DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ile halk toplantılarını, eleştirileri ve bu hafta yapılacak mitingleri konuştuk:
- Bugün en çok fark ettiğimiz şey özel savaş politikası. Bunda bizim il/ilçe örgütlerimizin zayıflığının etkisi var. Ama Kürdistan halkında kendini özne olarak görme hali tahribatları hafifletmiş gözüküyor. Bu süreçten güç alarak devam ediyoruz
- Çok manipüle edildi. Kürdistan halkı kendi lehçelerine her daim sahip çıkmıştır. Mesela Mêrdîn’e geldiğimizde beni Zazaca/Kirmanckî ‘Ti xêr ameya (hoşgeldin)’ şeklinde karşıladılar. Kürt halkındaki bu refleksin önemi tarif edilemez
Şirin Bayık
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP), Şirnêx, Mêrdîn, Wan, Colemêrg, Sêrt gibi Kürdistan’ın birçok kentinde halk buluşmalarına devam ediyor. Kimi zaman il, kimi zaman ilçe, kimi zaman köylerde gerçekleştirilen halk buluşmalarında Barış ve Demokratik Toplum Süreci tartışılıyor. Barışın inşasında sahadan doğru öneri, talep, beklentiler veya eleştiriler dile getiriliyor. Bu buluşmaların önemini, detaylarını, sürece katkılarını ve bu hafta sonu İstanbul, Amed, Wan ve Mersin’de yapılacak mitingleri DBP Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ile konuştuk.

- Kürdistan’ın birçok kentinde halkla bir araya geldiniz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ üzerine tartışmalar gerçekleşiyor. Bir yandan sürece ilişkin Kürt halkının nabzını görebiliyorsunuz. Kimi zaman öneriler, kimi zaman eleştiriler yapılıyor. Genel olarak halk buluşmalarında nasıl bir tablo ile karşılaşıyorsunuz ve bu buluşmalar neden önemli?
27 Şubat’ta Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısından beri aslında birçok toplantı yapıldı. İl il gezerek hem süreci anlatma, özlemini duyduğu ve kurucusu olmak istediği barış meselesinde ne yapabileceğimiz tartışıldı. Esasen şunu söyleyerek başlayabiliriz; Çok cesaretli adımlarla Sayın Öcalan süreci başlattı. Bu cesaretli adımların hem devleti hem de atacağı adımları cesaretlendirmesi bekliyordu ama 2 yıla yakın bir süre zarfında hiçbir şeyin olmamasının yaratmış olduğu negatif durum toplumsal olarak ciddi bir rahatsızlığa da dönüştü ve devlet bu meseleyi ısrarla ‘Terörsüz Türkiye’ söylemiyle Kürt mahallesiyle sınırlı tutmaya çalıştı. Ama bence birçok toplumsal kesim, kalıcı bir barışın bu ülkenin geleceği açısından çok kritik bir değerde olduğunu biliyor. İçinde demokrasi, hukuku, adalet de barındırıyor. Biz de yeni dönemde, yerelde, direkt halkın bulunduğu yerlere giderek bu konuyu konuşmak istiyoruz. Bir anlamda da toplumu bu barış sürecinin öznesi haline getirmek istiyoruz. Çünkü devletin adım atmayarak esasen inşa ettiği şey, barışın umudunu, ülkenin demokratik geleceğine dair umutları da bir anlamda berhava ediyor. Bizim yaptığımız toplantılarda en çok gündem olan şey; devletin halen neden adım atmadığı meselesi. Belli başlı deneyimler var. Herkesin aklına 2013-2015 süreci geliyor. Bir yandan da 90’lı yıllardan beri Sayın Öcalan’ın çağrısı var. Biz oluşan bu tarihi fırsatı hem ne kadar toplumsal güce ihtiyaç duyduğunu, hem buluştuğumuz yerlerde halkın bunun bir öznesi olduğunu ve devlete adım attırmak için de neler yapabileceğimizi konuşuyoruz. Ağırlıklı gelen tepkiler arasında ‘Evet, kıymetli bir el uzatıldı. Bu eli her zaman açık tuttuk ve barışın inşasında da bir taraf olmak istiyoruz ve devlete adım attıracak sözü, eylemi esirgemeyeceğiz’ oldu. Bence en kritik şey, hem Siirt’te hem de Nisêbîn’de ifade edildi. Siirt’te bir büyüğümüz “Çocuklarımın kemiklerini istiyorum” dedi. Burada da bir anne benzer şeyi söyledi. Düşünün çocuklarının kemiklerini halen arayan, bu savaşın acısını çok derinden yaşamış ve yeniden yaşamak istemeyen bir toplumsallık var. Ciddi bir barış aklı var. Ciddi bir barış vicdanı var. Bunu ortak harekete geçirmenin yol ve yöntemlerini tartışıyoruz. Bence verimli geçiyor. Toplumun bu sürecin öznesi olma meselesini bir anlamda konuşmuş olduk.
- Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı Türkiye geneline yönelikti. Demokratik Cumhuriyet vurgusundan, halkların eşit, özgür ve barış içerisinde yaşaması anlamında genel bir çerçeve sunuyor. Bu çağrıya ilişkin devletten de bir karşılık var. Peki Kürdistan sahasında bu iki yıllık süreç nasıl okunuyor? Buna ilişkin sizlere nasıl sorular geliyor?
Şimdi Türkiye’deki toplumsal kesimler ya da bir bütün Türkiye halkları 2013-15 dönemindeki gibi bu çağrıyı ve süreci henüz sahiplenebilmiş değil. Bunda Türkiye’de tamamlanmamış bir barış hafızasının ne yazık ki etkisi var. Ama Sayın Öcalan bütün bu olumsuz hafızalara rağmen en cesaretli adımlarla yol almaya çalışıyor. Bu süreçte müzakere masasında şu an iki taraf var. Biz toplumdan Kürt halkı için söylemiyorum bunu esasen Türkiye cephesinden söylüyorum. Bu barışın gerçekleşebilmesi için hangi tarafın güçlenmesi gerektiğini soruyoruz ama güç olana, devlet olana bırakılan bir süreç var. Yani Kürt halkı barış sürecine dair umudunu taşımakla birlikte, acıları yaşayan bir halk olarak barışın özlemini de, umudunu da taşımakla birlikte Türkiyelileşme meselesi ne yazık ki halen zayıf. Bu işte hem çözümü istemeyen kesimlerin, Sayın Öcalan ‘norm dışı devlet’ ya da ‘derin devlet’ diye tarif ediyor bunların elini güçlendiren bir durum var, bir yandan da umutlanmak isteyen insanların umudunu da çalan bir durum. Ama mesele şu; biz ‘en cesaretli adımı atan kim, bu sorunun çözümünde en ısrarlı taraf olan kimdir?’ diye sorduğumuzda buna verilen cevaplar çok belli. Kürt hareketi ve Sayın Öcalan olacak. Orayı güçlendirmekten alıkoyan şeyin ne olduğunu biz de anlamaya çalışıyoruz. Orası güçlendiği andan itibaren işler değişecek. Mesela bu ülkede böyle en çok rehin alınan şey toplumun gücü. Toplumun siyasetteki gücü, toplumun değişim dönüşümdeki gücü. Biraz onu inşa etmeye çalışıyoruz.
Bir yandan da şu konuşuluyor doğal olarak; bu seçim sürecinin illaki bir yere yarayacağı ve yarayacağı yer olarak da daha çok AKP iktidarının ya da cumhurbaşkanının yeniden seçilmesi meselesine gelinerek bu sürece imtinalı yaklaşım ve bu sürecin dışında kalmayı tercih etme meselesi var. Şimdi ülkede demokrasi, adalet ve barışın hem tartışılması hem konuşulması hem de gerçekleşmesi halinde AKP gibi bir iktidara ihtiyaç duymayacağız, tercih de etmeyeceğiz. Bence işin koptuğu yerlerden birisi bu. Burayı da inşa etmeye çalışıyoruz. Yani tartıştığımız şey sadece Kürt meselesinin çözümü değil. Kürt meselesi nezdinde her şeyi yarım bırakılan bu ülkenin, yarım kalan cumhuriyetini, eksik kalan adaletini, işlemeyen hukukunu işletme meselesi bir anlamda.
