Yunanistan Komünist Partisi’nin öncülüğünde kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi ve onun silahlı gücü olan Yunan Halk Kurtuluş Ordusu, yalnızca işgale karşı savaşan bir askeri örgütlenme değil, siyasal ve sosyal devriminin somutlaşmış hali oldu
Mihri Yılmaz
1 Mayıs 1944 yılında Nazi işgali altındaki Yunanistan’ın Haydari kampında tutuklu bulunan 200 komünist ve yurtseverin kurşuna dizilirken ki fotoğraflarının satışa sunulması ardından bu tarihi olay, sosyal medyada geniş yankı buldu. Tarihi direnişin fotoğrafları bir metaya dönüştürülmek istenirken, bir kez daha güçlü bir direniş sembolü olarak hatırlandı.
Özellikle bazı sosyal medya kullanıcıları Rojava’da gelişen halk direnişiyle bu tarihsel olay arasında paralellikler kurdu. Rojava direnişinde halkın kuşatma ve ölüm tehdidi karşısında sergilediği kararlılıkla, geri adım atmayan Yunan direnişçilerinin tutumu arasında benzerlikler dile getirildi. Bu tarihsel çağrışım, antifaşist mücadelelerin yalnızca geçmişte kalmış olaylar olmadığını, farklı coğrafyalarda ve dönemlerde yeniden anlam kazanan bir direniş mirası oluşturduğunu gösterdi.
Bu vesileyle, Haydari’ndeki 200 kahramanının temsil ettiği mücadeleyi ve tarihsel bağlamı yeniden hatırlamak gerekiyor.
İşgal altındaki Yunanistan
Yunanistan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında faşizmin en yıkıcı ve karanlık saldırılarından birine maruz kaldı. 1941 yılında Nazi Almanya’sı, Faşist İtalya ve Bulgaristan’ın işgali altına giren ülke halkın yaşam hakkını ve toplumsal varlığını hedef alan bir işgal siyasetinin de hedefi olmuştu.
Ancak bu işgal, Yunanistan halkının teslimiyetini değil, tarihe damga vuracak bir direniş hareketinin doğuşunu da beraberinde getirdi. Yunanistan Komünist Partisi’nin öncülüğünde kurulan Ulusal Kurtuluş Cephesi ve onun silahlı gücü olan Yunan Halk Kurtuluş Ordusu, yalnızca işgale karşı savaşan bir askeri örgütlenme değil, siyasal ve sosyal devriminin somutlaşmış hali oldu. Bu mücadele, işgalcilere karşı yürütülen askeri savaş ile toplumsal dönüşüm hedeflerini aynı çizgide buluşturdu.
İşgal ve büyük açlık: Toplumsal yıkımın derinliği
Nazi işgali Yunanistan’da ekonomik ve sosyal yapıyı kısa sürede çökertti. İşgal güçleri ülkenin tarımsal üretimini kontrol altına aldı, tahıl depolarını yağmaladı ve sanayi üretimini kendi savaş makinesine bağladı. İngiliz ablukası ise ülkeye gıda girişini engelledi. İşbirlikçi kukla yönetimler, halkın temel ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir politika geliştiremedi. 1941–1942 kışı, Yunan tarihine “Büyük Açlık” olarak geçti. Özellikle Atina’da her gün yüzlerce insan açlıktan hayatını kaybetti. Sokaklarda biriken cesetler işgalin gerçek yüzünü gözler önüne serdi. Yaklaşık 300 bin sivil bu kıtlık sırasında yaşamını yitirdi.
İşgal, üretim araçlarının ve kaynakların sistemli biçimde gasp edilmesiyle halk sınıflarına karşı yürütülen bir ekonomik savaş anlamına geliyordu. Bu anlamda açlık, halkı teslim almanın bir biçimi, politik ve sınıfsal bir tercihin ürünüydü. Bu koşullar, Yunanistan toplumunda geniş kesimlerin örgütlü direnişe yönelmesini hızlandırdı.
