Kürt sorunu çözülmediği müddetçe darbeye yol açacak bir zeminin her zaman olacağını söyleyen KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, ‘Bu kesimlerle doğru mücadele, sürecin toplumsallaştırılmasıdır. Bu açıdan iktidar, tutum ve söylemleriyle sürecin toplumsallaşmasını sağlayan bir konumda olmalıdır’ dedi
KCK Yürütme Konseyi üyesi Mustafa Karasu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin bir yılını, devletin ve toplumun sorumlulukları ile barış karşıtı odaklara karşı tutuma dair ANF’ye konuştu. Mustafa Karasu ile yapılan iki bölümlük röportajın ilk bölümünü paylaşıyoruz.
Abdullah Öcalan’ın, cezaevindeki tutsakların ve Kürt halkının başta olmak üzere Türkiye, Ortadoğu ve tüm dünya halklarının yeni yılını kutlayarak başlayan Mustafa Karasu’nun röportajı şöyle:
“Rêber Apo’nun demokratik siyasal çözüm arayışı, Mehmet Ali Birand’la 1988 yılında yaptığı röportaja kadar gider. Rêber Apo bu röportajında ‘devlet bir memurunu göndersin, sorunları tartışalım’ demiştir. 1993 yılında Özal’ın yumuşak yaklaşımlarına bir cevap olarak Mart ayında tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Bu ateşkesin uzatılan ikinci döneminde Özal zehirlenerek saf dışı edilmiştir. Rêber Apo 1995 yılında Erbakan hükümetine de olumlu bir yaklaşım göstermiştir. 1998 yılında ordu içinden bazı güçlerin mesaj göndermesi karışışında 1 Eylül’de tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Rêber Apo 1990’lı yıllar boyunca Türk devleti ile diyalog ve çözüm arayışında olmuştur. 1998’in 15 Ağustos’unda yaptığı değerlendirmede sorunları savaşla çözme arayışı dışında başka yöntemlerin zamanının geldiğini vurgulamış; demokratik siyasal çözüm tercihini 15 Ağustos’un yıl dönümünde ifade etmiştir.
‘Demokratik çözümde değerlendirmek istedi’
Uluslararası komployla 15 Şubat 1999’da İmralı’da esaret altına alındığında da demokratik çözüm iradesini ortaya koymuştur. Esaret altında olmasını da demokratik çözüm yönünde değerlendirmek istemiştir. Gerilla güçlerini Türkiye sınırları dışına çıkararak yıllarca çatışmasızlık ortamı yaratmıştır. Bu süreçte yaptığı değerlendirmelerle demokratik siyasal çözümün teorik ve siyasal zeminini yaratma çabasında olmuştur. Ne var ki devlet bu radikal karar ve adımlara karşılık vermemiş, inkar politikasında ısrar etmiştir. Rêber Apo’nun esaretiyle PKK’nin yenildiği yanılgısına düşmüş, bu da çatışmaların sürmesine yol açmıştır. Rêber Apo 2006’da tekrar tek taraflı bir ateşkes ilanını sağlamıştır. 2008 yılından itibaren Oslo’da çatışmasızlığı sürdürme ve Kürt sorununun demokratik çözümü için müzakereler yapılmıştır. Bu görüşmeler hem Oslo’da hem de İmralı’da devlet yetkilileriyle sürmüştür. Rêber Apo bu süreçte de makul önerilerle Kürt sorununun demokratik çözümünün önünü açma çabası içinde olmuştur. Bu yönlü çağrılar yapmış, deklarasyonlar açıklamıştır. Tüm bu çabaların sonucu, 28 Şubat 2015’te İstanbul Dolmabahçe Sarayı’nda ortak mutabakat kamuoyuna açıklanmıştır. Tüm bu gerçekler Rêber Apo’nun her fırsatta demokratik çözüm aradığını; bu temelde silahlı mücadeleyi sonlandırmayı hedeflediğini açıkça göstermektedir. Ancak Türk devletinde bir zihniyet değişimi olmadığı ve siyasal konjonktürü kendi lehine görerek 24 Temmuz 2015’ten itibaren saldırılarını artırmıştır. Ancak tüm bu saldırılara karşı halk ve Hareket olarak direndik, bu saldırıları sonuçsuz bıraktık.
