Kürt siyasetinin ilk dönem pratikleri, yalnızca bir örgütlenme modeli değil; aynı zamanda bir siyaset anlayışıydı. Sözün dolaşımda olduğu, kararın mümkün olduğunca yaygınlaştırıldığı, temsilin ise denetlenebilir ve geri alınabilir olduğu bir zemin…
Nihat Altan
1970’lerde köklü bir itiraz olarak ortaya çıkan Kürt siyaseti, mevcut siyasi akımlardan ayrı konumlandı. Bu konumlanış nedeniyle iki ana eksenin: rejimin ve “muhalif” olanın ilk günden itibaren baskı ve ötekileştirme politikasına maruz kaldı. Fakat ironik bir biçimde, bu durumu kendisi için avantaja dönüştürdü; girmedik köy, kasaba, şehir ve sokak bırakmayarak toplumsal kesimlerin hepsine dokundu. Onlar gibi yaşadı, onlar gibi davrandı. Siyaseti elitlerin değil, sokağın çalışması haline getirdi. 90’lara gelindiğinde, evler ve kahveler, sokaklar ve mahalleler, köyler ve kasabalar, iller ve ilçeler; her yerde ama her yerde canlı, devingen ve süreklileşen tartışmalar ile komiteler, komisyonlar, kongreler, temsilciler ve milyonluk mitingler ile bir nevi halk demokrasisi geliştirdi. Etki ettiği tüm alanlar ve kesimlerde bir düşünce, bir davranış biçimi yarattı ve tüm sıkıntılara rağmen, işlevsel de kıldı bunu. Kadın mesela bu süreçte gerçek bir irade mekanizmasına dönüştü; kadın olmadan söz söylenemez, karar alınamaz oldu. Eşbaşkanlık bunun sonucu. Gençlik hakeza; ayak işlerine koşturulan “maraba” olmaktan çıkarıp mücadele öncüsü kılarak Gerontokrasiye ölümcül bir darbe vurdu.
***
Bir yazı mı bir açıklama mı, hatırlamıyorum; 90 ortalarında bir gazeteci tarafından Öcalan’a sorulan bir soru şöyleydi: “Sizin iktidarınızda yönetim; siyaset ve özellikle ekonomi biçimi nasıl olacak?” Cevap çarpıcıydı: “Bilmiyorum, buna halk karar verecek; ben-biz halkın adına gelecekte kuracağı yaşam biçimine karar veremeyiz. Ama şunu biliyorum; yönetim biçiminin adına ne denirse densin, katılımcı olmalı, eşitlikçi olmalı, statüko ve hiyerarşiden uzak durmalıdır…”
Bunu yazmamızın nedeni şudur: Bir halkın özgürlük mücadelesine öncülük eden bir yapı ve bunun kurucu önderi, elinde olan tüm imkân ve olanaklara rağmen, toplumu yok saymıyor; aksine, her şeyde toplumun bizzat kendisini karar verici olarak görüyor ve gösteriyordu. Özgürlük tahayyülü ve doğrudan demokrasi sadece bir söylem değil, bizatihi kendisi olarak konumlandırılıyordu. En alttan en üste tüm karar organlarının birinci değilse de, ikinci maddesinin “temsilcilerin geri çağırılma” maddesi olduğu ve bu ilkenin sıklıkla uygulandığı hatırlanırsa, ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.
Burada soru şudur: Ne oldu da, ilk çıkış sürecinden başlayarak uzun bir süre uygulanan bu yaklaşım, özellikle 2000’ler sonrası devam ettirilemedi, aksayan yönleri olmasına rağmen neden kalıcı kılınamadı ve en önemlisi; bilerek veya bilmeyerek, bir zamanlar sert tutum alınan siyaset biçimine neden öykünme gelişti?
***
Kürt siyasetinin ilk dönem pratikleri, yalnızca bir örgütlenme modeli değil; aynı zamanda bir siyaset anlayışıydı. Sözün dolaşımda olduğu, kararın mümkün olduğunca yaygınlaştırıldığı, temsilin ise denetlenebilir ve geri alınabilir olduğu bir zemin… Bu zeminde siyaset, bir meslek ya da uzmanlık alanı değil; hayatın içinden, hayatın kendisiyle kurulan bir ilişkiydi.
