• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
8 Temmuz 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Süreç baş aşağı durumda 

8 Temmuz 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Manşet, Ortadoğu, Söyleşi

Profesör Abbas Vali ile Türkiye’de devam eden süreci, Abdullah Öcalan’la görüşmesini ve ABD-İran savaşını konuştuk:

  •  (Benim ile yapılan) röportaj Özgür Politika’nın iki sayısında yayınlanmıştı ve röportajın başlığı ‘PKK’de Reformun Gerekliliği’ üzerineydi. Ben bunu yaptıktan sonra, o sırada İtalya’da bulunan Öcalan yazıyı okumuş ve beni kendisiyle görüşmeye çağırmıştı 
  • Yapılan değerlendirme silahlı mücadelenin artık işe yaramadığı yönündeydi. Geçmişte işe yaramıştı, faydaları olmuştu ve bu fayda, Türkiye’deki Kürtlerin kendi kimliklerini yeniden tanımlama ve bilinç düzeyini yükseltmişti. Ancak bir çözüm de yaratamamıştı

Hüseyin Kalkan

Profesör Abbas Vali ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci ve son bölümünde İran’ın dış politikasına ve Kürtlerin bölgedeki rolüne ilişkin karşılaştırmalı bir perspektifi sorduk. Türkiye’deki ‘Barış Süreci’nin de bölgeye olası etkilerini, ‘güvenlik’ ve barış ikilemini tartışmaya açmak istedik. Bu doğrultuda Vali’nin, 1998 yılında Sayın Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeden bugüne bakmak yol gösterici olacaktır.

  • Savaşta Kürtlerin tutumuna gelmek istiyorum. Kürt örgütlerinin bu süreçte ortaya koyduğu duruşu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tutumun Kürt siyaseti ve geleceği üzerindeki olası sonuçlarını analiz edebilir misiniz?

Trump tarafından sunulan pozisyon büyük bir yalandı. ABD, Kürt güçlerine hiçbir silah vermemişti ve bunu kesin olarak biliyorum. Kürt güçleri de dahil olmak üzere bazı güçleri mobilize etme planı vardı ancak Erdoğan Trump’ı arayıp İran’daki Kürtleri silahlandırma fikrinin doğuracağı sonuçlar hakkında uyardığında bu fikir baltalandı. İsrail kaynaklarına göre, Erdoğan’ın bu ısrarı Trump’ın fikrini değiştirmesinde çok önemli bir rol oynadı. Yani Kürtlerin gerçekten silahı yoktu.

Bunun yanı sıra, bildiğim tüm Kürt güçleri en başından beri “Bu bizim savaşımız değil ve biz bu savaşta yer almayacağız” demişlerdi. Kürt siyasi partileri silah sağlansa bile bunu yapmayacaktı; çünkü biliyorlardı ki: İçeride bu silahları alıp Kürtlere katılarak rejime karşı mücadele yürütecek organize, demokratik bir muhalefet olmadan İran’a girmek bir intihar göreviydi. Kürtler en başından beri yalnız olduklarını biliyordu. Bu yüzden Amerikalılar temelde dediler ki: “İran’da silah versek bile bunu kime teslim edeceğiz?” Çünkü organize bir muhalefet yok. Dolayısıyla bu fikir, temelde MOSSAD tarafından geliştirilen bir planın parçası olabilir; ama bu ancak içeride o silahları alıp rejime karşı savaşacak organize bir İran muhalefeti zaten mevcutsa işe yarayabilirdi. Çünkü Kürtler tek başlarına bu rejimi askeri olarak yenemezler.

Ancak bu durum, İranlı Kürt güçleri daha zor koşulların içine itmiştir. Bölgedeki yeni güç dengesi göz önüne alındığında, İran’daki Kürt güçlerinin stratejilerini yeniden düşünmeleri gerekiyor. Kısa bir süre içinde, silahlı mücadele stratejisinin değişmesi gerektiği sonucuna varmaları çok muhtemeldir.

  • Sizce Trump savaş boyunca Kürtlerle ilgili neden bu kadar çelişkili açıklamalar yaptı? Bu retoriğin arkasında nasıl bir strateji ya da mantık yatıyor?