‘Sorunları savaş değil, müzakere çözer, anlayışında olduğundan’
Öte yandan Türkiye’de ekonomik, toplumsal ve siyasal sorunlar ağırlaştı. Ortadoğu’da tırmanan savaş ve yarattığı siyasal durumdaki belirsizlikler, Türk devletini bu çıkmazdan çıkma arayışları içine soktu. Devlet Bahçeli bu ortamda Rêber Apo’ya çağrı yaptı. Rêber Apo da on yıllardır ‘sorunları savaş değil, müzakere çözer’ anlayışında olduğundan, ‘Silahlı çatışma sürecini sonlandırma ve Kürt sorununu siyasi ve hukuki zemine çekme gücüm var’ cevabını vermiştir. Hem çok haklı bir mücadele verilmektedir hem de Kürt sorununda gerçeklikler ortaya çıkarılmıştır. Zaten Hareketimiz reel sosyalist anlayışı ve her ulusa bir devlet yaklaşımını bırakmıştır. Bu gerçekler demokratik siyasal çözümün zeminini oluşturmuştur. Bu nedenle, Rêber Apo’nun perspektifleri doğrultusunda adım atarak, bu çözüme zemin sunmaya ve imkan sağlamaya çalışıyoruz. 100 yıllık bir Kürt sorunu var, 50 yıllık mücadelemiz var. Tüm bu adımları 50 yıllık mücadelenin Kürdistan, Türkiye, Ortadoğu ve dünyada yarattığı etkilerin sonucu olarak görmek gerekir. Bir yıllık, iki yıllık bir mücadele ve bunun yaratığı etkiden söz etmiyoruz. Bu 50 yılda öyle değerler yaratıldı ve gerçeklik açığa çıkarıldı ki, buna dayanarak demokratik siyasal çözümü sağlamak imkan dahiline girmiştir.
‘Savaş ortamında sürekli demokrasi güçleri baskı altında tutuluyordu’
Kuşkusuz bir yılı aşkındır çatışma ortamından çıkmak topluma ve demokrasi güçlerine biraz nefes aldırmıştır. Çünkü savaş ortamında sürekli demokrasi güçleri baskı altında tutuluyordu. İktidar, hedeflediği her siyasi gücü PKK ile ilişkili gösterip üzerine gidiyordu. Çatışma ortamına dayanarak saldırılar ve baskılar meşrulaştırılıyordu. Bu süreçte CHP ve bazı çevreler üzerine bu defa terörle işbirliği içinde gösterilerek değil, başka nedenlerle gidilmiş; CHP’nin cumhurbaşkanı adayı ve birçok belediye başkanı tutuklanmıştır. Bu baskılar, Tele1 ve Merdan Yanardağ’a yönelik uygulamalar da bir yönüyle çatışmasızlık ve Kürt sorununun çözümü yönünde oluşacak toplumsal desteği sınırlama politikası olarak görülmektedir. Zaten bazı çevreler böyle değerlendirmektedir. Bir CHP’li milletvekili de sürece toplumsal desteğin artmamasının nedeni olarak bu durumu göstermiştir. Kuşkusuz böyle izahlar ilkeli politikayı değil de dıştan etkilenen bir politik durumu ifade etmektedir.
