Ortada hiçbir veri, hiçbir görüntü ya da açıklama yokken “Kürt birlikleri İran sınırından içeri girdiler”, “Kürt birlikleri savaşa dahil olmaya hazırlanıyor” şeklindeki haberler uluslararası basına acaba kimler tarafından servis edildi? Bu konunun muhatapları belki de koşullardan dolayı aynı anda yalanlayamadı ama her taraftan haber alan ve konuya objektif yaklaşan kimi kişi ve kurumlar da böyle bir manipülasyonun kimler tarafından yapıldığını hemen hemen hiç irdelemedi. Hemen herkes bu işin İsrail ya da Amerika tarafından yapıldığından neredeyse hemfikirdi. Oysa İngiltere’yi dillendiren herhalde hiç olmadı.
Konunun anlaşılması için biraz geriye gitmekte fayda olabilir.
İran’a yönelik savaşın ikinci aşamasının, yani 12 günlük savaşın ardından her an başlayabileceğinden neredeyse herkes hemfikirdi. Sadece bir hava operasyonu biçiminde mi yoksa hava operasyonu ile birlikte kara operasyonun da içinde olacağı karmaşık bir saldırı dalgası biçiminde mi olacağı tartışmaların sadece bir yönüydü. Belirleyecek olan İsrail ile Amerika’nın nasıl bir operasyon olacağına dair alacakları karar olacaktı. Tam bir karar birliğine varamadıkları son iki ay içinde yaşananlardan belli oluyordu. Trump yönetiminin farklı bir planlaması vardı ve taktik olarak İsrail planlaması ile tam uyuşmuyordu. Savaşın daha fazla ertelenmemesi için İsrail elden geleni yapıyordu. Trump seçildiğinden bu yana Netanyahu sanırım altı defa ABD’ye gitmişti. Yedinci sefer İran savaşı öncesinde ve tam da Epstein belgelerinin bütün dünyada tartışılmaya başlandığı dönemde oluyordu.
Epstein belgelerinin asıl hedefi şüphesiz Trump’tı. Daha doğrusu ABD’de karar verici durumunda olan kişiler ve kurumlardı. Aslında çok önemli bazı kişilerin adlarının gizlendiği ve adım adım ifşa edileceği bizzat ilgilileri tarafından ifade ediliyordu. Trump’ın kirliliklerinden şüphe duymayan dünyada neredeyse kimse yok. Epstein adasından kimlerin geçtiği ve nelerin yaşandığı yansıtılanların belki de küçük bir bölümü. Bütün belgelerin MOSSAD elinde olduğundan da kimse kuşku duymuyor. Netanyahu ABD’ye giderken uzlaşacaklarından emindi artık. İran savaşına dair taktik ayrılıklar ortadan kaldırılacaktı. Öyle de oldu. Netanyahu’nun ABD’nin ardından gittiği ülke Hindistan’dır. Orada iken yaptığı açıklama mealen şöyledir. “Ortadoğu’yu kuşatacağız.”
ABD-İran arasında sonuncusu Cenevre’de yapılan toplantıların zamana oynadığı yönlü değerlendirmeler çokça yapıldı. ABD’nin bu toplantılarla çok sert bir savaştan ziyade daha yumuşak bir şekilde Rejim’i teslim alma isteği de vardı. İsrail’in böyle bir amacı yoktu. Daha önemlisi 3. Dünya Savaşı içinde Irak’la başlayan, Suriye ve bugün de İran’a doğru giden Ortadoğu Savaşı’nda rejimleri teslim almak gibi bir stratejileri yoktu. Yarın Erdoğan teslim olmak istese bile teslim almayacaklar. Parçalayacaklar.
İran Heyeti’nin Cenevre’den dönüşünün sabahında Humeyni’nin bulunduğu bir bölge tümden yerle bir ediliyordu. Belki de bu hamlenin 21 Mart, Newroz günlerinde olması beklenebilirdi. İran’da Newroz iki haftadır. Irak’a da böyle yapılmıştı. Sembolik ifadesi vardır. Suriye’de ilk büyük “kitlesel gösteriler”in başlama tarihi de Mart’tır. Kürtlerle ilgisi nedir? Her iki ulus-devletin haline bakanlar bunu anlar. Kürtler ve Kürdistan deyip geçmemek gerekiyormuş yani. Velhasıl belli ki ABD-İsrail’in elindeki istihbarat sağlamdır ve 28 Şubat’ta İran vurulur. Newroz beklenmez.
Tam burada Tom Barack’ın bir sözüne atıfta bulunulabilir. Mealen, bizim her bir Kürdistan parçasını kurtarmak gibi bir sorumluluğumuz olamaz, gibisinden bir şeyler söylüyordu. Demek oluyor ki yukarıda ifade ettiğimiz Ortadoğu savaşına ilişkin stratejide bazı güçler değişiklik yapmak istiyordu ve Barack da bunu dillendiriyordu. Kendisi Trump’ın özel temsilcisiydi ama söylem ve eylemleriyle neredeyse dönemin Arabistanlı Lawrence’i gibiydi. İngiltere’nin Trump ekibi içine sızdırdığı bir eleman olabilir miydi? Araştırılmaya değer!
Suriye ve Rojava’ya dönmek gerekiyor. Çünkü bu yaşananların arkasında burada ne olup bittiğini bilmek hayli önem taşıyor. İkinci Büyük Komplo’nun öncesi de var ama biz Halep’in Kürt mahallelerine yönelik saldırının başladığı günleri esas alabiliriz. Paris’te İngiltere’nin de içinde olduğu bir toplantı yapılıyor. Hemen ardından Rojava Heyeti ile HTŞ arasında Şam’da bir toplantı oluyor. Toplantı hiç beklenmeyen bir şekilde uzlaşılmadan bitiyor. Ayrıntıları kamuoyuna yansıtılmıştı. Toplantının bittiğini belirten Şeybani oluyor. Şeybani’nin İngilizlerle ilişkisi ne? Bu da araştırılmaya değer. Colani’yi kendilerinin hazırladığını ve Amerika’ya da kabul ettirdiklerini İngiliz temsilci açıkça söylüyor. Her ne hikmetse tam da o günlerde Colani’ye yönelik bir suikast girişimi olduğu ve Türkiye’ye getirildiği bilgisi basına servis ediliyor. Bir İngiliz operasyonu. Hakan Fidan bunları iyi bilir. Onu da eğiten İngiliz aklıdır. Erdoğan’ın Hakan Fidan’ı özellikle yanında tutması boşuna değildir. İsrail’in Colani’yi geçici bir süreliğine düşündüğü söylenebilir. Sonrasında ihtiyacı yoktur. Fakat İngiltere özellikle orada tutmak istiyor. Colani’ye Türkiye’den en büyük desteği veren H. Fidan’dır. Tam bir İngiliz oyunuyla HTŞ Kürtlerin üzerine sürülür. Sahadaki operasyon elemanı T. Barack’tır. O günlerde ve bugün Türk basınının dilinin arkasında kimlerin bulunduğu belki daha iyi anlaşılabilir. H. Fidan’la kontrol edilen kesimdir çoğunlukla. Bir de İsrail’in kontrol ettiği büyük bir kesim var. Ortaklaştıkları nokta, Önder Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Farklı yollardan ama aynı amaçla.
Eğer HTŞ güçleri Rojava’nın özgür iradesini ezip geçse sahada yepyeni durumlar ortaya çıkacaktır. Amerika’nın kafası karışmış gibidir. Barack artık tehdit etmeye başlamıştır. Oysa ABD’nin sahada kalmaya ihtiyacı vardır. İsrail’in de. Müdahale edilmezse saha önemli oranda İngilizlere kalabilecektir. İngilizler Önder Öcalan’ın siyasal çizgisini zayıflatmakla kalmayacak, İran’a doğru giden savaşta HTŞ’yi yedek güç olarak konumlandırabilecektir. Tehlike bütün Kürdistan’ı kapsıyor. KDP’nin tam da o günlerde oyuna dahil olması bu nedenledir. ABD-İsrail stratejisi ile İngiltere stratejileri farklıdır, hatta çatışma halindedir. ABD- İsrail, Önder Öcalan ve sahadaki güçlerin siyasal varlıklarının etkisiz kılınması için buna bir noktaya kadar onay vermek durumunda kalırlar. Ama Ortadoğu stratejisi değişmemiştir. Kürtler ve Kürdistan vazgeçilecek halk ve coğrafya değildir.
İran Savaşı başlarken İngiltere’nin destek vermeyeceğini açıklaması bütün olayı açıklar niteliktedir. Durup izleyeceğini beklemek saflık olur. 200 yıldır Ortadoğu statükosunu oluşturan ve bunu başarıyla yürüten kendileridir çünkü. İngiliz aklıdır yani. Sistemin yapısal krizi içinde hegemonya hevesinin yeniden kabarması anlaşılırdır. İkinci Komplo’da Önder Öcalan’ın müdahalesinden oldukça öfkelidir. “Kürtler sınırdan İran içlerine doğru yürüyorlar” denmesi boşuna değildir tabii. İran’ın en zayıf noktasıdır. İran’ın halen devrede olan gövdesini Kürtlere doğru yönlendirme çabasıdır.
Selefist-cihadist zihniyet ve siyasetin İran’da toplumsal geçekliğe hitap etmesi ve etkilemesi fazla mümkün değildir. Büyük bir Sünni İslam öfkesi ve intikamı olarak ancak katliam rolünü icra edebilir. Azeri, Beluci veya diğer toplum ve toplulukların İran’da, büyük Fars toplumu içinde belirleyici olmaları da pek mümkün değil. Geriye kalan Kürtler oluyor. Hem demokratik zihniyet ve toplumsal yapısıyla hem de sahip oldukları coğrafya ile stratejik bir rolleri vardır. İran askeri ve siyasi gücünün Kürtlerin üzerine sürülmesi demek yeni bir komplonun devreye sokulması demektir. Haliyle Kürtler bütün varlığıyla direnecek ve katliama izin vermeyecekler. Ama savaşla iyice güçten düşürülecek ve komplocuların desteğine ihtiyaç duymaları sağlanacak. Dahası Önder Öcalan’ın demokratik siyaset ve müzakere stratejisi boşa çıkarılmaya çalışılacak.
Birkaç haftada ABD-İsrail’in saldırılarına ara vermesi muhtemeldir. Rejimin yıkılıp yıkılmayacağı henüz belli değildir. En az on yıl sürecek bir İran Savaşı da mümkündür. Kaos halinde tutmaları daha fazla ihtimal dahilindedir. Daha da artırılacak benzin fiyatları ile arada kalan bazı devletleri bu stratejiye bağlı hale getirmeye çalışacaklardır. Ayakta kalan İran devlet gücü kendisini toparlamaya çalışırken Rojhilat’a büyük bir saldırı ile yönelmesi beklenebilir. Kürt siyasal birliği ve stratejisi tam da böylesi günlerde önemli olacaktır. İran ve Rojhilat’taki gelişmelerin Irak ve Suriye’ye benzer olacağını düşünmek yanıltıcı olur. Ne İran, Irak ve Suriye’dir, ne de Rojhilat, Başûr ve Rojava’dır. Daha önemlisi “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” eğer Türkler ve Kürtler arasında derinleşirse İran ve Rojhilat Kürdistan’ı farklı bir çehreye bürünebilir. Rojhilat Kürdistan’ı özgürlük ve demokrasi iradesi doğru siyaset, ilişki ve ittifaklar ile Ortadoğu ve dünyada çok farklı gelişmelere öncülük edebilir. Bu krizden tümden hegemonik güçlerin başarılı çıkmalarını beklememek gerekir. “Demokratik Entegrasyon” bölge devlet ve toplumları için ilaç gibidir. Özgür ve demokratik toplumsallık tarihsel rolü oynayabilecek kaynaklara ve öncülüğe sahiptir.