Cevap çok net. çünkü Ocak ayında bir ayaklanma vardı. 17, 18 ve 19 Ocak’ta. Trump kamuoyunun önüne çıkıp insanları sokaklara çağırdı ve onlara yardım edeceğini söyledi. Monarşistler de aynısını yaptı. İnsanlar sokağa çıktı ve bunun bir sonucu olarak, şu an aldığımız bilgilere göre, İran’da 48 saat içinde yaklaşık 50.000 kişi öldürüldü. Ve Trump bunu gizlemek zorunda kaldı.

Trump’ın bahanesi şuydu: “Ben silah göndermek istedim ama Kürtler savaşmadı.” Trump bunu bu yüzden yaptı. Herkesin ortada hiçbir silah olmadığını bilmesine rağmen bunu söyledi. Daha geçen hafta bile, ABD’nin Ortadoğu elçisi Tom Barrack Kürtlere hiçbir silah verilmediğini söyledi. İsrail’de MOSSAD’ın başkan yardımcısı da bir röportajında, strateji değiştiği için Kürtlere hiçbir silah vermediklerini söyledi. Strateji neden değişti? Çünkü Trump gidişatı değiştirmeye karar verdi.

Ancak bu durum İran Kürtlerini, hatta Başûr Kürtlerini de çok kötü bir duruma, bir domino etkisine soktu; sanki içeride demokratik bir devrim oluyormuş da Kürtler yardım etmiyormuş gibi bir algı yaratıldı. Anlıyor musunuz? Ve bu koca bir yalan.

  • Geçen yıl İngiltere’de düzenlenen konferansınızla ilgili iki ek sorumuz daha var. Orada, 1998 yılında Roma’da Sayın Öcalan ile yaptığınız görüşmeye dair bir anekdot anlatıyorsunuz. O dönemde kendisi hakkındaki izlenimleriniz nelerdi?

Bu konuda çeşitli yerlerde konuştum. Hatta 2013 veya 2014 yılında TRT 6’da (o dönem TRT’nin Kürtçe kanalıydı) katıldığım bir programda bunu detaylıca anlatmıştım. Orada söylediğim ve şimdi de tekrarladığım şey şudur: Öcalan’ın, silahlı mücadele stratejisinin artık üretken/sonuç verici olmadığı sonucuna yeni vardığına inanmak yanlış bir fikirdir. Bu doğru değil, çünkü ben kendisiyle o dönemde görüştüm. Sanırım 19 Aralık 1998’di. O dönem Özgür Politika gazetesinde yayınlanan uzun bir röportajımdan sonraydı. O röportaj Özgür Politika’nın iki sayısında yayınlanmıştı ve röportajın başlığı “PKK’de Reformun Gerekliliği” üzerineydi. Ben bunu yaptıktan sonra, o sırada İtalya’da bulunan Öcalan yazıyı okumuş ve beni, röportajda dile getirdiğim konuları konuşmak üzere kendisiyle görüşmeye çağırmıştı. Konuştuğumuz ana mesele, silahlı mücadele stratejisinin bir çıkmaza girdiği ve artık daha ileri gidemeyeceğiydi. Bunlar aynen onun kendi sözleriydi. “Şu an bir çıkmazdayız” dedi. “Bu bir savaş ve bu savaş devam edebilir. Ne Türk devleti ne de Kürt Hareketi, hiçbirimiz bu savaşı kazanamayız. Ama bu savaş süresiz olarak devam edebilir.” Temelde fikir buydu… Ve asıl mesele bu çıkmazdan nasıl çıkılacağıydı. Kendisiyle bu çıkmazdan nasıl çıkılacağını yaklaşık dört ya da beş saat konuştuk ve izlenimim onun stratejiyi değiştirmeye istekli olduğu yönündeydi; ancak Türk devleti tarafında böyle bir isteklilik görmüyordu. Mesele buydu, yani Türk devleti ilgilenmiyordu. Konuşmamızın ana teması buydu.

