Suriye’de Kürtleri vuran, Türkiye’deki Kürtlerle barışabilir mi? Kürtler, sokaklara çıkarak buna cevap verdiler. Rojava onurumuzdur dediler. Kürt toplumu için birçok değerlendirme yapılmıştır. Fakat benim tanıdığım Kürtler asla onurlarından vazgeçmezler
Emine Ilgaz
Türkiye’yi yönetenler tarafından bir süredir dile getirilen yeni Türkiye yüzyılı vizyonunun, Türkiye toplumunun ihtiyaçlarını gözeten bir değişim ve dönüşüm getirmeyeceği ortaya çıktı. Bu sloganla yaratılmak istenenin beklenti ve oyalama olduğu artık net görülüyor. Bu durumu değiştirebilecek tek çıkış olan ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ ise çeşitli gerekçelerle etkisiz hale getirilmek isteniyor. İster farkında olsun isterse olmasın ama Türkiye’de kadınların, ezilenlerin, yoksulların tek şansı olan bu süreçti. Şimdi bu da berhava ediliyor. Gelişmelerin farkında olanlar yana yakıla bu duruma dikkat çekiyorlar, tehlikeyi görüyorlar. Hiç kimseye saldırı pozisyonunda olmayan, Halep’teki iki Kürt mahallesine yapılan saldırının özünde bu iki mahalleye değil Kürt-Türk barışı da diyebileceğimiz bir sürecin inşasına yapılan bir saldırı olduğunu derinden hissediyorlar. Nitekim, gerçek de bu. İktidar kanadı, AKP ve MHP cenahı her ne kadar bunun böyle olmadığını anlatmaya yeltenseler de özel savaş söylemleri, yalan ve aldatma artık işe yaramıyor. Suriye’de yaşanan insanlık ve savaş suçlarının ortağı haline dönüşen yeni Türkiye vizyonu, Kürtlerin büyük öfkesi ile karşı karşıyadır. Gördüğüm, tanıdığım, konuştuğum herkes olanlardan Türkiye’yi sorumlu tutuyor ve içinde bulunan sürecin bir oyun olduğu konusunda fikir beyan ediyor.
Bu yaşananlar Türk devletinin Kürt ve Türklerin ortak yaşamına dayalı yeni bir süreci geliştirme noktasına gelmediklerini, böyle bir zihniyet taşımadıklarını göstermiştir. Kürt hareketi üzerinde baskı kurmak için sistematik olarak ifade edilen, bu sürece hazır değiller söylemi, aslında devletin kendi durumunu gösteriyor. Gerçekten Türk devleti, Kürt hareketinin değişim ve dönüşümüne hazır değildir. Zira hem iç politikada hem de dış politikada tüm ilişki ve söylemlerini Kürt halkının, PKK öncülüğündeki mücadelesine bağlamış olan bir devlet bürokrasisi vardır. Kürtlere ve onun mücadele güçlerine saldırarak karnını doyuran bir medya ordusu yaratılmıştır. Her türlü ayıbını ve suçunu, Kürtlere karşı savaşarak örtbas eden kesimler vardır. Kısacası Kürdün canı, kanı, varlığı ve özgürlük sorunu üzerinden kendisine yer edinmiş, yetki kazanmış, rütbe almış, koltuk kapmış geniş bir orta sınıf çıkmıştır. Başka türlü çalışmayı bilmeyen bu yapılar, Kürt hareketinin yeni koşullara göre mücadele stratejisini geliştirmemesi ve geçmişten gelen mücadele geleneğini sürdürmesi için çaba gösteriyor. Darbe habitusu bu olsa gerek.
Bu durumu AKP-MHP iktidarı de biliyor. Fakat Kürt karşıtlığının iki kurt siyasetçisi olarak, bu zeminin ortadan kaldırılması için hiçbir tutum, tavır, söylem geliştirmediler. Demek ki bu habitustan beklentileri var. Bunu en hafif tabirle söylüyorum. Oysa, gerçekten bir dönem kapatılıp yeni bir dönem açılmak isteniyorduysa kamuoyunda köpürtülen Türk milliyetçiliği ve Kürt düşmanlığını, süreç karşıtlığı ve Özgürlük Hareketine yönelik sahte algıların kırılması için adımlar atılmalıydı. Fakat tam tersine bir gelişme oldu. Her zaman olduğu gibi yaşanan her sorunun arkasında bir PKK varlığı aranarak, Halep’te kendini savunmak için bir araya gelmiş, onurlu, çok uzak olmayan bir geçmişte DAİŞ saldırıları ile karşılaşmış bir Kürt topluluğuna saldırı gerekçesi yaratıldı. Buradan çıkan sonuçlar da ‘büyük’ zafer hikayesi olarak Türkiye toplumunun önüne koyuldu. Suriye’de Kürtleri vuran, Türkiye’deki Kürtlerle barışabilir mi? Kürtler, sokaklara çıkarak buna cevap verdiler. Rojava onurumuzdur dediler. Kürt toplumu için birçok değerlendirme yapılmıştır. Daha da yapılabilir. Anlaşılmaya çalışılabilir. Fakat benim tanıdığım Kürtler asla onurlarından vazgeçmezler.
Halep direnişinde yer alan 3’ü kadın 5 savaşçının fotoğraflarını verdiler. Binanın ikinci katından atılan kadın savaşçının adı Deniz’miş. Acaba adını neden Deniz koydu diye düşünmeden edemedim. Neden Türkçe bir isim tercih etmişti? Deniz Gezmiş’i biliyor muydu? Tüm bu sorularım cevapsız kaldı. Ama geride bıraktıkları mektuptan içine itildikleri savaşın nedenini ve direnişlerinin anlamına vardığımı söyleyebilirim. Deniz’in fotoğrafından henüz 20’li yaşlara yeni girdiği belli. Fakat Besê gibi Zarife gibi direneceğini söylüyor. Teslim olmayacağını ve kendisini katliam esnasında uçurumdan atan Besê olacağını belirterek nasıl bir geleneği temsil ettiğini vurguluyor. Şunu görmeliyiz, böyle bir duruş Kürt kadınının tarihsel duruşudur ve soykırım, katliam ve inkar karşısında direniş hep var olmuştur
Şimdi devlet kanadının bir yol ayrımına geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Halep’te yaşananlar, eninde sonunda varılacak bu ayrım aşamasına gelmeyi hızlandırmıştır. Bunu medyada geliştirilen tartışmalarla engelleyemeyeceklerini anlaşılıyor. Evirip çevirip, Kürt hareketini suçlu çıkarma çabaları ise artık sonuç almıyor. Soykırım suçu hiçbir bahaneyle gizlenemez. Devlet Bahçeli’nin kendi suçunu gizlemek için Önder APO’yu temel muhatap olarak göstermesi de bunun içindir. Eğer böyleyse bundan sonra bırakın süreci bu kurucu Önderlik yürütsün. Bunun koşulları sağlansın, iletişim kanalları yaratılsın.









