• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
3 Temmuz 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Yüreğimizin dervişi: Fuat Heval

2 Temmuz 2026 Perşembe - 23:00
Kategori: Forum, Manşet

Yüreğimizin dervişi olan heval Fuat birine bir şey yazarken tekil bir yaklaşım içinde olmazdı. Ruhu komünal olmayı çocukluğunda öğrenmişti. Bir canına şöyle yazmıştı: ‘Sakın gözlerinin ışığı sönmesin, cehennemin ortasında da olsan… Bunu vasiyetim olarak anla’

Bir gün uzun bir yol yürüyüşünde sen de kendi yıldızını buldun. Karanlık dağılmaya başladı. Sen kutsanmış diyarların çocuğuydun. Işığı bulduğunda o ışığı artık yitirmemen gerektiğini bildin. Hemen yörüngesindeki yerini aldın ve en yakın gezegen oldun…

Deniz Hayati Kaytan*

Aynı yalınlıkta ölmek isterim

Kırda bir çiçek gibi sakin, gösterişsiz

Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde

Yeryüzü uzansın altımda, sessiz

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim

Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında

Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında

Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim

Jose Marti

Tutsaklığımın yirmi dördüncü yılına doğru akıyor zaman. Dışarda ve içerde kastik katilin bütün kuşatmalarına rağmen içerde de ışığın ulaştığı her yerde olduğu gibi yaşama umut tohumu olmaya çalışıyoruz. Karanlığın hükmü kırılacak elbet. Kırılacak zincirler, kelepçeler açılacak, bu kapılar ve bizler özlememiz, sevdamız bildiğimiz düşlerimizin mekanı olan anayurdumuz Kürdistan’a döneceğiz.

Onlarca yıldır özgür, eşit ve adil bir yaşamın mücadelesini verdik. Bu dünyada tüm halkların doğal ve pozitif hukuk hakları ne ise o bağlamda yaşamak istedik. Hakikatimiz çarpıtıldı, hakikatimize karşı görülmemiş bir inkar ve imha savaşı yürütüldü.

Kutsal kitaplar 72 uluslu Babil’den bahseder. O ikonik kule inşa edilirken oradaydık. Döşenen tuğlalarında ana-atalarımızın alınteri ve el emeği vardı. “Şu temelin taşları, şu ilk katların tuğla toprağı halis-muhlis Kurti diyarından geldi. Ey temaşa edenler! İçinize doğan ferahlığı kuzey rüzgarlarının dağlarından bilin!” diyen taş kitabe tarih kapımızın mührü gibiydi. Varlığımıza dair metaforlar o kulenin inşasında karılan harçtı. Sonraları örtük tarihimiz başladı. Gelen her kastik katil “bu da benden” dercesine suni toprak örtüsünün üzerine bir avuç ölü toprağı serpti. Ama hiçbiri son iki yüzyılda yapılanların kıyısına bile yanaşmadı. Dilimiz ontolojimizdi, önce bu yok sayıldı.

Çubuk Barajı ve ahde vefa

Dilsizlik… “Ses duvarını aşan uçaklardan söz ederiz, ama trajedide söz konusu olan sessizlik duvarıdır.” Kanıksatılmış, kanıksanmış sessizlik, öğretilmiş sessizlik. Sessizlik ontolojisinin tüm toplumsal halleri… Ve 1973’ün bir Newroz gününde Çubuk’un yüzü okşayan hoş kokulu ağaçlarının gölgesinde; her şeyi büyülü tek bir cümleyle yeniden başladı varlık hikayemiz. Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun arkadaşlar bu hikayenin başından beri en bilinen öncülerindendiler…

