Kültürel yapımızın ne olduğunu, modernleşmenin içimize sızmış hallerini, kültürel geleneğimizin değerlerine karşı modernleşmeci saldırıları bir bütün olarak görmeden, meseleyi dar çerçevede sadece devlete karşı veya alternatif siyasal bir organ oluşturmak olarak değerlendirmek ciddi hata olacaktır
Muhammed İnal
Yüzyıllık inkar politikaları, Kürt halkı açısından oldukça yıkıcı oldu. Birçok toplumsal kültür, kurum ve zihniyet yapıları ağır yıkıma uğradı. Kürt halkının mücadelesi, büyük bedeller pahasına da olsa inkâr politikalarını kırdı. Dolayısıyla şu anki stratejik tutum değişikliği (silaha dayalı ulusal kurtuluş mücadelesinden siyasal mücadeleyle demokratik toplum mücadelesi) yeni ve çok daha zorlu bir sürecin ilanıdır. Kürt halkının bütün toplumsal kesimleri (sosyalistler, dindarlar, Alevi-Sünniler, Ezidiler vb.) açısından sorunun özü şudur: Yüzyıldır dört parça Kürdistan’da inkâr-imha cenderesine alıştırılan Kürt halkı, yeni dönemde bir ulus olarak devletleşmeden nasıl bir birlik kuracak ve nasıl bir statü kazanacaktır?
Daha açık bir ifadeyle kendi toplumsallığımızı kurmaya “devlet değil” dediğimiz fakat doğrudan bürokratik ve merkezi olarak örgütlenmiş kimi yapılara mı benzemeye çalışacağız; yoksa kendini yapılandırma iradesini kültürel sürekliliği ve geleneksel değerleri de gözeten bir süreçle toplumsal özneler mi vereceğiz? Son dönemdeki komün tartışmalarının esası da budur; yüzyılı aşkın bir süredir berzahta olan Kürt halkının bu ara dönemden kurtuluşu kendisini yeniden nasıl yapılandıracağı sorusuna bir yanıt bağlamındadır.
Kürt halkının 19. ve 20. yüzyılda yaşadığı sorunların kendisi, hakim modernleşmenin egemen ulus-devlet inkarcılığı olarak tezahür eder fakat bundan da öte, daha geniş bağlamda hakim (kapitalist) modernleşmenin saldırıları karşısında yetkin bir cevap üretememesi idi. Bu sadece Kürtler açısından değil, güçlü imparatorlukların (İran ve Osmanlı) yıkılmasında da belirleyici unsur idi. Kürt halkı, Ortadoğu’da 1. Dünya Savaşı sonrasında imparatorluk enkazından arta kalanlarla kurulan Batı destekli (Türk, Fars, Arap) ulus-devletlerle karşılaştığında, on bin yıllık tarihinde en ciddi toplumsal yıkımla yüz yüze kaldı. O ana kadar kendisine bir şekilde yeterli olan geleneksel kültür ve kurumlarla yeni cevap üretemedi. T.C. kuruluşunda olduğu gibi, bu inkâr devletlerin saldırılarıyla karşılaştığında fiziki manada bir direniş de gösterdi. Fakat bu direnişlere karşı devletlerin katliamcı yönelimleri, Kürtlerin geleneksel kültür ve kurumlaşmalarının daha da zayıflamasına yol açtı. Ne sağlıklı geleneksel yapı kaldı, ne de sağlıklı modernleşme gerçekleştirebildi.
Bu bir berzahta kalma durumuydu. Berzah, ne yaşayanlar dünyası, ne de ölüler dünyasıdır. Aslında bu durum tüm Ortadoğu halkları için de geçerliydi. Ve halen bu çelişki yaşanıyor; topluluğun da, modernleşmeci veya gelenekselci dini hareketlerin de tükenmişliği budur. Ortadoğu’da ‘modernleşme’, toplumların iç dinamikleri ve doğal tarihsel seyrinde değil, Batı sömürgeciliğinin kodları ve saldırılarıyla dışarıdan yabancı bir virüs gibi etkide bulundu. Kültürel kodlar yani toplumun bağışıklık sistemi, dışarıdan dayatılan/zerk edilen bu modernleşme virüsü nedeniyle zayıfladı, bünye hastalıklı bir hal aldı. Dolayısıyla günümüzde Kürt halkının yeniden yapılanmasını demokratik toplum ve komün kavramları ekseninde tartışırken, Kürt toplumsal yapısının bu durumunu göz önünde bulundurmak gerekir. Meseleyi dar siyaset alanına (ki bu devletle ve devletli hukukla tartışma anlamındadır) sıkıştırmadan daha derinlikli ele almak zorundayız. Kültürel yapımızın ne olduğunu, modernleşmenin içimize sızmış hallerini, kültürel geleneğimizin değerlerine karşı modernleşmeci saldırıları bir bütün olarak görmeden, meseleyi dar çerçevede sadece devlete karşı veya alternatif siyasal bir organ oluşturmak olarak değerlendirmek ciddi hata olacaktır.
Demokratik toplum ve komün kurumlaşmalarıyla kast edilen birincil ve en önemli husus; en geniş manasıyla, jakoben modernleşmeci sömürgeci inkâr döneminde parçalanan, tahribata uğrayan toplumsal kültürün doğru şekilde onarılması ve yeniden yapılanmasının sağlanmasıdır. Gerek liberal-burjuva, gerek reel-sosyalist, gerekse de reel-İslami modernleşmeciliğin temel sorunu, jakoben olmaları ve Batı modernleşmesinin ağır etkisinde olmalarıdır. Çok farklıymış gibi görünseler de, bu her üç (burjuva, reel-sosyalist ve reel-İslami) modernleşmecilerin zihniyet yapıları çok benzerdir ve Batı sömürgeci modernleşmenin (ki bu Batı-sömürgeciliğiyle eş anlamlıdır) şu veya bu şekilde taklitleri, tercüme ideolojileri konumundadırlar.
Jakobendirler, üstencidirler. En önemlisi de topluma, kültüre yabancıdırlar, hatta kültürümüze karşı bir savaş halindedirler. Zihniyetleri, toplumun doğal kültürel seyrinin bütünlüğünü ve derinliğini kavramaktan uzak olduğu için, kültürel geleneğin kimi yetersiz ve zayıflatılmış yanlarını gerekçe yaparak kültürel geleneği (geleneksel sosyolojik biçimler, dinleri ve moralleri) bütünüyle gerici ilan ederek, reddedici ve inkârcı tutum esas alırlar. Dolayısıyla Kürdistan’da yeniden yapılanmayı (buna demokratik modernleşme de diyebiliriz) kültürel geleneğimizin tüm unsurlarıyla, dini inanç ve mezhepleriyle barışık ve uyumlu gerçekleştirmemiz temel konudur. Şu an önümüzdeki temel risk, kültürel geleneğin kadim değerleri ve toplumsal ahlak ilkelerimizle bağ kurmaya cesaret edemeyip de bir şekilde “gerici-gericilik” ilan eden aydınlanmacı-modernleşme anlayışlarıdır. Bu tutumların ağır kültürel yansımaları yaşanmaktadır.
Bu sorun komün kavramının pratikleşmesinde de görülmektedir. Komün’ü asıl olarak Batıcı ve reel-sosyalist tecrübelerle ele alan yaklaşım, doğru pratikleşmenin önündeki en ciddi sorunlardandır. Oysaki doğru temelde ele alırsak komün, halen günlük dilde kullandığımız cemaat-cemaatleşme yani ortak bir yaşam topluluğu anlamındadır ve bütün dinsel geleneklerin temel kurumudur. Sadece ekonomik-politik birimlere indirgenemez. Bütün toplumlar için en temel zihniyet ve ortaklaşmacı yaşam formlarıdır. Ancak her toplumun komünal tarzı yani cemaat formları (cemaatleşme, ortaklaşma) kendi kültürel geleneğiyle fışkırır. Elbette diğer toplumların tecrübelerinden de faydalanabiliriz. Fakat en nihayetinde bu pratiklerin zaten doğasında var olan kültürel geleneğe uygun olmak zorundayız. Kültürel toprağımıza uygun olmayan ve dışarıdan yabancı tohumlar zorla dayatan Lysenko’cu anlayış, ziyadesiyle bizi tehdit etmektedir.