O zamanki izlenimimin ne olduğunu sormuştunuz. O dönem, 1984’ten beri sürdürmekte olduğu stratejiye dair gerçekçi bir değerlendirmeye ulaşmış siyasi-askeri bir lider gördüm. Silahlı mücadele 1984’te başlamıştı ve biz 1998 yılındaydık. Yapılan değerlendirme bunun artık işe yaramadığı yönündeydi. Geçmişte işe yaramıştı, faydaları olmuştu ve bu fayda, Türkiye’deki Kürtlerin kendi kimliklerini yeniden tanımlama ve konuyu Türk devletinin siyasi gündemine taşıma konusundaki bilinç düzeyini yükseltmekti. Bunlar şüphesiz küçük başarılar değildi, evet öyleydi. Ancak silahlı mücadele bu aşamaya kadar olanı başarmıştı ama bir çözüm yaratamamıştı.

O dönemde (belki Türk devletiyle temas kurmanın farklı yollarına sahipti, bunu bana söylemedi) Türk devletinin hiçbir ilgi göstermediği sonucuna varmıştı. Ben de o sırada kendisine bu değerlendirmesinin doğru olduğunu söyledim; çünkü bence Türk devletinin Kürt sorununa “yönetilebilir bir kriz” olarak ihtiyacı var. Yönetilebilir bir krize sahip olduğunuzda, siyasi alandaki hakimiyetinizi her zaman koruyabilirsiniz ve o dönemdeki Türk askeri güçlerinin istediği de tam olarak buydu; Kürt sorununun yönetilebilir bir kriz olarak tutulması gerekiyordu.

Bana değerlendirmemi sorduğunuzda, onu bu açıdan belirli bir gerçekçilik düzeyine ulaşmış bir lider olarak bulduğumu söyleyebilirim. Silahlı mücadeleye dair romantik görüşlere sahip değildi; bunun başarının anahtarı olacağı ya da zafer getireceği gibi bir düşünce taşımıyordu. 1998’de bile Kürt sorununun çözümünün anahtarının başka bir yerde olduğunu, o başka şeyin de başka bir zeminde olduğunu biliyordu. Ama bu, hiçbir şey karşılığında silah bırakmayı savunduğu anlamına gelmez; hayır, strateji bu değildi. Strateji, yönelebilecek başka bir yol olduğunda rotayı değiştirmektir. Benim izlenimim buydu. Uzun bir tartışma yaptık ve tartıştığımız şeyleri yazıya dökmemi istedi; ben de bunları yazıp kendisine gönderdim. Olay buydu.

  • Son olarak güncel bir konuyu sormak istiyorum; Türkiye’de bir buçuk yıl önce başlayan Barış ve Demokratik Toplum sürecine baktığınızda, Öcalan ile tanıştığınız dönemin bugünle ne gibi benzerlikler ve farklar görüyorsunuz?

Bir süre önce DEM Parti tarafından düzenlenen bir konferansa katıldım. Oradaydım ve orada çok net bir şey söyledim. Pek çok insan bunu anlamadı ama umarım bazıları anlamıştır. Dedim ki: Türkiye’deki barış süreci baş aşağı bir durumda. Onun tekrar ayakları üzerine oturtulması gerekiyor. Peki bunu neden söyledim? Çünkü barışın iki tarafı olan Türk devleti ile Kürt Hareketi’nin çok farklı hedefleri ve bu sürece dair çok farklı algıları var. Türk devleti için bu süreç bir barış süreci değil; Kürt sorununun “güvenlikleştirilmesi” (securitization) sürecidir. Çünkü Kürt sorunu Türkiye’de ortaya çıktığından beri hiçbir zaman bir hak sorunu, demokratik bir sorun ya da demokratik haklar arayışı sorunu olarak görülmedi. Her zaman devletin güvenliği sorunu olarak ortaya kondu. Bu yüzden Türk devletinin kullandığı terim, bunu güvenlikleştirmek adına “terörsüz Türkiye” terimidir. Hedef budur; ancak Kürt Hareketi’nin hedefi farklıdır. Kürt Hareketi, halkın demokratik haklarının siyasi süreç içinde hayat bulduğu bir durum istiyor. Ve bunun için öncelikle (işte bu yüzden sürecin baş aşağı olduğunu söyledim) Türkiye’deki siyasi sürecin demokratikleşmesi, önünün açılması gerekir. Ve sivil toplum bu sürece katılmalıdır. Buna sadece bir güvenlik programı muamelesi yapılmamalıdır. Ancak devlet; ister Sayın Bahçeli olsun ister bu konuyla ilgilenen her kimse, buna bir demokrasi, demokratikleşme ya da siyasi süreç sorunu olarak bakmıyor. Ve bu yüzden barış sürecinin ön şartı olarak silahsızlanma üzerinde ısrar ettiler. Oysa ben (ki bunu oradaki mecliste/konferansta da söyledim) silahsızlanmanın barış sürecinin ön şartı olmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu, müzakerenin bir ön şartı değil, müzakerenin sonucu olmalıdır. Bu çok önemli bir meseledir. Eğer bu durum dikkate alınırsa, siyasi sürecin önü açılırsa; demokratik tartışmaların, demokratik müzakerelerin, demokratik söylemin başlama olasılığı doğar ve her şey kapalı kapılar ardında, İmralı’ya gidip gelerek yapılmaz. Bu şekilde yürütmek bu soruna yardımcı olmayacaktır. Bu mesele Türk toplumunun, Türk devletinin merkezinde yer alan ana meseledir. Açık bir siyasi sürece ihtiyacı vardır. Gelin bu süreci 2014 ve 2015’teki barış süreciyle kıyaslayalım. 2014’te süreç nispeten açıktı, sivil toplum işin içindeydi, herkes bunu tartışıyordu; o dönem Akil İnsanlar Heyeti/komiteleri gibi yapılar vardı. Ama şimdi tamamen bir güvenlik meselesi haline getirilmiş durumda ve devletin amacı Kürt sorununu demokratik haklar, demokratik kimlik ya da dil sorunu olarak çözmek değil; minimum taviz vererek maksimum sonuç elde etmektir. Kürtlere minimum taviz verip, siyasi süreçte maksimum sonuç almak, yani temelde onu güvenliksizleştirmektir (Etkisiz kılmaktır). Son olarak ne dediğimi özetlememi isterseniz; meseleye devlet güvenliği açısından bakarsanız sorunu çözmek istemezsiniz, sorunu ortadan kaldırmak/yok etmek istersiniz. Sorunu ortadan kaldırmak ile sorunu çözmek ise birbirinden tamamen farklı iki şeydir.

 İran Suriye’ye müdahale edecek

  • İran rejimi bu eşikte sonra nasıl bir dış politika izleyecek?

Bir şey çok net. 7 Ekim’den sonra herkes dedi ki; artık Trump geliyor, Gazze’nin İsrail tarafından tahakküm altına alınması ve Arap ülkelerinin topluca İbrahim Barış Anlaşması’na katılmasıyla Ortadoğu’da yeni bir dünya düzeni kurulacak. Bu savaştan sonra o hikaye artık bitti. ABD hegemonyasının yaratacağı varsayılan tüm o stratejik denklemler artık yok. Artık Suudi Arabistan bile İbrahim Anlaşması’na katılmak istemez ya da buna cesaret edemez. Ayrıca, İsrail’in tüm Ortadoğu’yu pasifize edeceği fikri de artık yok. Bu savaş, İsrail’in devasa bir hava gücü olduğunu, ancak çok zayıf bir kara gücü olduğunu ve doğrudan ABD sevkiyatı olmadan bir aydan fazla savaşamayacağını gösterdi. Bu savaş, ekonomik olarak da Batı için bir yıkımdı. Neden biliyor musunuz? İsrail ve ABD, birkaç yüz dolar maliyeti olan bir İran dronunu düşürmek için maliyeti yaklaşık 4 milyon dolar olan bir Tomahawk füzesini kullanmak zorunda kaldı. Yani savaşı kazanmak istiyorlarsa İran’a karadan saldırmak zorundalar; İran’ı işgal etmek ise büyük bir felaket olur. Bu durum ABD askeri hegemonyasının ve İsrail askeri gücünün sınırlarını gösterdi. Dış politika açısından önemli olan bir diğer husus da şu: ABD ve İsrail, İran’ın Hizbullah, Haşdi Şabi ve Hamas gibi vekil güçlerinden vazgeçmesini istiyordu. Şimdi savaş sona erdi ama bu güçler hâlâ orada. Bu demektir ki İsrail-ABD stratejisi başarısız olmuştur. Ve burada asıl inanılmaz olan şey, İran’ın Hizbullah’ı barış müzakerelerinin içine, yani siyasi gündeme dahil etmeyi başarmış olmasıdır. İran bu varlıklarını kaybetmediği gibi, şimdi barış masasında oturup ABD ile Hizbullah’ın geleceğini müzakere ediyor. Dolayısıyla, İran’ın eskisinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasını bekliyorum; Ortadoğu’da çıkarlarını diplomatik olarak takip edebilen ve bunu askeri güçle destekleyen konsolide bir aktör olacaktır. Şimdi görüyorsunuz ki, İsrail’deki bazı stratejistler bile açıkça, “İran konusunda yaptığımız şey işe yaramadı, bölgedeki asıl askeri güç Türkiye’dir” demeye başladılar.

İran’ın ekonomik koşullarını kısmen halleder halletmez Suriye’deki duruma müdahale edeceğinden neredeyse eminim. İran, Suriye’yi kendi stratejik derinliğinin bir parçası olarak görüyor ve oradaki Türk gücünden hoşlanmıyor; bu duruma meydan okuyacaktır. Bu duruma meydan okuyacak; muhtemelen Alevileri mobilize edecek, Suriye’de Ahmed eş-Şara güçlerinin merkezileşmesine karşı olanlara bir nevi jestler yapacak. Irak’ta ise Irak’ı merkezileştirme ve onun federal yapısını baltalama yönündeki mevcut ABD stratejisini İran’ın kabul etmesinin hiçbir yolu yok. Bu, İran’ın Irak’taki federal yapıyı çok umursamasından kaynaklanmıyor. İran, Türkiye’nin desteğiyle doğrudan ABD’nin kontrolü altında olacak bir merkezileşmeyi istemiyor. Bu düzenlemeyi istikrarsızlaştırabilecek üç büyük güç var: Birincisi; Lübnan’ı askeri olarak terk etmeyi reddeden İsrail. İkincisi; rejim içindeki, hatta Devrim Muhafızları’nın çekirdeğindeki sertlik yanlıları. Çünkü ABD ile savaşmak onların ideolojik kimliğinin bir parçası. Üçüncüsü ise ABD’deki İsrail yanlısı güçler ve Yahudi lobisi; bu anlaşmaya çok karşılar.

Ancak Trump, bu müzakerelerin başına MAGA hareketinin parçası olan J.D. Vance’i getirdi. Onlar, İsrail’in ABD politikası üzerindeki etkisine ve bu etkinin barışı baltalamasına karşılar. Son kamuoyu yoklamaları ABD halkının yüzde 84’ünün savaşın devam etmesine karşı olduğunu gösteriyor. Trump’ın barış yapmak için neden bu kadar çaresiz olduğunu hayal edebilirsiniz; çünkü 4 ay sonra ABD’de ara seçimler var. Eğer bu savaş devam ederse, Trump ve Cumhuriyetçi Parti’nin ara seçimlerde çok kötü sonuçlar alması son derece muhtemeldir. Trump’ın en çok korktuğu şey budur. Bu yüzden Trump, İran’a tüm bu tavizlerin verilmesini kabul ediyor. Ortaya koyduğum o paradoksa geri dönersek; ABD ve İsrail bu savaşı askeri olarak kazandılar ama stratejik olarak kaybettiler. Ve İran, bu stratejik avantajı kullanarak ciddi kazanımlar elde ediyor.

Savaş ABD hegemonyasının sınırlarını gösterdi

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

NATO: Kambur kambur üstüne!

Sonraki Haber

Silopiya’da asfaltit üretimi 42 kat artacak

Sonraki Haber

Silopiya’da asfaltit üretimi 42 kat artacak

SON HABERLER

Silopiya’da asfaltit üretimi 42 kat artacak

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

Süreç baş aşağı durumda 

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

NATO: Kambur kambur üstüne!

Yazar: Yeni Yaşam
8 Temmuz 2026

İstanbul’da NATO Zirvesi protestosu: İstenmiyorsunuz

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

2026 Dünya Kupası Son 16 turu: Arjantin çeyrek finalde

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Êlih’te erkek şiddeti: 32 haftalık hamile kadının bebeği yaşamını yitirdi

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Silêmanî’deki kadın sempozyumu sona erdi: Barış için birlik çağrısı

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır