Onun ardından yazmak, onu anlatmak aslında biraz da şunu kabul etmektir; Sırrı Süreyya gittikten sonra da bir ihtimal olarak kalıyor. Bir çağrı ve insanı kendine çağıran bir ses veya seda olarak
Tayip Temel
Bir yıl geçti.
Çocukluğumuzdan beri bize ezberletilen genel geçer bir kanaat var. Derler ki bazı acılar zamanla geçer.
Oysa zaman dediğimiz şey, acıyı azaltmıyor, çoğunlukla sadece onunla yaşamayı öğretiyor bize. Ama bazı eksiklikler var ki, insanın içinden hiç çıkmıyor. Sanki dokunsan dağılacak, ama yok da olmayan bir şey … Tam bir yıl önce aramızdan ayrılan Sırrı Süreyya Önder’in yokluğu işte tam olarak böyle bir boşluk.
Onu anlatmak için yüksek cümlelere, büyük tanımlara gerek yok aslında. Çünkü o, tam da söylenmeyen cümlelerin insanıydı. Politik olanla insani olan arasında, çoğu zaman görünmeyen ama hissedilen o ince çizgide yürüyordu. Onda ki ne bütünüyle siyasetçinin diliydi, ne de sadece bir sanatçının duyarlılığı idi. Aslında yarım kalmış bir öykünün ortasında kalmış kahramanıydı.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şunu daha iyi görüyoruz: Biz çoğu zaman çözümü büyük sözlerde, kesin adımlarda aradık. O ise bazen susmanın, bazen geri çekilmenin, bazen de sadece pozitif bakmanın daha derin bir politik anlam taşıdığını biliyordu. Çünkü onun için barış, olacak ve bitecek bir şey değil bir ilişki biçimiydi. Ve o ilişki, en çok kırılgan anlarda sınanıyordu.
Barış çabalarının içinde yer alan herkes bilir. En zor olan, karşı tarafı ikna etmek değil kendi içindeki öfkeyi, kırgınlığı terbiye edebilmektir. Sırrı Süreyya’nın en büyük farkı belki de buradaydı. O, kötülüğü ve karanlığı inkâr etmiyor onlardan kaçmıyordu. Aksine, kötücül karanlığın içindeki sabrı arıyordu. Çünkü insanın güzel ve aydınlık olanı en çok orada bulabileceğini biliyordu.
Bugün onun yokluğunu en çok nerede hissediyoruz diye sorsalar, cevabım net olur: Tam da konuşulması gereken yerde oluşan o kaygı ve ince tereddütte. Bir cümlenin kurulup kurulmayacağına karar verilemeyen o anlarda. Çünkü Sırrı Süreyya anın kaçırılmamasını ve ‘keşke’ demenin ağır bedeli olduğunu en iyi bilen kişiydi. O kalabalıkta anı yakalayıp söz ve düşünce ustalığıyla konuşabilen nadir insanlardandı.
Siyaset çoğu zaman hız ister, sonuç ister, görünürlük ister. Ama barış, bunların hiçbirine tam olarak benzemez. Barış, bazen beklemektir. Bazen öfke ve tepkilere rağmen öteki olmaya cesaret edip barış için hedef olmayı göze almaktır.
Sırrı Süreyya Önder ile aramızdaki bağ, belki de tam olarak buydu: Ne tamamlanan ne de kopan bir şey. Söylenmeyen ama herkesin hissettiği bir cümle gibi. Ve şimdi o cümlenin eksik kalan yerinde yaşıyoruz.
Onun ardından yazmak, onu anlatmak aslında biraz da şunu kabul etmektir; Sırrı Süreyya gittikten sonra da bir ihtimal olarak kalıyor. Bir çağrı ve insanı kendine çağıran bir ses veya seda olarak.
Bugün barıştan söz ediyorsak, bu biraz da onun bıraktığı yerden konuşmaya çalıştığımız içindir. Ama dürüst olalım: Onun yokluğu herhangi bir insanın eksikliği değil bir üslubun, bir sabrın, bir inceliğin ve bir zekanın eksikliğidir.
Belki de en çok şunu özlüyor insan; Sırrı Süreyya bir tartışmanın en sert yerinde bile, insanı insan olarak tutabilme becerisini gösterirdi.
O çok iyi biliyordu ki sevda dediğimiz şey nasıl bir sesi dünyanın gürültüsünden ayıklayabilmekse, barış da bir halkın sesini öfkenin içinden ayıklayabilmektir.
Ve şimdi, bir yıl sonra, şunu daha net görüyoruz:
Bizi onun mirasına çağıran bir şey var hâlâ.
Onun kurmaya çalıştığı barışın ihtimali.
Ve o ihtimalin içinde, hâlâ eksik kalan bir cümle gibi duran yokluğu.
O cümlenin kenarında oturmayı öğrendik.
Sessizce.









