Yaklaşık iki yıl önce başlayan süreç, beklendiği gibi olmasa da tartışmalarla bugüne geldi.
Hatırlanacağı gibi ilk açıklamalarda barış yasalarının kısa sürede çıkabileceği umudu yaratılmıştı. Meclis komisyonundan sonra, nisan ayında, barış yasalarının çıkartılacağı söylenmişti. Sürecin baş müzakerecisinin Sayın Öcalan olması, Kürt halkında ve ezilenlerde coşku ile karşılanmıştır.
Ancak yapılan açıklamalara denk düşen bir gelişme olmamıştır. Beklenen adımların atılmaması, Kürt halkında ve ezilenlerde bir güven kırıklığı yaratmıştır.
Bunun üzerine kamuoyu, “devlet neden bu sürece evet dedi ve neden sürecin ilerlemesini engellemektedir” sorusunu daha yüksek sesle sormaya başladı. Bu sorgulamadan hareketle devletin, fırsatçılık yaparak, süreci Kürt özgürlük mücadelesini bastırmak için değerlendirmek istediği dillendirilmeye başlanmıştır.
Tam bu esnada yeni gelişmeler yaşanmıştır. Önce cumhurbaşkanı “süreç ilerliyor, sorun yok” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Bu açıklamadan bir gün sonra KCK yetkililerinden Sayın Karayılan’ın ve daha sonra PKK’li tutsak Zeki Bayhan’ın açıklamaları oldu. Arkasında Bahçeli ile Erdoğan, içeriği açıklanmayan bir görüşme yaptılar.
Sayın Karayılan açıklamasından, mealen, “Sayın Önder Öcalan’ın büyük fedakarlıklarla süreci ilerletmeye çalıştığını, ancak devletin süreci dondurduğunu, Kürtlerin seçeneksiz olmadıklarını” belirtmiştir.
Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde cumhurbaşkanının, yaptığı açıklamanın süreci bozmanın yolunu döşeyen manipülatif bir açıklama olduğu anlaşılmaktadır. Devlet masayı devirmek, faturasını da özgürlük hareketine kesmek mi istiyor, kaygıları gelişmiştir. Hem sürecin yavaşlamış olması hem yetkililerin iyi niyetli olmayan maksatlı açıklamaları, bu kaygıların zemini olmuştur. Devlet ve Kürt özgürlük hareketi adına yapılan bu açıklamalar sürecin geleceğinin tartışılmasına yol açmıştır.
Konunun anlaşılması için önce devletin neden böyle bir politika izlediğine bakmak gerekiyor. Bu konuda üç fikir ileri sürülmektedir.
Birincisi, Erdoğan’ın Kürtlere şirin görünerek gelecek seçimi kazanmayı amaçladığı belirtilmektedir. Ülkede olan bitenler ortadayken böyle bir tez ileri sürmek, ya ezberin tekrarlanmasının kolaycılığıyla soruna yaklaşmak veya soruna yüzeysel yaklaşmaktır. Yirmi beş yıldır devleti yöneten Erdoğan, seçimi kazanmayı DEM Parti’nin olası desteğine bağlamayacak kadar tecrübelidir. Erdoğan, CHP’yi devre dışı bırakarak, DEM Parti olmadan seçimi kazanmanın koşullarını oluşturmuştur. Dolayısıyla seçimi kazanmak için bu politikaların geliştirildiği tezi ikna edici değildir.
İkincisi, Erdoğan, Osmanlıcı-İslamcı imparatorluk hayallerinin gereği olarak, İslam kardeşliği üzerinde Kürtlerle ilişkilenmek istemektedir. Bu tez doğruya yakındır. Çünkü bölge üzerinde egemenlik oluşturmak isteyen yayılmacı Türk devleti için dört ülkede yer alan Kürtlerle ittifak kurmak, büyük bir imkân sunmaktadır.
Ancak Erdoğan, muhtemelen son süreçten yaşananlara bakarak bu politikayı revize etmiş görünmektedir. İlk olarak Kürtleri, ittifak yapılacak bir özne olarak kabul etmenin özgürlük mücadelesini güçlendireceğinden korkularak bundan vazgeçilmiştir. Ayrıca dört parçada örgütlü olan Kürt halkıyla ortaklaşma çabasının umulmadık/beklenmedik sonuçlar yaratabileceği hesaplanmıştır.
Öte yanda Kürtlerin 60 milyon nüfusu ve nüfus artış hızı Türk devletini fazlasıyla kaygılandırmaktadır. Erdoğan’ın yıllardır, “Kürtlerin çok çocuk yaptığından” dem vurması, “üç-beş çocuk” yapılmasını önermesi, basit bir yaklaşım değil, stratejik bir korkunun ifadesidir.
Bütün bunlar göstermektedir ki Türk devleti, Kürtleri yönetebileceğinden korkmaktadır. O nedenle Kürtleri, dost veya müttefik olarak değil, asimile edilmesi gereken bir toplum olarak görmeyi tercih etmektedir. Bu bakış açısı da sürecin ilerlemesini engellemektedir.
Üçüncü olarak, İsrail’in büyük Kürdistan’ın kurulmasını istediği, Türk devletinin bunu önlemek için Kürtlerle ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı ileri sürülmektedir. İsrail’in Kürtleri ve bölgeyi ilgilendiren planları olabilir. Ancak bu planın başarıyla sonuçlanması için Kürtlerin evet demesi gerekmektedir. Halbuki Sayın Öcalan’ın böyle bir plana hayır dediği bilinmektedir. Yani Kürt sorunu İsrail’in çözeceği bir sorun değildir. Üstelik gelişmiş farklı bağlantılarıyla Kürtler, öz savunmasına dayanan, hiç kimse tarafında kullanılmayacak kadar örgütlü ve güçlü olan bir halk olarak, uluslararası arenada kabul edilmişlerdir. Görüldüğü gibi devletin süreçte yer almasını sağlayan üç argüman, aynı zamanda sürecin ilerlemesini engelleyen argümanlardır.
Bu vesileyle yukarıdaki argümanlarda, Kürtlerin iradesiz ve edilgen bir özne olarak sunulmalarının tehlikeli bir yanlışlık olduğunu belirtmek gerekir. Kürt sorununda irade Kürtlerindir, başkalarının değil. Dolayısıyla Kürtlerin iradesi, gücü ve imkânları hesaba katılmadan Kürt sorunu doğru anlaşılamaz.
Buradan bakıldığında büyük bir inançla söylemek gerekir ki süreç ne olursa olsun, Kürtler, eninde sonunda, mevcut koşullarda ve sahip olunan imkanlarla demokrasiyi ve barışı gerçekleştirecekler ve özgürleşeceklerdir.