27 Eylül 1941 tarihinde Yunanistan Komünist Partisi’nin çağrısıyla Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM)kuruldu. EAM, işçileri, köylüleri, aydınları ve ilerici din adamlarını kapsayan geniş bir halk ittifakı oluşturdu. Bu örgütlenme yalnızca askeri mücadele hazırlığı yapmadı. Aynı zamanda işgalin yarattığı sosyal boşluğu doldurdu. Gıda dağıtım ağları kuruldu, gizli eğitim faaliyetleri başlatıldı, halk mahkemeleri oluşturuldu ve dayanışma ağları geliştirildi. Bu yapılar, halkın kendi kendini yönetme pratiğini doğrudan deneyimlediği ilk kurumsal adımlar oldu.
Dağlarda yükselen direniş: ELAS’ın gerilla mücadelesi ve kurtarılmış alanlar
1942 yılında, kurtuluş mücadelesinin simge partizanlarından olan Aris Velouchiotis önderliğinde ilk gerilla birlikleri kuruldu. Yunan Halk Kurtuluş Ordusu, ülkenin coğrafi yapısını stratejik avantaja dönüştürdü. Dağlık bölgeler, işgal güçlerine karşı direnişin merkezleri haline geldi. Parnitha, Pindos, Taygetos ve Peloponnese bölgeleri gerilla savaşının temel alanları oldu. ELAS birlikleri Alman konvoylarına, demiryolu hatlarına ve köprülere düzenledikleri saldırılarla işgal ordusunun lojistik ağını zayıflattı.
ELAS’ın en belirleyici gücü modern askeri donanım değil, halkın aktif desteğiydi. Köylüler, işçiler, gençler ve kent yoksulları direnişin toplumsal temelini oluşturdu. Çok sayıda kadın silahlı mücadeleye katıldı, gerilla birliklerinde savaşçı, sağlık görevlisi, haberleşme sorumlusu ve yerel örgütleyici olarak görev aldı. Kadın partizanların varlığı, direnişin toplumsal dönüşüm hedefinin pratik bir göstergesi oldu.
25 Kasım 1942 tarihinde gerçekleştirilen Gorgopotamos Köprüsü sabotajı direnişin sembolik ve stratejik dönüm noktalarından biri oldu. ELAS, direnişin sağ çizgideki bir diğer örgütü olan EDES ile ortak yürüttüğü bu eylem sonucunda Alman ordusunun Kuzey Afrika ikmal hattı kesildi. Operasyon yalnızca askeri bir başarı sağlamadı. Aynı zamanda halkın direnişin kazanabileceğine olan inancını güçlendirdi.
1943 yılına gelindiğinde ELAS savaşçı sayısı 50 binin üzerine çıktı. Direniş güçleri birçok bölgede işgal kuvvetlerini geri püskürterek kurtarılmış bölgeler oluşturdu. Bu alanlarda EAM, alternatif yönetim yapıları kurdu. Okullar açıldı, kadınlara oy hakkı tanındı, toprak reformu tartışmaları başlatıldı ve halk meclisleri düzenli toplantılar yaptı. Bu bölgelerde dayanışmaya dayalı üretim ve paylaşım ilişkileri geliştirildi. Kurtarılmış bölgeler, halkın işgal koşullarında dahi farklı bir toplumsal düzen kurabileceğini gösteren deneyimler olarak tarihsel önem kazandı.
İşgalcilerin misilleme politikası ve Haydari kampı direnişi
ELAS’ın artan askeri etkinliği işgal güçlerinin sert misilleme politikalarına yönelmesine neden oldu. Alman askeri yönetimi, daha önce direnişi kırmak adına “bir Alman askerine karşı on Yunanlı” kuralını işletiyor, her eylemin ardından esir tutulan direnişçileri kurşuna diziyordu.
