• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
11 Temmuz 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Casena’dan bir yıl sonra: Hukuk hâlâ yolda mı?

11 Temmuz 2026 Cumartesi - 00:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Barış süreçlerinde hangi adımların atıldığı kadar o adımların birbirini tamamlayacak zamanda atılması da kritiktir. Başka bir ifadeyle, zaman yalnızca takvimin konusu değildir; hukukun da konusudur. Hukuk yalnızca içerdiği normlar kadar zamanlamasıyla da güven ve adalet üretir

Newroz Uysal Aslan

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye Dukan’da Casena Mağarası’nın önünde yakılan ateşin üzerinden bir yıl geçti. Yıldönümüne yaklaşırken herkes o güne dönüyor.  Aynı fotoğraflar dolaşıma giriyor, aynı çağrı yeniden okunuyor, aynı tarihsel an farklı yönleriyle yeniden değerlendiriliyor. Kimileri onu silahlı çatışma döneminin kapanışı, kimileri demokratik çözüm iradesinin en görünür yansıması olarak tanımlıyor. Kuşkusuz Casena bütün bunların ötesinde,  topluma ve devlete aynı anda yöneltilmiş geri alınamayacak yeni bir siyasal dönemin başlangıcıydı.

Geçen yıl jindergi [1]için yazdığım yazıda Casena’yı yalnızca silahların yakıldığı sembolik bir tören olarak değil, demokratik siyasete geçiş iradesinin görünür hâle geldiği tarihsel bir eşik ve hukukun toplumsal zeminde kurulmaya başladığı güçlü bir an olarak değerlendirmiştim.  Çünkü bazen toplum, mücadele dinamikleri, siyaset ve ortak yaşam iradesi pozitif hukuktan önce davranır; hukukun yönünü tayin eden ahlaki ve siyasal zemini kurar. Casena tam da böyle bir andı.

Aradan bir yıl geçti.

Bugün aynı fotoğrafa yeniden bakıyoruz.

Casene’nin açtığı tarihsel eşik neden hala hukukun kurucu adımlarıyla karşılığını bulmadı? Hukuk neden hala yolda?

Bu soruyu yalnızca “neden hâlâ yasa çıkmadı?”ya indirgemek eksik olur. Çünkü geçen bir yıl içinde süreç durmadı. Bütün eleştirilere, belirsizliklere ve kırılganlıklara devam etti. Siyasal temaslar sürdü, “temkinli iyimserlik” yayıldı, kaygılar yükseldi. Kürt halkının ve Türkiye toplumunun beklentisi canlı kaldı, Meclis’te komisyon kuruldu ve çözümün hukuki çerçevesi ilk kez bu kadar yoğun biçimde tartışılmaya başlandı. Buna rağmen Casena’da yakılan silahlar ile hukuki karşılığı arasında oluşan önemli boşluk doldurulamadı.  Zaman aktı, siyaset ritim yakaladı fakat hukuk üretilemedi. Bugün asıl tartıştığımız budur.

Son aylarda sıkça benzer bir cümle duyduk: “Süreç kendi ritminde ilerliyor.” Gerçekten de her barış sürecinin kendi ritmi vardır.  Hiçbir barış süreci dışarıdan dayatılan takvimlerle işlemez. Her biri kendi toplumsal, siyasal ve tarihsel dinamikleri içinde olgunlaşır. Ancak yine bu nedenle “ritim” yalnızca siyasi heyet görüşmelerinin, siyasi açıklamaların ritmi ile okunamaz. Demokratik siyasetin, hukukun ve toplumsal güvenin de bu ritme eşlik etmesi gerekir.

Barış süreçlerinde hangi adımların atıldığı kadar o adımların birbirini tamamlayacak zamanda atılması da kritiktir. Başka bir ifadeyle, zaman yalnızca takvimin konusu değildir; hukukun da konusudur. Hukuk yalnızca içerdiği normlar kadar zamanlamasıyla da güven ve adalet üretir. Hukuki düzenlemeler doğru içerikle ama yanlış zamanda geldiğinde de güven üretmekte zorlanır. Bu nedenle barış süreçlerinde hukukun ritmi ile siyasal sürecin ritmi arasındaki uyum, teknik değil kurucu bir meseledir.

Bugün yaşadığımız temel sorun tam da burada ortaya çıkıyor. Kürt özgürlük hareketinin, Kürt halkının lideri ve başmüzakereci Sayın Abdullah Öcalan’ın çağrısına verdiği karşılıkla oluşan toplumsal ritim ile hukuki dönüşümün ritmi arasında giderek büyüyen bir uyumsuzluk oluşmuştur. Hukuki dönüşüm iradesinin aynı açıklık ve hızla ortaya konmaması uyumsuzluğu da mesafeyi de büyütmüştür.

Barış süreçleri doğrusal olmayıp birbirini besleyen ve tamamlayan süreçlerdir. Silahsızlanma kendi başına barışı kuramaz hatta eğer hukuksal zemini yoksa negatif barış dahi yerini bulamaz. Veya siyaset tek başına güven üretmez. Hukuki reformlar başlı başına toplumsal meşruiyet yaratmaz. Bunların her biri diğerini beslediğinde, birbirine eşlik ettiğinde kalıcılaşabilir.

Barış süreçlerinin her aşamasının kendi hukuku vardır. Ancak kalıcı barış, bu aşamaların sonunda değil; birbirini tamamlayan bütüncül bir hukuk anlayışıyla mümkün olur. Bu noktada Sayın Abdullah Öcalan’ın 2013 yılında İmralı Heyeti ile yaptığı görüşmede dile getirdiği şu değerlendirme bugün çok daha güçlü bir anlam kazanmaktadır: “Demokratik siyasete geçiş silahlı mücadelenin sonu, hukuk ise demokratik siyasetin başlangıcıdır. Bunlar diyalektik olarak birbirine bağlıdır.” Aradan geçen on üç yılın ardından bu tespit yalnızca teorik bir öneri değil; içinde bulunduğumuz sürecin en temel ihtiyacını tarif etmektedir. Demokratik siyaset ile hukuk birbirini bekleyen iki ayrı evre değildir. Biri diğerinin ön koşulu, diğeri ise onun güvencesidir. Hukuk, demokratik siyasetin gerisinden gelen teknik bir düzenleme olarak ele alınmamalı. Onu mümkün kılan kurucu zemin olmalıdır.

Bu nedenle kamuoyuna yakın günlerde taslağı açıklanması beklenen çerçeve[2] yasa, barış hukukunun tamamı olmayacaktır. Ancak atılacak ilk hukuki adım olması nedeniyle, bundan sonra yapılacak bütün düzenlemelerin yönünü belirleyecek bir işleve sahip olacaktır. Bu nedenle tartışmamız gereken yalnızca yasa metninin içeriği değil; hangi barış anlayışını esas alacağı, demokratik siyasete ne kadar alan yaratacağı ve devamında hangi hukuki dönüşümlerin önünü açacağıdır.

Uluslararası barış deneyimleri, “önce güvenlik, sonra siyaset, en son hukuk” biçiminde doğrusal bir aşamalandırmanın kalıcı barış üretmediğini göstermiştir. Türkiye’de ise tartışma hâlâ büyük ölçüde ilk aşamaya sıkıştırılmış durumdadır. Silahlar teslim edildi mi, kaç kişi dönecek, MİT raporları etkili olacak mı, süreç teknik olarak nasıl işleyecek gibi sorular elbette önemlidir. Ancak yalnızca bunlara odaklanmak, barışın esas meselesini gözden kaçırmaktadır. Asıl ihtiyaç, çatışmayı doğuran yapısal sorunların çözümünü mümkün kılacak demokratik ve hukuki mekanizmaların birlikte inşa edilmesidir. Bu nedenle çerçeve yasa sürecin bütün aşamalarını birbirine bağlayacak ulusal mekanizmaları da yaratabilmelidir.

Çünkü barış tek taraflı kurulamayacağı gibi, hukuk da tek taraflı kurulamaz. Toplumun başlattığı dönüşüm, siyasal ve kurumsal hukukla buluşmadıkça barış kalıcılaşamaz. Aynı şekilde kanunlardan ibaret hukuk da gerçek toplumsal meşruiyet üretemez. Barış, aynı hedefe yürüyen farklı iradelerin, farklı hukuk alanlarının ritimlerinin ortak eseridir.

Bir yıl önce Casena’da yakılan ateş yalnızca bir dönemin kapanışını değil, yeni bir siyasal zamanın başladığını ilan etti. O gün toplum, kendi iradesiyle barışın ritmini kurdu; demokratik siyasetin mümkün olduğunu gösterdi. Bugün ise aynı tarihsel cesaretin hukuki karşılığını üretme sorumluluğu devlettedir -iktidar güçlerindedir-. Belki de artık yeniden bakmamız gereken şey yalnızca o fotoğraf değildir. O fotoğrafın açtığı tarihsel eşiğin hukuki karşılığının nasıl kurulacağıdır.

Önümüzdeki günlerde kamuoyuna açıklanması beklenen çerçeve yasa bu nedenle yalnızca teknik bir yasal düzenleme olarak okunamaz. Aksine, barış hukukunun ilk başlangıç adımı olma iddiasını taşıyacaktır. Tam da bu nedenle eksik ya da güçlü yanlarından bağımsız olarak, tartışacağımız mesele yalnızca bir yasa metni değil; o metnin açacağı demokratik ufuk ve ardından gelecek hukuki dönüşümlerin yönü olacaktır.

Casena’dan bu yana geçen bir yıl bize bir şey öğretti: Toplum kendi ritmini oluşturdu. Şimdi ise önümüzde duran cevabını takip edeceğimiz asıl soru şudur: Hukuk bu ritmi yakalayabilecek mi? Barışın ritmine eşlik ederek kurucu güvencesi haline gelebilecek mi?

[1] https://jindergi.com/yazi/casenede-kadin-onculuguyle-baris-esigi-kendiliginden-hukuk-yaratimi/

[2] “Kök”, “geçiş”, “özel yasa”, “Kök Hücre” olarak da ifade edilmektedir.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Norşîn’de İl Sağlık Müdürünün karıştığı kazada bir çocuk ağır yaralandı

Sonraki Haber

İktidar her yerde!

Sonraki Haber

Islanmış gülüşler

SON HABERLER

Madencilerin dayanılmaz arsızlığı!

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Öcalan ‘Halfeti modeli yaygınlaşmalı’ dedi

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Kapitalizme karşı bir geçiş programı

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Seyit Rıza’dan Ali Haydar Kaytan’a direnişin sürekliliği

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

NATO Zirvesi’nin ardından

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Yakılan silahlar ve zirve

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Bir dilden fazlası: Kirmanckî yaşamalı

Yazar: Yeni Yaşam
11 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır