Adlar Ağacı kitabı toplam sekiz öyküden oluşuyor. Yazarımız, anlatıcı bir edayla kaleme aldığı bu hikâyelerde her sahneyi okurun zihninde canlandırmayı başarıyor ve bizi Sason’da bir yolculuğa çıkarıyor
Roni Nasır Kaya
Uzun yıllar önce bir senaryo dersinde hocamız şöyle bir şey demişti: “Herkes kısa bir hikâye yazsın ve sonrasında da o hikâyeyi senaryolaştırsın.” Tabii bunun o kadar kolay olmadığını anlayınca, işi biraz kolaylaştırmak adına bu kez herkesten kendi başından geçen bir anıyı yazmasını istemişti. Evet, insanın bizzat yaşadıklarını kaleme alması her zaman daha kolay gelir.
Son birkaç gündür elimde Salih Erol’un Adlar Ağacı adlı öykü kitabı var. Kitabın içeriğine geçmeden önce, yazarın kendi hikâyesinden kısaca bahsetmek istiyorum. Kendisi, kaderin kedere dönüştüğü bir coğrafyada, Batman’ın Sason ilçesinde dünyaya gelmiş. Çocukluğu da tıpkı bu topraklardaki birçok çocuğun kaderiyle ortak şekillenmiş. Erol büyüdükçe, yakasına yapışan sorunlar da onunla birlikte büyümeye devam etmiş. Nedense bizim coğrafyanın çocukları çok hızlı büyür, sorumluluklar erken yaşlarda omuzlarına yüklenir.

Salih Erol da bu hızlı büyümeye ayak uydurarak eğitimine ara vermeden devam etti. Eğitim Fakültesi’nden mezun olana dek Özgür Basın çalışmalarında aktif bir şekilde yer alırken, gazetecilik mesleğini de sürdürdü. Sonrasında ise mensubu olduğu halkın çocuklarını yetiştirmek için öğretmenlik mesleğine adım attı. Bir yandan da haysiyet mücadelesindeki yerini almıştı. Uzun yıllar Eğitim Sen bünyesinde üyelik, yöneticilik ve başkanlık yapan Erol, günün birinde birçok meslektaşı gibi cezaevine düştü ve yıllarını parmaklıklar ardında geçirmek zorunda kaldı. Kıymetli Salih Erol, orada sadece zamanın geçmesini beklemedi; çocukluğundan beri zihninde taşıdığı hikâyeleri hafızasında yeniden canlandırarak kaleme aldı. Cezaevinden çıktıktan sonra da tüm bu birikimi kitaplaştırarak okuruyla buluşturdu. Yazının girişinde de belirttiğim gibi; insan yazmaya önce yerelden başlamalıdır. Yerelleşmeden evrenselliğe yürümek zordur. Tıpkı usta yazar Yaşar Kemal, Mehmet Uzun, Gabriel García Márquez ya da William Saroyan gibi niceleri…
Sason’a yolculuk

Adlar Ağacı kitabı toplam sekiz öyküden oluşuyor. Yazarımız, anlatıcı bir edayla kaleme aldığı bu hikâyelerde her sahneyi okurun zihninde canlandırmayı başarıyor ve bizi Sason’da bir yolculuğa çıkarıyor. Yazar, anlattığı karakterleri büyük bir ustalıkla belirginleştirerek sunmuş. İnsan her öyküye başladığında, bitmesin diye adeta dua ediyor, fakat bir solukta nihayete eren sayfalar, okuyucuda derin bir nefes alma hissi bırakıyor. Uzun öyküleri sonuna kadar takip etmek çoğu zaman zor gelebilir. Ancak anlatımın bu kadar ustaca kurulmuş olması ve betimlemelerin yerli yerinde kullanılması, kitaba bambaşka bir tat katmış.
Mendil adlı öyküyü okuduğumda, yazımın sonunda bu metinden bir alıntı yapmaya karar verdim. Umarım siz okurlar da sabır göstererek bu pasajı okursunuz. Annem Ejderhaya Karşı adlı öyküde ise Erol, çocukluk hayallerinin sınırlarını aşarak bizi anlatının içine dahil ediyor. Birçoğumuzun çocukluk dünyasında duyduğu benzer efsaneler vardır ancak yazar bu efsanenin merkezine annesini yerleştirmiş. Annesinin ne kadar güçlü olduğunu, bir ejderhayla bile savaşabileceğini aktarırken, güçlü kadın figürünü de başarıyla öyküleştirmiş. Yine aynı metinde Kürt toplumunda misafirlere ayrılan odanın özelliklerinden söz ediyor. Bizim coğrafyamızda yaşayanlar çok iyi bilir ki yalnızca misafirlerin kullanımına sunulan bir odanın varlığı, önemli bir kültürel gelenektir. Yazar, bu ayrıntıyı hatırlatarak toplumsal hafızaya küçük ama değerli bir not düşüyor.
Doğanın çığlığı ve geçmişle yüzleşme
Bana en çarpıcı gelen ve kitaba da adını veren Adlar Ağacı öyküsünde; karakterin elindeki hızar makinesiyle büyük bir soğukkanlılıkla ağaca nasıl yaklaştığını, testereyi gövdeye nasıl dayadığını ve ağacın nasıl tir tir titrediğini okuyoruz. Bir nevi ağaçların da canlı varlıklar olduğunu ve onlara asla zarar vermememiz gerektiğini dile getirirken; ağacın çığlığının vadiyi nasıl doldurduğunu, kesilip kökünden koparıldıktan sonra nasıl paramparça edildiğini büyük bir duyarlılıkla aktarıyor. İnsan bu satırları okurken, kesilenin bir ağaç değil de bir insan olduğu hissine kapılıyor ve derin bir acı duyuyor. Yazar, doğaya ve çevreye karşı olan hassasiyetini bir kez daha gözler önüne sererken, ayrıca bir halkın dili, kültürü ve varlığı nasıl paramparça edildiğin hatırlatıyor. Ve çevreye karşı daha insaflı olmamız gerektiği konusunda da uyarıyor.
Bir diğer hikâyede ise arkadaşı İsmail’in yaşamını ele alarak ona olan vefasını gösteriyor. İsmail’in hikâyesi, aslında birçok Kürt çocuğunun da ortak hikâyesidir. Jandarma tarafından köy meydanında toplanan köylülere eziyet edildiğini, İsmail’in babasının işkenceye maruz kaldığını okumak, insanı geçmişle bir kez daha yüzleştirmeye zorluyor. Yazarın amacı, geçmişte yaşanan acıları sadece dile getirmek değil, aynı zamanda toplumsal bir yüzleşme sağlamaktır. 90’lı yıllarda boşaltılan köyleri, ateşe verilen evleri ve küçücük çocukların gözleri önünde babalarına yönelik sergilenen onur kırıcı davranışları bir kez daha hafızalarımızda canlandırıyor. Dahası, bugün hayatta olmadığını bildiğimiz arkadaşı İsmail’e duyduğu özlemi ve buna sebep olanlara karşı bitmeyen öfkesini her satırda büyük bir incelikle işliyor. Bütün hikâyeleri tek tek anlatmak yerine, Adlar Ağacı kitabını alıp okumanızı içtenlikle tavsiye ederim. Her satırında kendinize ait bir şey bulur, mutlaka bu hikâyelerin bir parçası oluverirsiniz. Bu vesileyle kıymetli yazarımız Salih Erol’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Yazımı, son sözü yine yazarın kendisine bırakarak noktalamak istiyorum:
“Şayet olur da bir gün yolunuz Sason’a düşerse, çarşı merkezinin üst kısmındaki o metruk mezarlığa mutlaka uğrayın. Bu en fazla beş dakikanızı alır. Açık kapısından içeriye girin. Sadık, sağ yanda duvarın hemen dibinde, kimsesiz ve diğerlerinden ayrı duran bir mezarda yatıyor. Durup ona bakın ve sonra bu hikâyeyi hatırlayın. İşte o zaman yüreğinizin avucundaki mendili sımsıkı tutun, Sadık’ı görüp hissedeceğinden emin olabilirsiniz. Gözlerinde, yüzünde taşıdığı huzuru fark etmeniz bile mümkün…”