‘AKP’ye oy veren Kürtler de demokratik çözümü isteyen yaklaşımdadır’
Söz konusu olumsuzluklara rağmen siyasi iklimin belli düzeyde yumuşadığı, terör gerekçesiyle yapılan baskıların gerilediği bir ortam ortaya çıkmıştır. Demokrasi mücadelesi için bir zemin oluşmuştur. Bazı çevreler Kürt düşmanlığını körükleseler de AKP-MHP bu sürecin parçası olduğundan toplumun Kürt sorununa ve Kürtlere bakışında objektif olarak bir yumuşama olmuştur. Ne kadar ‘Terörsüz Türkiye’ diyerek gerçeği saklamaya çalışsalar da toplum bir Kürt sorunu olduğunu ve Kürtlerin talepleri olduğunu öğrenmektedir. Kuşkusuz savaşın durması sadece ekonomik alanda değil, toplumsal alanda da bir rahatlama yaratmıştır. Kürt toplumu, PKK’nin feshiyle bir burukluk yaşasa da sürecin gelişmesinin ve başarısının Kürtlere büyük kazandıracağını görüp Rêber Apo’nun ve hareketimizin çabalarına destek vermektedir. Kürt toplumu bir yıldır yoğun bir politikleşme süreci yaşamıştır. Sadece DEM Parti tabanı değil, tüm Kürtler Kürt sorunu ve demokratikleşme konusunda bir duyarlılık içine olmuştur. Kürtler, Kürt sorununun demokratik çözümü doğrultusunda bir ortaklaşma içine girmiştir. AKP’ye oy veren Kürtler de Kürt sorununun demokratik çözümünü isteyen bir yaklaşım içindedirler. İktidarı gözetseler de böyle bir ruh hali içinde olmaları Kürt toplumunun süreci sahiplenmesi ve mücadelesi açısından olumlu etki yapacak bir etkendir. Kürt halkının sahiplenmesi olumludur. Siyaset kaygılarla yapılmaz. Her siyasi hedef, mücadele ile gerçekleşebilir. Mücadele, zaten kaygıları gideren bir etkendir. Süreci sahiplenmeyenlerin, mücadele etmeyenlerin kaygıları da boş ve anlamsızdır. Bu açıdan temel görev mücadele etmektir, örgütlenmektir. Her türlü kaygı da ancak böyle giderilir.
‘Savaşın sürmesini isteyenler dış güçlerin işbirlikçileridirler’
Kuşkusuz Kürt düşmanlığını, yüz yıllık eğitim, kültür, basın politikaları ve siyasi güçlerin politika ve söylemleri yaratmıştır. Bu savaşın sürmesini isteyenler, aslında Kürtlerle Türk devletinin çatışmasını isteyen dış güçlerin işbirlikçileridirler. ‘Vatan-millet-Sakarya’ demelerine bakmayın; dış güçlerin sürekli savaş içinde Türkiye’yi zayıf düşürüp kendi politikalarının işbirlikçisi yapmalarının içteki uzantılarıdırlar. Bunları barış karşıtı ve savaş isteyenler olarak teşhir etmek gerekir. Türkiye’nin istikrarını istemeyenlerdir. Bunlar savaş rantçılarıdır. 1990’lı yıllarda bunların PKK ve Apo rantıyla yaşadıkları belirtilirdi. Ne kadar yüksek sesle bağırırlarsa o kadar rant elde ederlerdi. 1990’lı yıllarda sanatçı denenlerin, Ahmet Kaya ‘bir Kürtçe şarkı yapacağım’ dediğinde nasıl bir saldırıya geçtikleri unutulmadı. Böyle yaparak iktidarların ve patronlarının aferinini alacaklar; sanat dünyasında bir sosyal statü elde edeceklerdir. Türkiye nüfusunun en az üçte biri Kürt olduğundan, süreç karşıtlığı, ‘ben komşumla barışmayacağım’ demektir. Bunlar on yılların eğitimi içinde hastalıklı hale gelen kesimlerdir. Kendilerini nasıl tanımlarlarsa tanımlasınlar, onlar dış güçlerin Türkiye içindeki beşinci kollarıdırlar.
‘Kürt sorunu çözülmediği müddetçe darbeye zemini her zaman vardır’
Rêber Apo darbe mekaniğini onlarca yıl önce ifade etmişti. Nitekim Rêber Apo’nun dediği gerçekleşti. 15 Temmuz darbesi de Kürt sorununun çözümsüzlüğünün yarattığı bir durumdur. Hatırlanırsa, Fethullahçı denen kesimler PKK ve Apo düşmanlığında çok pervasızdılar. Böyle yaparak kendilerini güçlendirip iktidar olmak istediler. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe her zaman bazı kesimler kendilerini daha fazla Kürt düşmanı olarak gösterip darbe yapma zemini bulmaya çalışacaklardır. Darbeler için her zaman gerekçeler vardır. 12 Eylül Darbesi’nin asıl gerekçesi de, Kürtlerin özgürlük taleplerini yükseltmesi ve bu doğrultuda örgütlenmeleriydi. Şimdi de bazıları Kürt sorununun gündeme girmesinden rahatsızdır. Bu nedenle bu kesimler kendilerini ‘bu vatanı böldürmeyecek’ kesimler olarak gösterip, güç toplayıp darbe yapmak isteyebilirler. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe Türkiye’de darbe habitusu, yani darbeye yol açacak bir zemin her zaman var olacaktır. Bu kesimlerle doğru mücadele, sürecin toplumsallaştırılmasıdır. Bu açıdan iktidar, tutum ve söylemleriyle sürecin toplumsallaşmasını sağlayan bir konumda olmalıdır. Etkide olduğu basın ve diğer çevrelerin eski dili bırakarak sürecin toplumsallaşmasında rol oynaması, darbe heveslilerini de daraltacaktır.
