Barış yalnızca silahların susması değil; adaletin, eşitliğin ve rızalığın toplumsal yaşamda yeniden kurulmasıdır. Gasbedilen haklar iade edilmeden, inkâr ve adaletsizliklerle yüzleşilmeden kalıcı bir barış mümkün değildir.
Türkiye bugün tarihsel bir eşikte duruyor. Uzun yıllardır devam eden çatışmaların, inkâr ve imha politikalarının, siyasal baskıların ve toplumsal ayrışmaların ardından barış meselesi yeniden toplumun temel gündemlerinden biri haline geliyor. Ancak barışı yalnızca çatışmanın sona ermesi, silahların susması ya da tarafların belli konularda anlaşması olarak ele almak, meselenin özünü eksik bırakmak olur. Çünkü barış, yalnızca savaşın olmaması değildir.
Barış; adaletin, eşitliğin, özgürlüğün ve toplumun kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasının güvence altına alınmasıdır. Barış, devlet ile toplum arasında yeniden güven ve rızalık ilişkisinin kurulmasıdır.
Alevi hakikatinde rızalık, toplumsal yaşamın temel ölçülerinden biridir. Rızalık yoksa birlik de yoktur. Bir arada yaşamanın yolu, birinin diğerine hükmetmesinden değil, canların birbirini eşit görmesinden geçer. Bu nedenle kalıcı barışın da temelinde rızalık olmalıdır. Rızalık farklılıkların birlikte yaşamasının ahlâkî – politik zeminini içerir.
Barış, adalet ve hakikat olmadan kurulamaz
Türkiye’nin yüz yıllık Cumhuriyet modernitesi tarihinde farklı halkların, inançların, kimliklerin , tercihlerin ve kültürlerin önemli bir bölümü inkâr, baskı ve asimilasyon politikalarıyla karşı karşıya kaldı. Kürtlerin dili ve kimliği, Alevilerin inancı ve kurumları, farklı kültürlerin hafızası ve toplumsal örgütlenmeleri devlet merkezli tekçi anlayışın sınırları içinde tutulmak istendi.
Bu nedenle bugün “yeni bir dönem” ve “barış” diyorsak, geçmişi yok sayarak, yada görmezden gelerek yeni bir başlangıç yapamayız.
Hakikatle yüzleşmeden barış meydanı açılmaz. Adaletsizliklerin üzeri örtülerek toplumsal güven yeniden oluşturulamaz. Bir toplumun hafızasında yer etmiş acılar, yalnızca unutulması istenerek ortadan kalkmaz. Tam tersine, acının kaynağıyla yüzleşmek, mağduriyetleri kabul etmek ve hakları iade etmek gerekir. Buradaki hak iadesi bir intikam arayışı değildir. Aksine, toplumsal hakikatin ve ortak geleceğin önünü açan demokratik bir zorunluluktur. Gasbedilen hakların iadesi barışın ön koşuludur. Bugün barıştan söz ediyorsak, geçmişte hukuksuz biçimde elinden alınan hakların iadesini de konuşmak zorundayız.
Siyasal nedenlerle özgürlüğünden mahrum bırakılan insanların durumlarının hukuk temelinde yeniden ele alınması, görevlerinden ve yurttaşlık haklarından uzaklaştırılanların mağduriyetlerinin giderilmesi, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, seçilmişlerin halkın iradesi doğrultusunda görev yapabilmesinin güvence altına alınması gerekir. Çünkü halkın iradesini yok sayan bir anlayışla toplumsal barış kurulamaz. İradeye yok saymak halkı yok saymaktır.
Seçim yalnızca sandığa gidilen bir gün değildir. Halkın verdiği iradenin yönetimde karşılık bulmasıdır. Seçme hakkını kullanmak özgür olmanın ifadesidir. Yerel demokrasi bu nedenle barışın en önemli zeminlerinden biridir.
Bir halkın seçtiği yöneticinin yerine merkezi iradenin karar vermesi, yalnızca bir yönetim değişikliği değildir; toplumun kendi iradesine duyduğu güveni de zedeler. Barışın kalıcı olması isteniyorsa halkın iradesine güvenmek gerekir.
Alevi hakikati: Rızalık olmadan birlik olmaz
Alevi yolunun temelinde “Hak” vardır. Hak, yalnızca metafizik bir kavram değildir; aynı zamanda insanın insanla, insanın doğayla ve toplumun kendi içindeki ilişkisini belirleyen ahlaki bir ölçüdür.
“El ele, el Hakk’a” anlayışı, insanın kendi varlığını başkasının üzerinde kurmamasını ifade eder. Aynı zamanda dikey iliskilenmenin yerine Yatay ilişkiyi esas alır. Demokratik ve kominal bir örgütlenme modelidir. Cem erkanı bu modelin yürütüldüğü meclisi ifade eder.
Cem, bu açıdan yalnızca bir ibadet biçimi değildir. Cem, toplumsal yaşamın rızalık temelinde yeniden kurulmasının da ifadesidir. Canlar meydana geldiğinde makam, mevki, zenginlik ve güç üzerinden bir üstünlük kurulmaz. Her can Hak karşısında eşittir. Bu hakikat ” cümle can” söylemi ile ifade edilir.
Bu anlayış bugün barış tartışmalarına önemli bir söz söylemektedir: Barış, bir tarafın diğerine üstünlüğüyle değil, bütün canların eşitliğiyle mümkündür. Rızalık toplumu tam da burada anlam kazanır. Rızalık; zorun, baskının ve inkârın karşısında gönüllü birlikteliğin adıdır.
Dolayısıyla Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir siyasi mutabakat değil, aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinin kendisini eşit ve özgür hissettiği yeni bir toplumsal sözleşmedir. Barışın en temel meselelerinden biri dil ve kültür özgürlüğüdür.
Bir insanın kendi ana dilinde konuşabilmesi, çocuklarına dilini öğretebilmesi, kültürünü yaşatabilmesi ve kamusal alanda kendisini ifade edebilmesi bir ayrıcalık değil, temel bir haktır. Dil yalnızca iletişim aracı değildir. Dil, hafızadır, kültürdür, kimliktir, toplumsal bellektir, varoluştur. Bir halkın dilini zayıflatmak, onun hafızasıyla bağını zayıflatmaktır.
Bu nedenle demokratik barış, yalnızca güvenlik politikalarının değişmesiyle değil, dil ve kültür üzerindeki bütün baskıların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Alevilerin hakları tanımlanmak değil, güvence altına alınmak zorundadır. Aleviler açısından da mesele yalnızca ibadethane ve bu mekanların ihtiyaçlarını karşılama tartışmasına indirgenemez. Alevilik devlet tarafından tarif edilmesi gereken bir inanç değildir.









