Tüm bu konularda devletin gizli aklına çalışmalarında yer veren bir araştırmacı-yazar olarak; gerek çocukluğumda gerekse üniversite eğitimim aşamasında birçok ilginç çelişkiye tanıklık etmişimdir
Mehmet Bayrak
Yaklaşık 500 yıl önce Dersim’den İçtoroslar bölgesine geçen, Sinemilli Ocağı’nın omurgasını oluşturan Sinemilli Aşireti’nden geliyorum. İsmini, 10-11. yüzyılda yaşamış ve Mezopotamya-Anadolu Bâtınîliğinin kuramcısı olup, 13. yüzyıldaki Babaî hareketinin liderlerinden Baba İlyas, Baba İshak ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin pîri konumunda olup İslam Halifeleri tarafından katledilen Tacü’l- Ârifin Ebu’l- Wefa-yı Kürdî’nin torunundan alan Sinemilli Aşireti; Seyhan-Ceyhan nehirleri havzasında konuşlanmış en büyük Alevi-Kürt aşiretidir. Ülkemizdeki Kurmanc ve Kirmanc (Zaza) Kızılbaşlarının konuşlandığı 2. büyük havza da Dersim merkezli Fırat-Dicle nehirleri havzasıdır… Buralar dışında Anadolu’nun ve İran, Irak ve Suriye dahil Mezopotamya’nın başka birimlerinde de Kızılbaş-Alevi topluluklar yaşamaktadır.
M.Ö. bu topraklardan gelmiş-geçmiş birçok uygarlıktan sonra, başta Zerdüştilik, Manicilik, Mitraizm, Mazdekçilik, Hurremilik, Muhammira, Babekilik, Babailik, Sorserlik, Surğserlik, Yaresanlık, Kakailik gibi birçok isimle günümüze doğru uzanıp gelmektedir bu doğal ve felsefi insan-tanrıcı din…
1970’te Türkoloji eğitimini tamamladıktan sonra, 1971’de yazmaya başladım ve 1973’te ilk kitabım çıktı. Bugüne kadar 40 dolayında kitabım yayımlandı. Bunların büyük bölümü alanının ilk çalışmalarıydı. Bütün yazarlık hayatım boyunca hep ezilen ve hakkı yenen kimliklerin yanında durdum. Sözgelimi, hangi soydan-hangi boydan olursa olsun emek kimliğini; başta Kürtler olmak üzere tüm ezilen halkları; başka Kızılbaş-Aleviler olmak üzere ezilen-horlanan bâtınî inanç topluluklarını ve ezilen cins olarak kadınları savundum ve bu konularda çalışmalar yaptım. Hakkımda bugüne kadar 3 çalışma yapıldı. Bu çalışmaları yapanlar, salt Kızılbaş-Aleviliği gibi bâtınî inanç kültürümüz konusunda yaptığım çalışmaların 10 bin sayfayı geçtiğini söylüyorlar.
Bu noktada, şu hususu özellikle vurgulamak isterim ki, “Devlet aklı gizli planda itirafçı ve kabulcü ancak açık planda red ve inkârcıdır…” Bunu, tüm yazarlık yaşamım boyunca gördüm ve izledim. Sözgelimi, Atatürk döneminin atamalı profesörlerinden Yusuf Ziya Yörükan, İttihadçılar döneminden sonra literatürümüze sokulan Alevi kavramının esas olarak Sünni Arapların Şii Araplara verdiği isim olduğunu ve “Kızılbaşlığın, asla Şiilikle karıştırılmaması gereken müstakil bir din” olduğunu söyler. Ancak, bu makale devlet tarafından Türk Ansiklopedisi’nde yayınlanmaz…
Yine, aslen Elbistanlı olup, 1919’dan itibaren Maiyet Memurluğu, Kaymakamlık gibi görevlerden sonra bizzat Atatürk tarafından Etno-politika uzmanı olarak görevlendirilen ve Türk resmi ideolojisinin oluşturulmasında görev alan, atamalı Profesör Hasan Reşit Tankut da; 1960 İhtilali’ne kadar çeşitli dönemlerde hazırladığı konuya ilişkin raporlarda; gerçeği açık açık vurgularken; açık planda resmi ideoloji doğrultusunda görüşler beyan eder. Tüm bu konularda devletin gizli aklına çalışmalarında yer veren bir araştırmacı-yazar olarak; gerek çocukluğumda gerekse üniversite eğitimim aşamasında birçok ilginç çelişkiye tanıklık etmişimdir. Sözgelimi, köyümde ilkokulu bitirip bağlı bulunduğumuz ilçemiz Sarız’dan ilk nüfus cüzdanımı aldığımda; dinimin (İslam), mezhebimin (Caferi) olduğunu görünce hayrete düşmüştüm… Yörede başkalarının da, “dini İslam- mezhebi Alevi” olarak nüfus cüzdanı aldıklarına tanık olmuştuk…
Öte yandan, bilinçli olarak “Kürt-Zaza” ayrımı konusunda da birçok gizli belge ve doküman yayımladım. Çünkü, Türk dili gibi Kürt dilinin de Kurmanci, Kirmancki (Zazaki, Dımılki), Soranice, Goranice gibi birçok lehçesi ve bunlara bağlı şive ve ağız farklılıkları bulunuyor. (Bu noktada, şunu da belirtmeliyim ki, ilk kez 1979 yılı sonlarında yayımladığım Dersim soykırımıyla ilgili Zazaki bir ağıttan dolayı 12 Eylül darbesi sonrasında ceza aldım…)
Bu noktada; yaşadığım ve bildiğim tarihsel ve toplumsal gerçekliğe ters gelen bir savla da üniversite eğitimim aşamasında karşılaştım. Bize verilen bilgiye göre; en eski Alevi şairi Yunus Emre idi… Oysa, 13. yüzyılda yaşayan Yunus’a gelinceye kadar 30’u aşkın Yaresan/ Kızılbaş Kürt şair bulunuyordu. Dahası, bunların 12’si kadın şairlerdi ve büyük bölümü tenbur yani bağlama eşliğinde eserlerini icra ediyorlardı…
Sonuç olarak şunu vurgulayayım ki; aslolan tarihsel, toplumsal ve bilimsel gerçekliğe uygun üretimler yapmaktır… Bilindiği gibi; Kızılbaşlık aynı zamanda bir inanç ve edebi kültürün adıdır. UNESCO, bu yıl İçtoroslar bölgesinin merkez illerinden Maraş’ı “Edebiyatçılar Şehri” ilan ettiyse, bu nedenledir… Bugün Türkiye radyo ve televizyonlarında okunan türkü, deyiş, ayet-beyt ve kilamların yüzde 25’inin İçtoroslar kültür coğrafyasından çıktığı düşünülürse; Kızılbaş-Aleviliğin aynı zamanda ne denli zengin bir inanç ve kültür kaynağı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar…