- Gerçekleştirdiğiniz halk buluşmalarında demokratik bir zeminde süreç tartışılıyor. Kürt Hareketi tarihine de bakıldığında aslında benzer demokratik zeminleri okuyabiliyoruz. 7’den 70’e politik bir tutuma sahip bir halktan ve hafızadan söz ediyoruz. Halkın bu tutumunda geçmişe kıyasla bir dönüşüm yaşandı mı? Bu süreç bağlamında Kürt halkı, süreci politik tutumundan dolayı doğrudan sahiplenen bir yerde mi yoksa soru işaretleri ile mi geliyor?
Aslında her ikisi de var. Hem katılımcı hem soru işaretleriyle geliyor. Belki en kritik nokta şu; duygusal bir bağlılık ve ilişki biçiminden bugün daha politik bir düzeye ihtiyaç var bir anlamda. Şimdi 90’lı yıllardan beri Kürt hareketli demokratik siyaset zemininde var olmaya başladığından bugüne hani bütün diğer siyasi partilerden temel bir farkı halkla kurduğu ilişki, halkla yürüttüğü mücadelenin biçimiydi. Mesela çöktürme planı bunu hedefledi diye söyleyebiliriz. Çünkü bu halk iradesi 2015 seçimlerinde Sayın Öcalan’ın paradigmasıyla birlikte Türkiyelileşme zeminini en güçlü yakaladığı, Türkiye’ye en güçlü hitap ettiği bir zaman dilimini yaşadı. Hem çözüm sürecinin etkisi vardı hem de işte o dönemde bu çalışmaları yürüten arkadaşların katkıları, Kürt sorununun Türkiye’ye mal olmasında, çözüm meselesinde Türkiye halklarının dâhiliyetine yol açtı. Peki bu ne ile berhava edildi? Çöktürme planının kendisiyle berhava edildi. Ne yazık ki güçlü bir savaş hafızası da var. Ama savaş hafızasına karşı barış hafızasını inşa etme mücadelesi var. Bu çalışmalarla birlikte daha da güçlenecek.
- Peki bu buluşmalardan Kürt siyasetini de dönüştürecek öneriler alıyor musunuz?
Halkla daha çok iç içe olma, halkın taleplerini daha görme ve görünür kılma. Ama bugün en çok fark ettiğimiz şey şimdi özel savaş politikası. Bu özel savaş politikaları hem barışa dair Kürt hareketinin sözünü hem barışa dair Sayın Öcalan’ın sözünü, hem de demokratik siyaset zemininde çalışan aktif bütün arkadaşlarımızın sözünü itibarsızlaştırmaya, hedef almaya ve dolayısıyla aslında geleceği çalmaya çalışan bir politika var. Biz her yaptığımız toplantıda, bizim asıl gündemlerimizin ne olduğunu ama halkın gündemine konulan özel savaş başlıklarının da ne olduğunu konuştuk, ettik ve gördük ki evet etkisi var. Özel savaş tartışmalarının Kürt hareketine ve Kürt demokratik siyasetine ait olmayan tartışmaların öncelikli gündem haline geldiğini gördük. Biraz oralara da müdahale ettik ve bu buluşmaların belki de en çok düzelttiği şeylerden birisi; özel savaşın empoze ettiği bilginin yerine gerçek bilgiyi koyabilmekti. Bu bizim her şeyi çok mükemmel yaptığımız anlamında değildi. Kendi eksikliğimizi gördüğümüz ama esasın, hakikatin de bu olmadığı meselesi üzerineydi. Çözüm süreci ile birlikte hem Sayın Öcalan’ın kendisi hem barış ve demokratik toplum sürecine dair söyledikleri her birisi, hem özel savaş yöntemiyle hem de barış meselesine karşıt olan taraflar üzerinden hep manipüle edildi. Biraz onları da düzelttiğimiz, tartıştığımız bir mesele oldu. Bu halk toplantılarıyla halktaki gücün baki olduğunu ama nereye akacağını, nasıl kendisini göstereceğinde bir şaşkınlık yaşadığını gördük. Bunda bizim il/ilçe örgütlerimizin zayıflığının, il/ilçe örgütlerimizin de merkezileşmesinin ne yazık ki etkisi vardı. Ama Kürdistan halkında şöyle bir belirgin özellik var. Oraya çok takılmıyor. Kendisini, kendi coğrafyasında özne olarak görme hali bence bu durumun tahribatlarını da hafifletmiş gibi gözüküyor. Biz de bu süreçten güç alarak devam ediyoruz.
- Buluşmalarda en çok sorulan sorular arasında siyasi tutsakların durumu oluyordu sanırım. Bunun için yasal düzenleme beklentileri dile getirildi. Sizin talep, öneriler veya eleştiriler arasında en çok dikkatinizi çeken neydi?
Evet. Büyük bir beklenti var. Aslında Türkiye’deki cezaevi tarihi eşittir Kürt tarihi. Bazen söylüyorduk; işte iddianamelere karşı bütün tutuklu olan Kürtlerin, yol arkadaşlarımızın savunmalarına baksanız hepsinde aslında çözüm işaret eden şeyler var. Acılı bir durum. Yani hem Gözlem İdare Kurulu’nun varlığı ki hani hangi devlet mekanizmasına bağlı biz de başvurulara çok cevap alamıyoruz. Hem hasta tutsakların durumu, 30 yıl boyunca bu ülkenin sadece yasasında ve hukukunda olmadığı için yatmak zorunda kalan Kürt halkının evlatları. Bir cezalandırma yöntemi devam ediyor. Bu bilinçli yürütülen bir şey. Onun farkındayız. Daha da beteri insanlar çocuklarını göremiyor. Eskiden daha yakın yerlerde cezaevlerinde kalırlardı ama bugün işte Mardin’de oturan bir aile çocuğunu görmek için neredeyse işte bir güne yakın yol gitmek zorunda. Trabzon’a, Edirne’ye gibi yerlere gönderme meselesi var. Şimdi cezaevleri Kürtler açısından sadece bir tutuklanma yeri değil, aynı zamanda bir direniş yeri. Yani Amed Zindanı’ndan bugüne bu tarih biraz böyle. Ama bir yandan da devletin Kürt sorununu çözme niyetini gösterebileceği en kritik noktalardan birisi. Şimdi cezaevleri dediğimizde belki biraz meseleyi İmralı’dan konuşmak gerekiyor. Çünkü, İmralı Cezaevi Türkiye’de Kürt sorununun sembolü olmuş durumda. Orada yapılacak herhangi bir düzenlemenin kendisi emin olun birçok yasal uygulamayı değiştirecek. Çünkü Kürt sorunu İmralı’ya hapsedildi. Dolayısıyla İmralı’daki hukukta herhangi bir değişiklik olmazsa, Sayın Öcalan’ın statüsü konusunda herhangi bir hukuk uygulanmazsa, cezaevinden A arkadaşımız çıkar, B arkadaşımız cezaevine girer, diğer arkadaşımız çıkar, bir başkası girer. Sayın Öcalan bunun farkındalığıyla ‘Orası bir cezalandırma yeriydi ama biz burayı Barış Adası’na çevirebiliriz’ söylemi var. Bu da Kürt sorununun çözümünde önemli kritik eşiklerden ve söylemlerden birisi.
- Gerçekleştirdiğiniz halk buluşmalarında Türkçe konuşmanız sosyal medya platformlarında eleştiri konusu oldu. Bu konuya dair ne söylemek istersiniz?