Geçen yıl tarihi 12. PKK Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Ali Haydar Kaytan (Fuat) arkadaşın 3 Temmuz 2018 tarihinde; Rıza Altun arkadaşımızın 25 Eylül 2019 tarihinde şehit düştüğü bilgisi paylaşılmıştı. Tarihi 12. PKK Kongresi Fuat yoldaşın “Önderliğe bağlılık, Hakikat ve Kutsal Yaşam” sembolü, Rıza yoldaşı ise “Özgürlük Yoldaşlığı” sembolleri olarak kabul etmişti. 12. Kongre onlara atfedilmişti. Önder Apo daimi yol göstericilerimiz olan Fuat ve Rıza arkadaşların “ulusal varlık ve demokratik komünalite” mücadelesindeki yerlerine dikkat çekerek; yeni dönem paradigmasında esin kaynağı olacaklarını belirtmişti. Geçen yıl şehadet bilgileri açıklandığında ruhumda birkaç yılın birikmiş, olgunlaşmış, hüznün imbiğinden damıtılmış anıları vardı. Bunları paylaşmalı, ahd-ı derin ama çok derin vefayı demokratik komünalite toplumsallığımızla ortaklaştırabilmeliydim. Gazetelerde, basında yer bulan Fuat ve Rıza arkadaşların resimlerinin, PKK 12. Kongresi’nin yapıldığı mekan duvarlarına asılmaları ne çok şey anlatıyordu! 50 yıllık dolu dolu yaşam. O yaşama sığdırılan nice anılar, nice yücelikler… İlk adımın özneleriydiler. “Dünyanın kabuğunu çatlatan” ilk sözü söylemişlerdi. “Taşta gülü bitirmek” inancının mensubuydular. Düş ile gerçeğin patikalarında yürüyen o ilk hakikat aşıklarını düşündüm. Omuzlarında taşıdıkları heybelerin de en sadesinden bir avuç söz, rafine edilmiş düşünceler ve sevgi vardı. Heval Fuat yıllar önce İncil’den örnekler vermiş “başlangıçta söz vardı” dibacesini anlatmıştı. Söz neydi, gücünü nereden alıyordu? Sözün ele ayağa düşmediği zamanların duruşu nasıl bir duruştu? Sonra “Ekinci ve Tohum” hikayesini anlatmıştı. Bu idrak gücü olanlar için Önderlik gerçekliğinin modern anlatısıydı.

Sözün gücü

Ben de sözün büyülü gücüne dayanarak bu satırları yazmaya çalışacağım. Heval Fuat’ı yad edip, hakikat ocağında bağdaş kurup ona saygıda kusur etmeden, onu can kulağıyla dinleyeceğim.

Aslında hayatımda yaşanmış ve öyle çok da hatırlanan bir kardeşlik bağı da söz konusu olmadı. Benim çocukluğumun hatırlayışında “yedi kardeşin en büyüğü” olarak bir “ayrılıktı” o. Fiziki anlamda elbet. Yoksa ben hiçbir zaman ayrılığa inanmadım. Aynı düşü, sevdayı ve ortak bir yüreği taşıyanlar hep ortaktırlar, birliktedirler ve onlar için ayrılık yoktur.

Yıllar önce Avrupa’da reklam panosunda bir sinema filminin çok etkileyici bir fotoğrafını görmüştüm. Savaş enkazının ortasında bir askerin belli belirsiz suretiydi. Altındaki yazıyı yanımdaki arkadaşıma tercüme ettirmiştim. “Onun artık yaşamak için hiçbir gerekçesi yok! Ama savaşmak için gerekçesi çok” deniliyormuş. Ben ise şunu diyorum: “Benim artık hem yaşamak, hem de mücadele etmek için gerekçem çok.”

Gözlerinin ışığı sönmesin 

Yüreğimizin dervişi olan heval Fuat birine bir şey yazarken tekil bir yaklaşım içinde olmazdı. Ruhu komünal olmayı çocukluğunda öğrenmişti. Bir canına şöyle yazmıştı: “Sakın gözlerinin ışığı sönmesin, cehennemin ortasında da olsan, karanlık ortamlar gözlerinin ışığıyla aydınlansın. Yaşama sevincin azalmak bir yana, daha da artsın. Bunu vasiyetim olarak anla.” Bununla ardında kalanlara yaşamın doğrultusunu çiziyordu. Bizler için ise heval olmanın gereklerini anlatıyordu.

Anlamın ve hissin yarattığı insan haliyle doğrudan heval Fuat’a hitap etmek isterim. Sen akışın sevinci, ruhu ve anlamın dile getirmiş gerçeğiydin. Sen bize çağlayabilen bir pınardın.

Hatırlıyor musun birlikte akademide Önderliğin huzurundaydık. Önderlik sana “Sen hep Dêrsim’e gitmek için uğraştın, Dêrsim’e gidip orada ölmek istedin. Ama ben Dêrsim’e gitmene izin vermedim, seni yaşattım” demişti. Sen suskun kalmıştın.

Önderliğe bağlılık, hakikat ve kutsal yaşam sembolü olacağın hakikat yoluna düşmeden evvel hayat hikayeni yüzeysel de olsa biliyordum. Önderlikle yaşam yolculuğumuz ne çok benziyordu birbirine! Tertelenin acısına ve annemin dinmeyen ağıtlarıyla doğmuştun. Köyümüzden yola çıkıp yakın köy olan Hakis’te bir Ermeni annenin yanında okula başlamıştın. Annemin kanayan yüreğinin masallarının ardından, o Ermeni ana da sana Giron’un masallarını anlatmıştır. Ruhunda fazlasıyla soru biriktirdiğini biliyorum. Hakis’ten sonra Erzurum yatılıya yolun düşmüştü. Çocukluğunda öğrendiğin her şeye karşın senin de hayatla sorunun vardı. Sorularına cevap arayacak, hayat ile hesaplaşacaktın. Bir Alevi olsan da Erzurum’da dine yöneldin, namaz kılmaya başladın. Arayışını söze döktün, öyküler yazıp ödüller aldın.