‘Demokratik bir çözümün Kürtlere çok kazandıracağını söylüyor’
Yeminli Rêber Apo ve PKK düşmanları her zaman olmuştur. Bazı kişi ve çevreler Rêber Apo ve PKK’nin 50 yıldır Kürt siyasetine damga vurmasını ve Kürdistan’ın dört parçasında etkili olmasını sindirememişlerdir. Sürece karşıt Kürt dediklerinizin bu halkın mücadelesine hiçbir katkıları olmamıştır. Ne askeri ne de siyasi olarak bu halk için bir mücadele vermişlerdir. Şunu vurgulayalım; PKK bir Kürt yoksullar hareketi, yani Kurmanc hareketi olarak tarih sahnesine çıktı. Kapitalizmi uluslaştırıcı bir güç olarak gören yaklaşımların aksine, PKK kapitalizmin Kürt soykırımını hızlandırdığını ve Kürt soykırımında kullanılan bir aparat haline geldiğini değerlendirmiştir. Nitekim pratik de göstermiştir ki kapitalizm, Kürt toplumsallığını dağıtmada soykırımcı sömürgecilik tarafından kullanılmaktadır. Bu nedenle PKK’nin çıkışında, kapitalizmin ayağı olan komprador sınıfa karşıtlık temel bir tutum olmuştur. 1999’da çatışmasızlık sağlandığında, bize ‘mücadeleyi bırakıyor’ diyenler, 2004’ten sonra gerilla savaşı yeniden başladığında, ‘bu savaş zarar veriyor’ propagandası yaptılar. Şimdi bu çevreler PKK fesih edilip silah bırakma kararı alınca, 52 yıldır büyük mücadele veren Rêber Apo ve PKK’yi mücadeleyi bırakmakla suçlama densizliği içine giriyorlar. Rêber Apo 52 yıllık mücadeleyi bir demokratik çözümle taçlandırmak istiyor. Devletçi çözümün değil, demokratik bir çözümün Kürtlere çok kazandıracağını söylüyor. Klasik paradigma ve savaşla kazanılan kazanılmıştır. Artık eski paradigmada ısrar Kürtlere kaybettirmekten başka sonuç vermez; ya da ne kadar savaşılsa da sonunda böyle bir çözüm arayışına girilecektir. Önder Apo’nun yaklaşımı böyledir. Bu çevreler, kendilerini güya Kürtlere daha fazla hak isteyenler olarak göstermeye çalışıyorlar. Kürt halkının özgürlük mücadelesine güç verip bedel ödemeyen bu kesimler, ‘acaba PKK’nin bıraktığı boşluğu biz doldurur muyuz’ hesabı içindeler. Öyle ki, Kürtler için hiçbir mücadele vermeyenler ve Kürtlerin bir kazanım elde etmesinde katkısı olmayanlar, ‘neden devletimiz yok’ gibi demagojik söylemlerde bulunuyorlar. Bu, çok basit bir düşüncedir. KDP bile ‘bu süreci destekliyorum’ derken; bu kesimlerin ‘PKK niye devlet istemiyor’ gibi afaki söylemlerinin kara propaganda ve demagoji yapma dışında bir değeri yoktur. Bu tür kişi ve çevreler bile Rêber Apo’nun yarattığı büyük mücadelenin sonuçları sayesinde konuşmaktadırlar. Kuşkusuz bazı iyi niyetli ve dürüst yurtseverler de Türk devletinin inkarcı politikalarına tepki olarak bu tür yaklaşımlar gösteriyorlar.
‘Rêber Apo hep Kürtlere kazandırmış bir önderliktir’
Türk devletine karşı 52 yıldır mücadele yürüten biziz. Bu devleti en iyi tanıyan bizleriz. Devlet de bizleri iyi tanıyor. Zaten dünyada savaşanlar müzakere ve barış yaparlar. Biz bugün Ortadoğu’nun en deneyimle ve en politik gücüyüz. Doğruları da yanlışları da biliyoruz. Tabii ki Kürt sorununda demokratik siyasi bir çözüm yaratmak da Kürt halkına karşı sorumluğumuzdur. Bu çevreler şunu görüyor; eğer Rêber Apo Kürt sorununun çözümünde başarılı olursa Rêber Apo’ya karşı şimdiye kadar yürüttükleri tüm kara propagandaları çökecektir. Artık Rêber Apo’nun paradigması karşısında siyasi bir değerleri kalmayacaktır. Kuşkusuz bazı işbirlikçiler de Kürt sorununun çözümünü istemez. Çünkü Kürt sorunu çözüldüğünde işbirlikçilikleri para etmeyecektir. Kürt halkı, PKK’nin Kürt halkının özgürlük mücadelesinde yerinin ne olduğunu çok iyi biliyor. Rêber Apo 52 yıldır önderliği sınanmış ve hep Kürtlere kazandırmış bir önderliktir. Ne aldanır, ne aldatır. Kürt halkı, Türkiye’de Kürt sorununun çözümünü istemeyen rantçılar ve Kürt düşmanları ne ise bunlara da öyle yaklaşmalıdır. Bunlar Türkiye’de Kürt düşmanı ve süreç düşmanı kesimlerin doğal müttefikleridirler. Bu süreç aynı zamanda bir mücadele sürecidir. Rêber Apo ve süreç karşıtlığı yaparak Kürtlerin konumunu zayıflatıyorlar. Bunlar bu süreçte Kürtlük adına Kürtlerin konumunu zayıflatan kesimler olarak görülmelidir. Bu çevrelere karşı en etkili mücadele Rêber Apo’nun inisiyatifinde yürüyen bu süreci sahiplenmek, böylece sürece yönelik toplumsal desteği artırarak başarıya ulaşmasında rol oynamaktır.
‘Sürecin başlamasında AKP ve MHP’nin ortaklaştıklarını düşünmek gerekir’
AKP ve MHP’nin ideolojik ve politik yaklaşımlarında farklar vardır. Bu açıdan Kürt sorununa yaklaşımlarında da farklılıkların olması anlaşılır bir durumdur. Ancak AKP ile MHP çok sıkı bir ittifak içindeler. Kürt sorunu gibi çok önemli bir konuda görüşleri yakınlaşmasaydı, Devlet Bahçeli söz konusu açıklamaları yapmazdı. Bu açıdan önceden Tayyip Erdoğan’la bu süreci konuşmuşlardır. Belki her ikisinin saikleri aynı olmayabilir. Ancak politik olarak böyle bir sürecin başlamasında ortaklaştıklarını düşünmek gerekir. Yoksa böyle önemli bir konuda ortaklaşma yaratmayan bir farklılık, ittifakın bozulmasına yol açardı. AKP’nin daha fazla iktidarını sürdürmeyi düşündüğü, MHP’nin ise ‘devletin ve milletin bekasına’ öncelik verdiği yönlü değerlendirmeler oluyor. Şimdiye kadar bir aykırılık olmadığına göre AKP ve MHP’nin kaygıları örtüşmektedir. Bir yıllık pratik bu süreci birlikte yürüttüklerini ortaya koyuyor. Sürecin ilerlemesi açısından sürecin bir tarafı olan AKP ve MHP’nin birbirine yakın düşmesi bir yönüyle de olumlu görülmelidir. Meclis’te ‘Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun kurulması önemli bir adım olmuştur. İsminde Kürt geçmese de herkes bu komisyonun Kürt sorunuyla ilgili olduğunu biliyor. Nitekim komisyon birçok kurum ve kişiyle görüşmüş, bu görüşmelerde Kürt sorunu ve çözümüyle ilgili konuşmalar yapılmıştır. Meclis başkanları da çok önemli bir sorun olduğu için çağrılmış, silahların susması ve Kürt sorunu konusunda düşüncelerini belirtmişlerdir. Meclis başkanlarının Kürt sorunu konusunda konuşmaları genel olarak olumluydu. Özcesi Meclis’in Kürt sorunu ile ilgili böyle bir komisyon kurması siyasal değeri olan bir konudur. Kürt sorununun varlığı Meclis tarafından da tescillenmiştir. Kürt analarını Kürtçe konuşturmamaları bile sorunun gündemleşmesine bir boyut kazandırmıştır. Meclis başkanı ortaya çıkan durumu örtmek için Amed’e gidip Kürtçe konuşmuştur.
‘CHP ve YENİ YOL’ a müdahale olduğu anlaşılıyor’
Komisyonda sadece üç partinin temsilcisinin İmralı’ya gitmesi soruna ciddi yaklaşılmadığını ortaya koymuştur. CHP ve Yeni Yol grubuna bir müdahale olduğu anlaşılıyor. Ama yine de İmralı’ya gidilip Rêber Apo ile görüşme çok önemlidir. Bu süreç bazı devlet yetkilileriyle görüşmeyi aşıp, siyasi bir irade olan Meclis komisyonu ile görüşmeye evrilmiştir. Böylece Meclis ve siyaset devreye girmiştir. Bu, aslında süreçte yeni bir aşamadır. Top siyasi alandadır. Meclis ve siyasi alan böyle önemli bir konuda doğru bir tutum içinde olacak mıdır? Türk siyaseti bir sınav içindedir. Süreç bir devlet politikası olarak başlamış; şimdi siyaset de bu politikanın parçası olmuştur. Çünkü eninde sonunda bir çözüm olacaksa buna Meclis karar verecek ve gerekli yasaları çıkaracaktır. Barış süreci hukuki bir çerçeveye kavuşacaksa, bunu sağlayacak olan Meclis olacaktır. Bu süreç hukuk ve yasa içine alınmadan ne barış olur ne de hukuki ve siyasal çözüm. Devlet, Kürt sorununda muhatabın kim olduğunu onlarca yıldır biliyordu. Zaten Rêber Apo ve PKK ile görüşmeler yapılıyordu. Şimdi Meclis’in muhatap alması Türkiye toplumuna Kürt sorununda muhatabın Rêber Apo olduğu söylenmiş oldu. Bu açıdan İmralı’ya gidilmesi ve Rêber Apo’yla görüşülmesi sonucu Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde ikinci aşamaya geçilmiştir.
‘Rêber Apo’nun değerlendirmeleri bilinçli olarak çarpıtılmıştır’
Komisyona sunulan özet metin, kamuoyuna yansıdı. Aslında Gülistan Koçyiğit İmralı’da konuşulanların esasını basına aktarmıştı. Bu yönüyle tartışılan önemli konuları öğrenmiş olduk. Komisyon üç kişiydi. Herhalde her üyenin görüşmede önemli gördükleri farklı olmuş. Bu tür çatışma çözümlerinde tutanaklar tümden yayınlanıyor mu, bilemiyoruz. Önemli olan komisyon üyelerinin bilmesidir. Eğer diğer partilerin temsilcileri de gitselerdi konuşulan ve tartışılanların herhangi bir sırriyeti kalmazdı. Anlaşılıyor ki AKP ve MHP, diğer partilerin üye vermemesine böyle bir tepki göstermiş oldu. Komisyona sunulan özet ve Gülistan Koçyiğit’in belirttikleri dışında da yansıtmalar oldu. Ancak bilinçli olarak çarpıtılarak yansıtıldığı görüldü. Örneğin, İmralı’da MHP ile ilgili bir darbe tartışması olmamış, Rêber Apo Kürt sorununun çözümsüzlüğü bir darbe zemini yaratır biçiminde bazı uyarılar yapmış. Ancak Rêber Apo’nun bu yönlü değerlendirmeleri bilinçli olarak çarpıtılmıştır. Anlaşılıyor ki, İmralı’da konuşulanlar bazıları tarafından ilişkilerine yansıtılmış. Bu konuda AKP çevrelerine yönelik kuşku belirtenler oldu.
Devam edecek…