Çok liyakatsız bir tartışmaydı, esasen dil üzerinden yürüyen tartışma. Çok manipüle edildi. Biz gittiğimiz her yerde hem kullandığımız dil açısından hem buluştuğumuz halkın inancı açısından en yüksek hassasiyetle davranmaya çalışan bir paradigmaya sahibiz. Hatta birçok farklı kimliği, dili, inancı olan toplumsal kesimlerin de bu devletin ulus-devlet, tekçi aklına rağmen bir arada tutabilmek ile birlikte mücadele etmeyi başarmış bir paradigma ve partiyiz. Görüntülerde açığa çıkan durum şu; esasen divan birden fazla arkadaştan oluşuyor. Divanda bulunan arkadaşlarımızın hepsi süreci zaten o oradaki halkımızın anadili olan Kurmancî dili ile değerlendirilmiş oldu. Ben de bir partinin Eş Genel Başkanı olarak orada bulunduğum için en anlaşabileceğimiz dil üzgünüm ama Türkçe’ydi ve her gittiğim yerde şuna dikkat ediyorum. Her gittiğim yerde Kürtçe bildiğimi, anadilimin Dimilkî (Kirmançkî) olduğunu ama anlaşabilmemiz için de eğer müsaadeleri varsa bu dile devam edeceğimi söyledim. Her yerde müsaade aldım. Hiç kimsenin, en azından halktan bu yönlü bir tepki gelmedi. Ama bu tartışma sürece dönük de diyebiliriz, halk buluşmalarına dönük de diyebiliriz. Gerçekten liyakatli değil, yıpratan bir tartışmaydı. Sosyal medyada ağır bir manipülasyon ve liyakatsizlik vardı. Kürdistan halkı kendi lehçelerine her daim sahip çıkmıştır. Mesela Mêrdîn’e geldiğimizde beni Zazaca/Kirmanckî “Ti xêr ameya (hoşgeldin)” şeklinde karşıladılar. Kürt halkındaki bu refleksin önemi tarif edilemez.
Öcalan’ın özgürlüğü en kritik eşik
- Son olarak Özgür Kadın Hareketi (TJA), DEM Parti ve partiniz öncülüğünde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü için Kürdistan ve Türkiye’nin 4 kentinde düzenlenecek ‘Özgürlük Mitingleri’ için çalışmalar sürüyor. Bu mitinglere ilişkin neler söylersiniz?
Kürt sorununun çözümü için kurulan bir masa var. O müzakere masasında baş müzakereci olarak Sayın Öcalan oturuyor. Şimdi konuştuğumuz konu bir yıllık, bir günlük, bir aylık bir mesele değil. Tarihsel bir mesele. Hem Ortadoğu’daki gelişmeler hem de Sayın Öcalan’ın cesaretli adımlarından baktığımızda çözüme en yakın olduğumuz zaman diliminde olduğumuzu düşünüyoruz. Bu durumda baş aktör olmak, baş müzakereci olmak bir de çalışma koşullarını ister, onun özgürlüğünü ister. Ancak Sayın Öcalan bundan alıkonuluyor. Heyetle, örgütüyle, yapısıyla, en önemlisi de halkıyla siz de takip ettiyseniz ısrarla gazetecilerle buluşmak, kadın hareketiyle buluşmak, siyasi partilerle buluşmak istiyor. Dolayısıyla biz Sayın Öcalan’ın tam da hem bu meselenin hak ettiği, hem de kendi kimliğinin hak ettiği özgürlük koşullarının sağlanmasını istiyoruz. Bunun adına statü diyebiliriz. Ama bunun adı esasen bir hukuk. Sayın Öcalan’ın umut hakkının uygulanması ve bu süreçte rolünü oynayabileceği koşullara sahip olması gerekiyor. Emin olun bunun önünde de hiçbir engel yok. Devletin tercihi dışında. O yüzden özgürlük mitingini Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, ona bağlı olarak aslında devletin somut adımlar atması ve Kürt halkının gelecek dönemdeki statüsünün ve Türkiye halklarının statüsünün ne olacağı konusunda bence önemli bir adım olur. Dolayısıyla biz özgürlük mitingi ile birlikte bu ülkenin cumhuriyetinin demokratik hale gelmesi, ulusunun demokratik bir ulus haline gelebilmesi ve halkın özlemle beklediği barışın kalıcı hale gelmesi açısından kritik olarak değerlendiriyoruz. Herkesi, sadece Kürt halkını değil sesimizin ulaştığı herkesin de bu mitingde bizimle olmasını istiyoruz.