Sen köyümüzün kadınlarının göz bebeğiydin. Sen geldiğinde seni soru yağmuruna tutarlardı. Gözlerini kadınların gözlerinden kopardığında kızıyorlardı sana. Doğallığını yaralamıştı kent ve onun dünyası.

İstanbul ve Ankara

Sen de Önderlik gibi İstanbul Hukuk’a gitmiştin. Arayışına yanıt olamadığını gördüğünde Ankara’ya Siyasal’a geçmek istedin. Ankara’da aynı sıraları paylaşmaya başlamıştın. Sen sendeki karanlığa son verecek bir yıldız arıyordun. O yıldızı Ankara’da buldun. Bir gün uzun bir yol yürüyüşünde sen de kendi yıldızını buldun. Karanlık dağılmaya başladı. Sen kutsanmış diyarların çocuğuydun. Işığı bulduğunda o ışığı artık yitirmemen gerektiğini bildin. Hemen yörüngesindeki yerini aldın ve en yakın gezegen oldun. Ondandır ki sende de varlık kazandı hayat. Artık kıblen “Anlamın ve Hissin Yaşattığı İnsan”dı.

Sen “bizler çağdaş havarileriz” diyordun. İsa bir keresinde onlara şöyle demişti: “Her şeyi ardınızda bırakın! Evlerinizi, balıkçı ağlarınızı, tarlalarınızı ve de çocuklarınızı… Kuşağınıza altın, gümüş ya da bakır para koymayın. Yolculuk için ne torba ne yedek mintan, ne çarık ne de değnek alın. Çünkü işçi yiyeceğini hak eder…” O vakitler bir elin parmak sayısı kadardınız. Dünyanın en ağır yükünü sırtlamıştınız. Sofranızda iki zeytin tanesi, bir parça kuru ekmek vardı. “Bir lokma, bir hırka” sizler için bir yaşam felsefesiydi. Şimdilerde gafiller için ise bir retorik!

Annem ve tertele

Çocukluğumda sen annem için ilk ayrılık olmaya başladığında her günün sabahına ağıtlar ile uyanıyordum. Annem hep seni özlüyordu. Ayrılığın, onu kendi çocukluğuna döndürüyordu. Tertelenin yaşandığı an’a. Sürgün yolculuğuna çıkarken kaç gün yürümüşlerdi hatırlamaya çalışıyordu. Yakılan evlerinden ormana kaçıp uzaklarda bir mağaraya sığındıktan günler sonra “Artık kimse öldürülmeyecek sürgüne gönderilecek yaşayanlar” denildiğinde inanmamıştı. Annem için sürgün “ölümden ölüm beğen” anlamı taşımıştı. Sürgüne götürüleceklerin başındaki adam, anneme bir parça ekmek uzatıyor, almıyor ekmeği. Bir kadının arkasına saklanıyor. Orada ölümü taşıyanların rengini tanıyor. Hayatı yeni yeni öğreniyor 7-8 yaşlarında. Çocuklar için sürgün ölümün de ötesi. Hayatının hiçbir kesitini unutmuyor.

Seni çok özlüyordu annem. Sen onun umudu, yaşamın yeniden canlandığı evreni ve geleceğiydin. Her sabahın güneşinde dua ederken topladığı ışığı kendi sevgisiyle yoğurup-yıkayıp sana içirmişti. Tarihin tüm ağırlığını senin omuzlarına yüklemişti. Annemin sabah yıldızıydın. O nedenle senin hayatına dair aldığın her kararda seninleydi.

Sen tarihin önüne koyduğu yolda onurla yürüyeceğini biliyordun. Mıntıka-i memnunun çocuğuydun. Köyünü, çocukluğunu çepeçevre saran dağların zirvesini, o zirvelerin büyüleyiciliğini hissettin. Yaşam kavramını düşünce ve yürekte yakaladığında  doğduğun diyarlar bir cennet parçası iken, neden insanların cehennem azabı yaşadığı bir yere dönüştüğünü sorgulamıştın.  Öyle ya “Nasıl Yaşamalı?”sız bir yolun yolcunun ne manası olabilirdi ki…

Babamın tertele öfkesi

Ana yurdunu sevdin, ona sevdalandın. Kutsallarımız sana aşka adanmış bir yürek vermişlerdi. Karanlığın, yangınların, tertelenin sancısının ertesinde, sürgün dönüşü yakılmış köyünde yeni bir umut olarak doğdun. Umudun ışığıydın. Köydeki yaşamına klan yaşamı demiştin. Doğanın yüreğinden ana kadının klanından şehre gittiğinde yabancı bir dünya vardı. Uçurumların ayırdığı dünyaların farkını anlamaya çalışıyordun. Ağıtlar neyi anlatıyordu? Hayat durmaksızın senin için cevaplanması gereken sorular biriktirirken yüreğinde en çok da klanımızın kadınlarına cevap olamama acıtıyordu yüreğini. Ve madem ki ışık siliyordu tüm karanlıkları, hayatı tüm hücrelerine kadar bilmek gerekiyordu. Sadece görünen değil-görünmeyeni de bilmeliydin. Minerva’nın bilge baykuşu da alacakaranlıkta uçmayı tercih etmemiş miydi?

Babam tepeden tırnağa devam eden bir tertelenin sürgün acısıydı. Ruhumuzu arındırıp doğaya verdikleri için her hasat sonrası doğaya teşekkür eder ve ona adak sunmaya giderdi. Buyere Gölü ziyaretinin yolunda Keşiş’in üstündeki patikanın yanı başında dedem vurulmuştu. Babam soykırıma uğramanın öfkesi ile doluydu. Soykırımla hesaplaşmak istiyor ama bir yol da bulamıyordu.

Soykırım, hakikati mezara gömmüştü. Karanlığın tanrılarına isyan bir farzdı klanımızın lisanında. İnsandan çok topraklarımızın ruhu kanamıştı. Tüm ağıtlarımızı toprak dinliyordu. Ondandır ki bizim zamanımızda en büyük acıyı topraklarımız yaşamıştı. Munzur’un iniltilerini unutabilir miyiz? O ırmağa kendini uçurumlardan atan kızkardeşlerimizin ardından elini dağlara veren Kürdün gelininin bıraktıklarını dahası…

Ermeni kirvelerimiz

Kirvelerimiz olan Ermeni kavmi ile aynı toprağı, ölümleri ve tarihi paylaşıyorduk. Tanrılar Giron’un kavmini istediğinde “Biz kirvelerimizi ölüme vermeyiz” demiş, onları korumuşlardı. Cennetimizin tohumları senin ruhundaydı. Tarih, doğduğun zamanın içinde saklı bir inciydi. Sen kayıp bir tarihin ruhu ve yüreğiydin. Yüreğin kendi akacağı suyun yolunu bulmuştu. Hakikat evrensel kardeşliğimizin ve özgürlük aşkının diliydi. Tanrı yüzbinlerce yıl boyunca bir Dorr’un (incinin) içindeydi ve yaşamı gizliydi. Bu devr-i alemde kendi tarihimizin sırrını bilmeliydik. Ardına düştüğün hakikat seni başlangıca götürüyordu. Yaşadığın zamandan ve mekandan koparken kendi köklerinin ardına düşecektin. “Tarihin başlangıcında gizli olan” hakikatimizi çözebildik mi varlığın birliği de gerçek olur. Tanrının insanda olduğunu, incinin senin kendi yüreğinde olduğunu bildiğinde sırrı bildin. Yürütmek için ışından bir yol açıldığında “Ardımdan gelin” çağrısı da evrensel bir çağrı oldu. Ama çarmıhınızı da sırtlamıştınız. Sırtı büken bir yük değil, arınmanın ve adanmanın imgesiydi çarmıh. Öyle birden insan başlangıca ulaşamazdı elbet… Her şeyi insan kendi elleriyle, tırnaklarıyla kazıyıp kazanmalıydı ki, hakikate olan hürmette kusur etmesin.

Yarın: Aden Bahçeleri ve İlk Arkadaş

*Bolu F Tipi Cezaevi

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Kazanamayacağın savaşa kalkışırsan…

Sonraki Haber

Türkiye’de yaşama ara verdiren güç; NATO Zirvesi

Sonraki Haber

Türkiye'de yaşama ara verdiren güç; NATO Zirvesi

SON HABERLER

Türkiye’de yaşama ara verdiren güç; NATO Zirvesi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

Yüreğimizin dervişi: Fuat Heval

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

Kazanamayacağın savaşa kalkışırsan…

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

İyi, cesur, politik ve muzip

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

Uçurumun kenarında kanatlanmak

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

Amedspor, Berk Kızıldemir ile anlaşma sağladı

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

DBP’den Riha’da ‘Barışın sözünü halkla kuruyoruz’ buluşmaları

Yazar: Yeni Yaşam
2 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır