ki, 2016 yılı ne tesadüftür ki yine bir Mart ayında, Yargıç Sergio Moro, yolsuzluk soruşturması kapsamında Lula’nın yüzlerce polis eşliğinde gözaltına alınmasına karar verdi.”

Bundan sonrası daha da çarpıcı: İki dava arasındaki çarpıcı benzerlikler, yöntemlerin küresel ölçekte birer ‘kopyala-yapıştır’ stratejisiyle uygulandığını düşündürüyor. (Bu arada Kürtler, bu tür ‘kopyala-yapıştır’ iddianame süreçlerine ve yargı pratiklerine uzun yıllardır aşina.)  Şöyle anlatıyor Pehlivan:

“Lula’ya yöneltilen ilk suçlama Brezilya’da Üç Villa Davası olarak bilinmektedir. İddiaya göre Lula, kamu ihalelerinden elde ettiği yolsuzluk geliriyle üç villa almış. Tanıdık geldi mi? Yani merak edenler açısından söyleyeyim; bu suçlamanın Lula’ya yönelik bu suçlamanın siyasi bir komplo olduğu ispatlandı. Lula’ya yöneltilen ikinci suçlama, mensubu olduğu Brezilya İşçi Partisi’ni yolsuzluk geliriyle kontrol ettiği ve perde arkasından yönettiğidir. Lula üyesi olduğu partiyi, iddiaya göre sözde yolsuzluk geliriyle ele geçirme planı yapmış. İddianameden bir kesit… Sayın İmamoğlu’na yönelik suçlama… ‘İkinci amacının suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ile örgüt liderinin mensubu olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek olduğu…’ Yani Lula’ya yönelik suçlamalar; önce üç villa davası, şimdi siyasi partiyi ele geçirme… Her biri, her bir suçlama aynısı iddianamenizde var. Evet, basit bir tarihsel benzeşmeyi anlatmıyorum Sayın Başkan. Lula’nın oğlu Luis, o da suçlamalardan nasibini aldı. Lula’nın oğlu Luis’e yönelik suçlama nedir diye merak ediyorsanız, ben şöyle örnek vereyim anlaşılabilir olması için; Selim İmamoğlu’na yönelik suçlama neyse o. Kurduğu bir şirkete yatırdığı para, suçlama konusu yapıldı. Tıpkı Sayın İmamoğlu’nun oğlu Selim İmamoğlu’na yapıldığı gibi.”

Bir başka benzer durum da: Lula’nın siyasi yasaklı hale gelip 2018 seçimlerine katılamamasına neden olan hâkim Sergio Moro, Bolsonaro’nun kabinesinde Adalet ve Kamu Güvenliği Bakanı olarak yer aldı. Bunun, İBB davasının iddianamesini hazırlayan ve savcısı olan Akın Gürlek’in bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Adalet Bakanı olarak atanmasıyla benzerlik taşıması da dikkat çekiyor.

Hemen belirteyim ki: Lula da Silva, 2022 yılındaki seçimlerde tekrar aday oldu ve seçimleri kazandı. Bugün Brezilya Devlet Başkanı olarak görev yapıyor.

***

Bu yazıda, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamın gündemindeki bir davanın arka planını ortaya koyan savunmayı aktarmak istedim. Siyaset literatüründe kaçınılmaz olarak daha fazla yer alacak olan “Yargı Silahı” kavramını bugün en eksik olduğumuz yerden ortaya çıkarmak da önemli bir gereksinimdi. Sonuç olarak baktığımızda; bu ülkede yıllardır Kürtlerin belediyelerine el kondu, siyasetçileri tutuklandı, Kobani kumpas davaları mahkemelerde sürerken o koridorlar hep boş kaldı. Kürt gazeteciler yargılandı, tutuklandı ama kimse Kürtlerle yan yana gelmedi. Bugün bir sistemin değişmesi, yargının bağımsızlığı ve işlemesi gerekiyor diyorsak, geçmişle yüzleşip, gereken dersleri çıkarıp “bugün size yarın bize” diyerek, bagajlarımızı boşaltmak, yan yana duruşları güçlendirmek dünden daha gerekli…

Zira dava devam ederken sabah saatlerinde DEM Parti, Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan ve CHP, EMEP, TİP, EHP, DEM Parti bileşenleri ve birçok siyasi parti temsilcilerinden oluşan heyet: AİHM ve AYM kararlarının uygulanması için önce Edirne Cezaevi önünde ardından Silivri Cezaevi önünde ortak açıklama yaparak tutsakların serbest bırakılmasını talep ettiler.

Şimdi güçlü bir muhalefet ve ortaklaşma olmadan nasıl bir demokratikleşme olabilir? Bugün Kürt sorunu var derken yarın yok yaklaşımı, kazanmak yerine geriye düşmekten ve tekrarı yaşamaktan başka bir anlam taşımıyor. Yaşadığımız her sorunun ve büyük resmin fotoğrafını herkes görüyor, biliyor ama ses çıkmıyor. Siyasetin söylem düzeyi eylemle birleşemiyor; gazetecilik ise parçaları birleştirip o ‘büyük resmi’ topluma göstermekte yetersiz kalıyor. Ve (Şirin Payzın’ın sohbetimiz sırasında) ‘toplumun hafızası 24 saat sonra unutuyor, unutturuyor’ sözü… Sistem hem toplumu hem de muhalefeti çok iyi çözmüş durumda, tüm toplum mühendisliği yöntemlerini kullanıyor ve bütün hamlelerini de ona göre yapıyor.

Barışın müzakere edildiği, barışın toplumsallaşması gerekiyor dediğimiz bir ortamda erkler birliğiyle daha da pekişen iktidar gücüne ve onun siyaset, halklar ve bireyler üzerinde oluşturduğu baskılara karşı pratik siyasette “Ne yapmalı?” sorusunu da daha fazla düşünmek, belki de düşündürmek gerekiyor.

Bu sorunun cevabını Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan çok açıklıkla ve bir hedef olarak ortaya koyuyor: O hedef elbette demokratik toplumdur. Demokratik toplumu gerçekleştirmek için yürünecek uzun ve zorlu yolda demokrasi savunucularının bagajlarını boşaltarak, yan yana gelişlerden korkmadan, “yargı-hukuk ve adalet” için birlikte ilerlemeleri en temel gereksinim ve zarurettir.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Patronları eleştirmek suç mu?

Sonraki Haber

Umut halkların mücadelesinde

Sonraki Haber

Umut halkların mücadelesinde

SON HABERLER

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Yazar: Yeni Yaşam
26 Nisan 2026

Akdeniz’de deprem

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Zor zaman yoldaşıydı…

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Sistem ‘safra’ atıyor

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Umut halkların mücadelesinde

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Yargı Silahı (Lawfare)

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Patronları eleştirmek suç mu?

Yazar: Yeni Yaşam
25 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır