Siyaset Bilimci Doç. Dr. Arzu Yılmaz ile ABD-İsrail ile İran savaşının Ortadoğu’ya ve Kürtlere yansımasını konuştuk:
- Bölge savaşın siyasi koşullarının hakim olduğu uzun süreli bir şiddet sarmalına girdi. ABD ne rejimi yıkabilecek ölçekte güç yığması yapabiliyor ne de çıkış yolu bulabiliyor. İran rejiminin de toplumsal dayanağı çözülmüş. Tam bir kilitlenme hali…
- Trump ve adamları, Türkiye ile henüz açıklanamayan bir iletişim içerisinde. Erdoğan’ın neden Trump’ın bu kadar övgüsüne mazhar olduğunu anlamamızı sağlayacak veri yok. Türkiye’nin ABD’ye dayalı bir güç projeksiyonunun miadı doldu
- Kürtler merkezileşmenin çok güçlü bir şekilde dayatıldığı Ortadoğu yeni düzeninde, bu durumu yeniden değerlendirmek zorundalar. Bu bağlamda Türkiye ile başlatılan sürecin de bu değerlendirmenin bir parçası olacağını söyleyebiliriz
Şirin Bayık
Aylardır ABD-İsrail ile İran arasında zaman zaman durulup yükselen savaş yaşanıyor. Ortadoğu’da dengeleri sarsan bu durum, bölgenin ‘kontrol edilebilir kriz’ aşamasını geçtiğini, savaşın siyasi ve ekonomik etkilerinin tüm Ortadoğu’ya yayıldığı değerlendirmelerini de beraberinde getiriyor. İran’ın misilleme kapasitesi, İsrail’in güvenlik mimarisinde açığa çıkan kırılmalar ve Hürmüz Boğazı merkezli enerji krizi ile ABD’nin bölgedeki belirleyiciliğinin aşınması yeni bir dönemin temel başlıkları arasında. Gazetemize konuşan Siyaset Bilimci Doç. Dr. Arzu Yılmaz da yaşanan süreci değerlendirerek Ortadoğu’nun artık uzun süreli bir şiddet ve savaş koşulları dönemine girdiğini söyledi.
* Aylardır süren ABD-İsrail ve İran savaşının bir anlaşma noktasına varmaması bize neyi gösteriyor? ABD gibi hegemonik bir güç ve askerî kapasitesi yüksek bir tarafın bir “sonuca” ulaşmamasının sebebi olarak neyi görüyorsunuz? Yine yıllardır savaşta olan bir Ukrayna-Rusya gerçeği var. Sizce klasik dünya düzeni değişti mi?
Bir kere bu deneyimin bize gösterdiği çok önemli bir şey var. Birincisi; ne kadar güçlü olursan ol, askeri anlamda ya da ekonomik anlamda eğer doğru bir strateji benimsemez ve elde edilebilir politik hedefler koymazsan sahip olduğun güç sonuç üretmez. Sonuç üretmediği gibi çok büyük bir yıkımla da sonuçlanabilir. Bugün geldiğimiz aşamada Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’dan çekilmesi zaten mutlak ve kaçınılmaz ve Amerika/Washington ölçeğinde arzu edilen bir hedefken İran’a saldırması bu hedefle çelişen, Amerika’nın hala neden girdiği belli olmayan ve sadece askeri gücüne güvenerek de sonuç alamayacağının ortaya çıktığı bir durum. Bugün Amerika ne rejimi yıkabilecek ölçekte bir güç yığması yapabiliyor ya da bunu göze alabiliyor ne de bir çıkış yolu bulabiliyor. Dolayısıyla da tam bir kilitlenme hali.
- Peki taraflar açısından savaşı değerlendirir misiniz?
İsrail’e baktığımızda, bugün biz zaten bir Amerika sonrası Ortadoğu düzeninin kurulacağını, en az 20 yıldır ama daha yoğun bir şekilde de 10 yıldır konuşuyorduk. Dolayısıyla Amerika sonrası bir Ortadoğu düzeninin kurulacağı belliydi. Ama Amerika kendisinden sonraki düzeni kendi çıkarlarını maksimize ettiği ve kendisinin belirlediği bir düzen kurarak terk etmek istiyordu. Bugün geldiğimiz aşamada Amerika sonrası Ortadoğu’da kurulacak düzeni, Amerika’nın belirleme kapasitesi ciddi şekilde aşındı. Bunu bir kere teslim etmek gerekiyor.
İkincisi; bütün aktörler bölgede büyük zarar gördü. En başta da Körfez ülkeleri. Bugün işte İsrail mi kazandı, İran mı kazandı, Amerika mı kazandı? hesaplarını farklı şekilde cevaplandıranlar var ama Körfez’in net kaybettiği konusunda herkes mutabık. Öbür taraftan İsrail’in kendisi kuruluşundan bu yana ördüğü güvenlik şemsiyesini hem fiziki anlamda (demir kubbenin işlevsizliğinin ortaya çıkması) hem de kurduğu bütün işbirliklerinin zarar görmesi yani Ortadoğu ölçeğinde geliştirdiği işbirliklerinin altının oyulması yönüyle, sadece bölgede değil, Ortadoğu’da değil tüm dünyada neredeyse izole oldu. Daha da önemlisi tek destekçisi ve en büyük destekçisi Amerika’da bile ABD-İsrail işbirliğinin tartışılır hale geldiği bir duruma geldi.
En son tahlilde İran’a dönersek, İran bugün direnme pratiğini, direnebildiği ölçüde görece kısa vadede geldiğimiz aşamada bu işin kazananı gibi görünse de aslında İran’ın bu kadar yüksek tansiyonda bir gerilimi yürütebilecek ne askeri, ne ekonomik, ne de toplumsal bir dayanağının olmadığı herkesin malumu.
- Türkiye ile ABD ilişkileri nasıl devam eder?
Türkiye açısından bakacak olursak, Türkiye günün sonunda Trump yönetiminin Amerika’yı yönetmeye başladığı tarihten bu yana Trump ve adamları, Türkiye ile henüz açıklanamayan bir iletişim içerisinde. Örneğin Erdoğan’ın neden Trump’ın bu kadar övgüsüne mazhar olduğunu anlamamızı sağlayacak veriler ortada olmasa da açık bir şekilde Trump ve adamları tarafından desteklenmenin getirdiği bir avantajı kullanıyor. Bir ikinci büyük avantajıysa Kürtlerle ateşkesi mevcut durumda sağlamış olmanın kendisine sağladığı diğer bölgesel güçlerle karşılaştırıldığında görece istikrarlı bir ülke pozisyonunda olması. Dediğim gibi bir Trump’ın ve adamlarının desteklemesi ki bunun nedenini henüz mantıklı bir açıklamasını yapamıyoruz. Bunu belki tarih ileride yazacak. Ama bu her ikisi de Türkiye’nin bu görece avantajlı pozisyonunun da iki kırılgan faktöre dayandığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Biri Trump öngörülemez, güvenilemez ve eninde sonunda en fazla önünde 2 yıllık bir iktidar ömrü olan bir lider. Trump’ın ötesinde Amerika’ya dayanarak Türkiye’nin bir güç projeksiyonu bölgede yapmasının artık miadı doldu. Çünkü günün sonunda ne Amerikan müesses nizamı Türkiye’yi destekliyor ki desteklemediğinin kanıtı henüz CAATSA yaptırımlarının kalkmamış olması, henüz söz verilen F-16’ların teslim edilmemiş olması ve F-35 programına kabul edilmemiş olması. Kaldı ki bu Türkiye-Amerika özel ilişkileri arasındaki sorunlar aşılsa bile, zaten Amerika’nın Ortadoğu politikası çerçevesinde düşünüldüğünde de Türkiye ile Amerika’nın ilişkilerinin bugüne kadar geçmişte olduğu gibi yürümeyeceğini biliyoruz.
NATO ciddi bir zorlamayla karşı karşıya. NATO’nun zayıflaması Amerikan desteğinin artık bundan sonra eskisi gibi işlemeyeceğinin ortada olduğu bir dönemde, Türkiye kendi konumunu Avrupa güvenlik şemsiyesine dahil olarak yeniden ikame etmek çabasıysa öyle görünüyor ki karşılıksız kaldı. En azından bugün geldiğimiz aşamada ve Türkiye’nin ekonomik ve siyasi başka kırılganlıklarını da göz önünde bulundurduğumuzda diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de bu yaşananlardan halihazırda görece kazançlı gibi algılansa da güçlü çıkacağını düşünmek zor. Şimdi böyle bir ortamda Ortadoğu’da her koyunun kendi bacağından asılacağı bir durum yaşanıyor ve bu durumu aşmaya dönük yeni ittifak arayışlarının da kalıcı ve güvenilir olması oldukça zor gibi görünüyor. Ezcümle bütün bu anlattıklarımdan ortaya çıkan sonuç şu ki; Gazze’den sonra bunu hatta Esat düştükten sonra sık sık tartışıyorduk. Acaba bir bölgesel savaş çıkar mı diye. Bugün her ne kadar adı bir bölgesel savaş ya da fiiliyatta bütün aktörlerin birbirine karşı cepheden savaştığı bir durum ortaya çıkmasa da şunu da sanıyorum kabul etmek gerekiyor ki artık bölge savaş koşullarının, savaşın siyasi koşullarının hakim olduğu bir şiddet sarmalına girdi ve buradan çıkışın da öyle kolay ve yakın bir tarihte olmayacağı belli.
- Yeni düzende silahların yeri nedir?
Düşünün Amerika hala dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü. Ama sadece böyle olmak bir savaşı kazanmak ya da bir politik hedefi elde etmeye yetmiyor. Yani bunu söylerken bir bu tarafı var. İkinci tarafıysa İran gibi her anlamda aslında çoktan kendi içinde çözülmeye ve zayıflamaya başlamış bir rejime bugün eğer Amerika gibi dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücüne karşı durabiliyorsa bu rejimin gücünden değil, İranlıların bu savaşta Amerika’yla birlikte rejime karşı saf tutmamasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla da tüm bu güç mücadelelerini anlamaya çalıştığımız ve devlet aktörlerine odaklandığımız analizlerimizde bence son bu İran Savaşı’yla birlikte yaşanan örnek aslında bir savaşın kaybedilmesi ya da kazanılmasında askeri, ekonomik güç kadar toplumsal gücün de hesaba katılması gerektiğini ortaya koydu.
- Son olarak, bugün çatışmalı birçok noktada Kürtlerin konumu, stratejik önemi de küresel çapta ana gündem maddeleri arasında yer alıyor. Kürtlerin yaşadığı dört parçada bir dönüşüm söz konusu. Peki sizce bu şartlar altında Kürtlerin pozisyonu nedir ve ne olmalıdır?
Bugün yaşananların hiçbir sürpriz tarafı yok. Beklenen gelişmeleri yaşıyoruz ve Kürtler bu beklenen gelişmelere karşı hedeflerini merkezileşmenin çok güçlü bir şekilde dayatıldığı Ortadoğu yeni düzeninde, Kürtler de yeniden kurulan merkezlerin güçlü ortakları olarak o merkez üzerinden kendilerini yeniden inşa etmek gibi bir stratejik hedef üzerinden hareket etmişlerdi. Bu yaşadıklarımızın öngörüsüne dayalı olarak bu tür stratejik bir tercihte bulunmuşlardı. Bu hem Rojava ölçeğinde, hem Başur ölçeğinde, hem de Rojhilat’ta malum koalisyonun ilan ettiği bir deklarasyonda bunu görebiliyoruz. Ama bugün geldiğimiz aşamada Rojhilat’ta henüz ne olacağı belli değil. Onu bir paranteze alıyoruz. Ama hem Başur, Erbil’in yaşadıkları üzerinden, hem Rojava Qamişlo’nun ya da ocaktan beri yaşadıklarımız üzerinden tahlil edecek olursak, Kürtlerin yeni kurulan Ortadoğu’nun güçlü merkezlerinin bir ortağı olarak konumlanmasına da itirazlar var. Dolayısıyla şimdi bu durumda Kürtler yeni bir kalibre etmek, yeniden bu durumu değerlendirmek zorundalar. Bu bağlamda Türkiye ile başlatılan sürecin de bu değerlendirmenin bir parçası olacağını söyleyebiliriz.