Gücü, yalnızca neye karşı olduğundan değil; nasıl kurduğundan geliyordu. Toplumu edilgen bir kitle olarak değil, aktif bir özne olarak konumlandırması; siyaseti temsilin ötesine taşıması temel gücü ve varoluş ilkesiydi. “Topluma yaslanma” değildi bu; kendisini toplumun içinde var etmeydi. Bu kritik bir farktır. Çünkü burada toplum bir “taban” değil, siyasetin bizzat kendisi olarak ele alınıyordu.
Bu gerçekliğin üç ana noktası vardı: Kadın, gençlik ve yoksullar.
Kadının siyasete katılması değil, siyasetin kadınsız kurulmaması… Bu, temsil meselesini aşan bir şey; iktidarın dağıtılmasıydı. Bugün herkesin dilinde olan Eşbaşkanlık sıradan ve rastgele seçilen bir “model” değil, bu zorunluluğun kurumsallaşmış hali olarak ortaya çıktı.
Gençlik ise sadece dinamizm katmaz; zamanın akışını değiştiren; yaşın, kıdemin ve birikimin siyasetteki belirleyiciliğini kırandı. Bu yönüyle, yalnızca bir kuşak hareketi değil; bir anti-hiyerarşi müdahalesiydi.
Ve yoksullar; herkesin adına konuştuğu, “sizi kurtarmaya geliyoruz” dediği ve fakat günün sonunda “kurtarıcıların” zalime dönüşerek üzerlerinden rant ve ikbal devşirdiği yoksullar! Kurtarıcının ikbal kartını cebine atmasıyla görünmezliğe itilen, bir lokma ekmeğe muhtaç, dilsiz bırakılan yoksullar! Kürt siyaseti için en belirleyici olan kırılma noktasıydı yoksullar. Çünkü burada mesele doğrudan hayatın kendisiydi. Bu, sıradan bir “katılım” meselesi değil; siyasetin yönünü tayin eden temel eksendi. Zira yoksulluk, soyut bir kimlik değil; gündelik hayatın en çıplak gerçekliğiydi. Barınma, geçim, emek, borç, işsizlik… 70’lerde ortaya çıkan yeni Kürt siyasetine öncülük edenlerin kahir ekseriyeti, bu gerçekliği birebir ve iliklerine dek yaşayanlardı ve daha ilk günden görülen şuydu: Siyaset bu alanlara değmedikçe, ne kadar radikal görünürse görünsün, havada kalırdı.
Kürt siyasetinin erken dönemden başlayarak, 90 sonlarına kadarki gücü tam da burada: yoksulları sadece destekleyen bir zemin olarak değil, siyasetin kurucu öznesi olarak konumlandırmasında yatıyordu. Bu nedenle siyaset, bir “temsil alanı” olmaktan çıkıp bir “yaşam örgütlenmesi” haline geldi. Çünkü yoksullar için siyaset, ertelenebilir bir alan değil; doğrudan hayatta kalma meselesiydi.
Soru şuydu: Bu siyaset, gerçekten toplumun gündelik yaşamına yayılabilir mi?
90 ortalarına gelindiğinde, savaşın tüm yıkıcı atmosferi ve tüm acemilik ve yetersizliklere rağmen, bunun olabileceği yönünde hem bir umut ve hem de beklenti büyüktü. Küçük küçük denemeler umut vericiydi.
Ve nihayet Rojava! Bu çizginin en somut hali Rojava’dır. Orada yapılan şey, teorik bir iddianın pratik sınanması, ete kemiğe bürünmesidir.
Komünler, meclisler, akademik birlikler ve ortak üretim denemeleri… Bunların hiçbiri “model uygulaması” değildir. Hepsi aynı sorunun etrafında döner: Toplum kendisini doğrudan yönetebilir mi?
Cevap tam değildir: Rojava bu soruya “evet” demez; “deniyoruz” der. Zaten kıymeti de buradadır. Kusurlu, geri çekilen, zorlanan ama yine de doğrudanlık iddiasını terk etmeyen bir deney…
Fakat asıl mesele buradan sonra başlar. Çünkü tarihsel olarak en zor olan şey, bir şeyi kurmak değil; kurduğunu sürdürmektir.
***
Ancak gelinen noktada, bu ilişkinin yön değiştirmekte olduğu inkâr edilemez. Bugün siyaset, giderek daha fazla belirli merkezlerde yoğunlaşan, karar süreçleri daralan ve toplumsal katılımı sınırlayan bir hatta doğru evrilmektedir. Eleştirilen temsil biçimleri, farklı ölçülerde yeniden ortaya çıkmakta; temsil, yeniden bir vekâlet ilişkisine indirgenmektedir.