Ancak 27 Nisan 1944’te gerçekleşen eylem, Nazi işgalcileri arasında derin bir yarılma ve tedirginlik yarattı. Laconia bölgesinde gerçekleştirilen bir pusuda Alman 41. Kale Tümeni Komutanı Franz Krech öldürüldü. Operasyon, ELAS’ın stratejik hedeflere yönelik saldırı kapasitesini gösterdi. Ancak bu eylem Nazi yönetiminin toplu infaz politikasını devreye sokmasına yol açtı.
Alman askeri yönetimi, bu eylemden o kadar etkilendi ki “bir Alman askerine karşı on Yunanlı” kuralını değiştirmek ve kesin bir gözdağı vermek adına bir Nazi komutanına karşılık 200 siyasi tutsağın infaz edilmesini emretti. Bu karar doğrultusunda Haydari Kampı’ndan seçilen tutuklular idam listesine alındı. Bu kişiler sendikacılar, öğretmenler, işçiler ve direniş hareketinin örgütlü unsurlarından oluşuyordu.
Haydari Kampı, 1943 yılında Atina yakınlarında bir askeri kışladan toplama kampına dönüştürülmüştü. Kamp, Gestapo kontrolünde işkence ve infaz merkezi olarak kullanılıyordu. On binlerce kişi bu kamptan geçti, binlercesi öldürüldü veya toplama kamplarına gönderildi. Ancak kamp, aynı zamanda direnişin devam ettiği bir alan haline geldi. Mahkumlar gizli hücreler kurdu, haberleşme ağları oluşturdu ve kaçış planları yaptı. Kamptan kaçmayı başaran birçok tutuklu dağlara çıkarak ELAS saflarına katıldı.
Haydari’nin 200 kahramanı ve mücadelenin mirası
1 Mayıs 1944 sabahı, Haydari Kampı’ndan seçilen 200 tutsak kamyonlarla Kaisariani Atış Poligonu’na götürüldü. Tutuklular yol boyunca veda mektupları yazdı ve direniş sloganları bıraktı. İnfaz alanına ulaştıklarında gruplar halinde kurşuna dizildiler. Son anlarında Enternasyonal’i, ulusal marşı ve direniş şarkılarını söylediler. “Yaşasın özgürlük” sloganı, infaz mangalarının ateşiyle susturulmaya çalışıldı ancak bu sözler direniş tarihinin kalıcı simgelerinden biri haline geldi.
İnfazın 1 Mayıs İşçi Bayramı’na denk getirilmesi, Nazi yönetiminin sembolik bir gözdağı verme girişimiydi. Ancak bu eylem beklenenin tersine halkın öfkesini büyüttü. Direniş hareketine katılım arttı ve silahlı mücadele genişledi.
1944 yılının Ekim ayında Alman ordusunun Yunanistan’dan çekilmesiyle ELAS ülkenin büyük bölümünü kontrol altına aldı. Ancak savaş sonrası süreçte İngiltere’nin müdahalesi ve faşist-paramiliter güçlerin örgütlenmesi, direniş hareketinin tasfiye edilmesine yol açtı. Varkiza Anlaşması ile ELAS silahsızlandırmak istendi ve ardından Yunan İç Savaşı başladı. Direniş kadroları sistemli baskılara maruz kaldı, birçok kişi hapsedildi, sürgüne gönderildi veya idam edildi.
Buna rağmen direnişin tarihsel etkisi ortadan kalkmadı. Kaisariani’de kurşuna dizilen 200 direnişçi, yalnızca bir trajedinin kurbanları olarak değil, faşizme karşı direniş simgeleri olarak tarihteki yerlerini almıştır.
Rojava’da devrimin başlangıcından bu yana YPG ve YPJ ile omuz omuza savaşan ve sayısı hiçbir şekilde azımsanmayacak kadar çok olan Yunanistanlı devrimcilerin varlığı bu tarihsel bağın sürdüğüne ilişkin en güncel tanıklığımızdır.









