Barış ve Demokratik Toplum projesinin zamana yayılması toplumda kaygıları derinleştirmektedir. Süreç neden ilerlemiyor ve kim ya da kimler sürecin ilerlemesini engelliyor soruları başta Kürtler olmak üzere ezilenlerin umudunu karartıyor. ABD- İsrail ve İran savaşı, dört parça Kürdistan’da Kürtleri etkilemekte ve bu durum kaygıları daha da artırmaktadır.
Rojava’da HTŞ, her şeyi kendisinde tekleştirmeye çalışıyor. İran’da Kürtler savaşın bir tarafı gibi her gün saldırıya uğruyorlar. Irak’ta Kürtlerin arasındaki çelişkiler, mevcut statüyü yok etmenin zemini yapılmak isteniyor. Türk devleti devam eden barış sürecinin gereklerini yerine getirmemekte ısrar ediyor, Kürtlerin özgürleşmemesi için elinden geleni yapıyor. Öyle ki Türk devletinin engelleyici tutumu olmasa, Suriye, Türkiye ve Irak’ta Kürt sorununun adil ve demokratik bir biçimde çözülmesi uzak bir ihtimal değildir. Kısacası Kürtler, hayati öneme haiz toplumsal, siyasal sorunlar yaşamaktadırlar.
Devletin Kürt sorununu terör sorunu olarak tanımladığı bilinmektedir. Bu tanım devletin sürecin sonunda ne olmasını beklediğini de göstermektedir. Buna göre devletin istediği “terörsüz Türkiye”, sadece Kürtlerin değil, toplumun bütün ezilen kesimlerinin hiçbir talebinin karşılanmadığı, özgürlük ve demokrasi mücadelesinin olmadığı, bir Türkiye’dir. Devleti ele geçirmiş olan çete, her türlü hukuksuzluğa, zorbalığa, keyfiyetçiliğe imkân sağlayan mevcut tek adam rejiminin konforunda vazgeçmek istememektedir.
Buna rağmen devlet, PKK’nin silahlarını tümden teslim etmesini ve yasal bir güvence olmadan gelip devletin lütfuna mazhar olmasını istiyor. Bunlar olursa bazı düzenlemeler yapılabilir diye sahte bir umut pompalıyor. Bu durumda ne devletin istediği olur ne Kürt sorunu çözülür ne de demokrasi ve barış gerçekleşir.
Çünkü sorunun yapısal özelliği, beklenen sonucun ortaya çıkmasına uygun değil. Reel durumda 60 milyonluk bir halk ve dört parçaya bölünmüş bir Kürdistan gerçekliği var. Bu halkın uzun bir tarihi geçmişi, mücadele tecrübesi, sayısız örgütü ve bu örgütlere bağlı sosyal- siyasal bir kitlesi bulunmaktadır.
Türk devleti de bütün bu imkanların yarattığı Kürt gerçekliğini yok sayamayacağını, bu gerçekliğe sahip bir halkı uzun süre esir alamayacağını görüyor. Buna karşın bu halkın demokratik taleplerini karşılamayı göze alamıyor. Çünkü Kürtlerin haklarının verilmesi için demokratikleşme zorunludur. Demokratikleşme ise yapısal, köklü bir değişimi gerektirmektedir. Devlet demokratikleşme için köklü, radikal değişikliklere de yanaşmıyor.
Sorunun adı doğru konulmayarak, Sayın Öcalan’ın statüsü belirlenmeyerek, yasal düzenlemeler yapılmayarak sürecin ilerlemesi engellenmekte, demokratikleşme yerine zora dayanan palyatif çözümlerle vaziyet “idare edilmek” istenmektedir. Devletin somut gerçekliğe uygun olmayan bu hesaplarından dolayı süreç ilerlememektedir. Yani adil, demokratik ve barışçıl çözüme yanaşmayan, çözüm niyeti olmayan, barışı engelleyen devlettir.
Son bir hafta içinde olan bitene bakılarak devletin neden demokrasiden ve barıştan kaçtığını görmek mümkündür. Bir emniyet müdürü, oğluna silah talimi yapıyor, oğlu da babasının silahıyla ve babasının öğrettiği bilgi ve beceriyi kullanarak, okulda öğrencileri ve öğretmenleri katlediyor.
Bir başka ilin valisinin oğlu bir genç kadına tecavüz ederek katlediyor, cesedini kaybediyor. Babası kollarını sıvıyor, elindeki devlet imkânlarını kullanarak oğlunun suçlarını gizlemeye çalışıyor.
Maden işçileri sarf ettikleri emeklerinin karşılığını alamadıkları için greve gidiyorlar, polis jandarma tepelerinde, hepsini gözaltına alıyorlar. Üniversite öğrencilerine faşist unsurlar baltalı saldırılar yapıyorlar. Ülkenin her tarafında Varto’da Akbelen’de ve daha birçok yerde ekolojik saldılar yapılmaktadır. CHP’ye yönelik politik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Varlığını korumak ve sürdürmek için bunları yapan devlet, tam da bu nedenle demokratikleşmemektedir.
Bütün bunlar iki gerçeği açığa çıkartmaktadır. Birincisi, bu yaşanan katliamların ve saldırıların, kirli-özel savaşın, toplumdaki gerilimin, ötekileştirmenin sonucu olduğunu göstermektedir. Bu saldırılar, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, kadın cinayetleri, toplumsal-siyasal barış ve demokrasi olmadığı için yaşanmaktadır.
İkincisi, tam da bu saldırıların ve katliamların olmasını engellemek için barış ve demokratik toplum projesinin hayata geçirilmesi gerekli ve zorunludur.
Yani Kürtlerin özgürlük mücadelesi bütün toplumsal kesimlerin adalet, barış ve demokrasi taleplerinin karşılanacağı bir mücadeledir. O nedenle bu mücadele devletin yaptıkları veya yapmadıklarına bağlanmamalı; devletin yapmadıklarına bakılarak ezilenlerin umutlarının gölgelenmesine izin verilmemelidir.
Yapılması gereken, devletin engellerine karşı ve barış ve demokratik toplum talepleri etrafında kitlesel bir güç açığa çıkartılmalı; bu güce dayanarak, değiştirici bir mücadele yürütülmelidir. Unutmayalım, barış ve demokrasi ihtiyacı olan kitlelerin mücadelesiyle kazanılır, barışın ve demokrasinin düşmanlarının lütfuyla değil.