Bu dönüşüm en açık biçimde, halk ile siyaset arasına giren mesafede kendisini göstermektedir. Bir dönem siyasal sürecin doğrudan parçası olan geniş kesimler, artık çoğu zaman alınan kararların dışında kalmakta, çoğunlukla da izleyici pozisyonuna dönüşmektedir. Fakat bu durum bir “ilgisizlik” ya da “yorgunluk” hali değildir. Aksine, kendisini ifade edemeyen, sürece müdahil olamayan toplumsal enerjinin geri çekilişidir.
Gelinen aşamada görünen ama dile getirilemeyen durum şudur: Siyaset yapma biçimi ve dil, giderek itiraz edilene benzeşmekte; farklılık, içerikten çok söylem düzeyinde kalmaktadır.
Kürt siyaseti, başlangıçta temsili siyasete yönelttiği eleştiriyi pratikte aşabilmiş nadir örneklerden biriydi. Fakat zamanla aynı sorunla yeniden karşılaştı: temsil ile toplum arasındaki mesafe. Ancak bu mesafe bir anda oluşmadı; sessizce ve adım adım birikti.
Önce karar süreçleri “hız” gerekçesiyle daraldı. Sonra yetki, “verimlilik” adına merkezileşti. Ardından deneyim, “vazgeçilmezlik” üretmeye başladı ve bir noktadan sonra siyaset, yeniden bir uzmanlık alanına dönüştü.
Bu dönüşümün en kritik tarafı şudur: Dışarıdan bakıldığında hâlâ aynı dil kullanılır. Katılım, halk, irade, doğrudan temsil, demokrasi… Kavramlar yerinde durur ama içerikler farklılaşmaya başlar. Tam da bu yüzden fark edilmesi zordur. Bugün yaşanan tam olarak budur. Söylem ile pratik arasındaki fark açılmakta; fark, içerikten çok retorikte kalmaktadır.
Lakin ortaya çıkan tabloyu sadece “hata” ya da “eksiklik” olarak görmek yetersiz kalır. Burada daha derin bir şey var: iktidarlaşma eğilimi.
Bu, klasik anlamda devlet iktidarı değil; siyasetin kendi içinde iktidar üretmesidir! Peki, bu nasıl yaşanıyor?
Başlangıçta geri çağrılabilir olan temsil, zamanla fiilen geri çağrılamaz hale gelerek,
Geçici olan görevler, süreklilik kazanarak,
Araç olan yapılar, amacın önüne geçerek.
En kritik kırılma ise şudur: Toplum ile siyaset yer değiştirir. Eskiden toplumun içinde olan siyaset, toplumun dışında konumlanmaya başlar.
Bu değişim en çıplak haliyle seçimlerde görünür oldu. En güçlü olunan alanlarda sandığa gitmeyen, gitse bile heyecan duymayan ve kimin seçileceğini umursamayan bir tutum her geçen gün gelişmeye başladı. Fakat sandığa gitmeyenleri anlama yerine, “ilgisiz” olarak okuma tercih edildi. Oysa bu meseleyi hiç anlamamaktı, çünkü ortada ilgisizlik değil, bir tür geri çekilmiş itiraz vardı.
Peki, mesele nedir?
Bu siyaset içinde yer alanların her an her türlü bedel ile sınanması; ölüm, zindan, sürgün, ekonomik kıskaç vb… Bunlar ilk etapta temsili siyaseti belki zorunlu kıldı. Fakat bir an geldi ve durum başka bir hal aldı. Temsil mekanizması ve temsilciler kalıcı hale geldi. Sürekli aynı isimlerin dolaşımı ya da “paraşüt” gibi inen “yeni” figürler… Bunların ikisi de aynı sorunun iki yüzüydü: toplumun kurucu özne olmaktan çıkması.
Mesele, temsil mekanizmalarını tümden reddetmek değildir elbette. Böyle bir iddia ne gerçekçidir ne de sürdürülebilirdir. Mesele, temsil ile doğrudan katılım arasındaki dengenin nasıl kurulacağıdır. Temsilin kaçınılmaz olduğu yerde bile, onu denetleyen ve gerektiğinde geri çeken toplumsal bir iradenin varlığının gerekliliğidir. Bundan kasıt, siyaset üstü kişi ve kurumlar değil elbette; kasıt, toplumun özne olarak siyasete direk müdahil olduğu bir tarz ve anlayışın gerekliliğidir. Toplumun geniş örgütlülüğü, güçlü kurumsallık ve hukuk bunların başında gelir.
Bir diğer mesele de şudur: Temsil etmek üzere vekâlet verilen, vekâleti aldıktan sonra bu vekâlete nasıl yaklaşıyor? Temsilci, toplumun yerine mi geçiyor, yoksa toplum tarafından sürekli geri çekilebilir bir pozisyonda mı duruyor?
Eğer birincisi oluyorsa, orada artık farklı bir şey başlamıştır. Bu yüzden soru teknik değil; ilkesel ilişki yani bağ sorunudur. Fakat bağ, “halka gidiyoruz” ile kurulabilecek bir şey değildir. Çünkü gidiş biçimsel ve teknikidir; temsilci, kendi dönemsel çıkarları ve ihtiyacına binaen gitmekte ve gittiği yerden jet hızıyla geri dönmektedir. Lakin halk olmak, halkın içinde olmakla, hadi daha açık söyleyelim; halkın üstünde yer almamakla, halkın henüz edinmemiş olduğu statü varken, kendine statüko oluşturmamakla alakalı bir şeydir!
Statü elde edilmeden statükolar oluştu
Oluşan statüko, klasik anlamda donmuş bir yapı değil; hareketli, esnek ve kendisini sürekli meşrulaştırabilen bir statükodur. Tam da bu yüzden daha görünmez, teşhis ve müdahale edilmesi daha zordur. Kimi zamanlar müdahale edilse de, sonuç değişmemektedir: siyasi partiden tutun sendika ve STK’lara, belediyelerden tutun hak örgütleri ve daha birçok kurumda statükocu zihniyet, yaşam ve davranış kalıpları yerleşik hale gelmiş; siyaset, artık kendi içinde mesafe üreten bir yapıya evirilmiştir.
Örnek olsun: Diyarbakır Sur ve Bağlar’da, Van Xaçort’ta, Batman İpragaz’da, Mersin Çay-Çilek’te, Adana Dağlıoğlu, Mardin, Siirt, Şırnak, Urfa’nın yoksul mahallelerinde kaç tane vekil, kaç tane belediye başkanı, kaç tane avukat, kaç tane sendika yöneticisi oturuyor? Sur’a turistik ziyaret, adı geçen diğer mahallelere seçim ve eylemlere çağrı dışında kaç defa gidilmektedir? Kaç tane vekil, kaç tane belediye başkanı, kaç tane sendikacı bulunduğu, seçildiği kentte belediye otobüsü ile yolculuk, semt pazarlarında alışveriş yapmaktadır?
Sorular çoğaltılabilir ancak soruların çoğalması cevapları değiştirmeyecektir; durum iç açıcı değildir. Oysa Kürt habitusu esas olarak bu ve benzer alanlardır fakat gelinen aşamada habitus ile vekâlet alanlar arasında bir uçurum oluşmuştur. “Bunu yapan ve yaşayanlar sadece biz miyiz?” itirazları çıkacaktır, doğrudur; sadece yukarıda adı geçenler değildir ve esas sorun da zaten budur!
Ne yapmalı?
Ama enseyi karartmayalım; kurucu ilke hâlâ geçerlidir: Toplum, siyasetin nesnesi değil öznesidir.
Yapılması gereken, bu ilkenin yeniden somutlanmasıdır. Eğer bu ilke yeniden somutlanmazsa: temsiliyet kaçınılmaz olarak vekâlete, vekâlet ise zamanla tahakküme dönüşür. Bu yüzden ihtiyaç olan şey söylem değil; siyasetin yeniden toplumsallaşmasıdır.
Yani: İnsanların sadece oy verdiği değil, karar aldığı, denetlediği, geri çektiği, müdahale ettiği bir zemin… Bu zemin oluşmadan ve kurumlaşmadan, ne eleştiri ne de yenilenme mümkün olur. Çünkü bu siyasetin meselesi hiçbir zaman sadece temsil etmek değildi. Mesele, kendisini bizzat temsil edebilen bir toplum yaratmaktı ve tüm sıkıntılarına rağmen, halen de öyledir, öyle olmak zorundadır. Zira varlığı buna bağlıdır…
BİTTİ









