MEB’in ‘milli duruş” vurgusu, eğitim politikasının sınırlarını aşan; iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ olarak tanımladığı siyasal yönelimin eğitim alanındaki yansıması olarak okunmalıdır. Demokratik bir eğitim sistemi ise devletin siyasal hedeflerini çocuklara benimsetmek yerine özgür yurttaşlığı, eşitliği, anadil hakkını, laik ve bilimsel eğitimi ve eleştirel düşünceyi esas almalıdır
Asıl ihtiyaç, barışı güvenlik merkezli bir anlayışın ötesine taşıyarak demokratikleşme, eşit yurttaşlık, özgürlükler ve toplumsal adalet temelinde kurmaktır. Çünkü kalıcı barış, toplumun farklı kesimlerinin susmasıyla değil; haklarının tanınması, söz ve karar sahibi olmasıyla mümkündür
Sami Evren
Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2026-2027 eğitim öğretim yılına ilişkin genelgesinde, “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ile ortaya konulan “milli duruş”un eğitim ve öğretim süreçlerinin “ana hedeflerinden biri” olarak tanımlanması, sıradan bir eğitim politikası tercihi değildir.
Bu yaklaşım, eğitim ile siyasal iktidarın toplumsal gelecek tasavvuru arasındaki ilişkinin yeniden kurulmak istendiğini göstermektedir.
Toplumsal barışın, birlikte yaşam iradesinin ve demokratik kültürün güçlendirilmesi elbette eğitimin de katkı sunması gereken önemli hedeflerdir. Ancak burada temel mesele, barış ve toplumsal bütünleşmenin hangi anlayışla ele alındığıdır.
Eğer eğitim, devlet tarafından tanımlanan siyasal bir “milli duruşun” çocuklara aktarılmasının aracı haline getiriliyorsa, demokratik eğitim anlayışından uzaklaşılmış olur.
Oysa eğitim, devletin siyasal doğrularının öğrencilere aktarıldığı ideolojik bir alan olmamalıdır. Eğitim; eleştirel düşüncenin, özgür yurttaşlığın, farklılıklarla birlikte yaşama kültürünün ve demokratik değerlerin geliştirildiği kamusal bir alan olmalıdır.
Otoriter rejimler eğitime neden özel önem verir?
Otoriter rejimler açısından eğitim yalnızca bilgi aktarma alanı değildir. Eğitim, rejimin kendisini yeniden üretmesi, toplumsal değerleri biçimlendirmesi ve gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal davranışlarını etkilemesi bakımından stratejik bir alandır. Çünkü okul yalnızca matematik, tarih ya da fen bilgisi öğreten bir kurum değildir. Aynı zamanda çocuklara devletin, toplumun ve yurttaşlığın nasıl tanımlandığını öğretir.
Devlet ile birey arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, farklı kimliklere nasıl yaklaşılacağı, hangi değerlerin “makbul” kabul edileceği ve toplumun nasıl bir gelecek tasavvur edeceği de eğitim aracılığıyla şekillenir. Bu nedenle otoriter yönetimler eğitime yalnızca bugünün değil, rejimin geleceğinin meselesi olarak bakarlar.
Tam da bu nedenle MEB’in “milli duruş” vurgusu üzerinde durmak gerekiyor. Bu vurgu, eğitim alanının iktidarın güncel siyasal hedefleriyle daha doğrudan ilişkilendirilmesi anlamına gelmektedir. İktidarın “Terörsüz Türkiye” olarak ifade ettiği siyasal yönelimin toplumsal alanda kalıcılaştırılması hedefleniyorsa, bunun eğitim alanında da karşılıklarının oluşturulmak istendiği görülmektedir. Buradaki temel sorun, toplumsal barışın eğitim alanında ele alınması değildir.
Asıl sorun şudur: Barışı çocukların özgürce tartışabilecekleri demokratik bir değer olarak mı ele alacağız, yoksa devletin belirlediği siyasal çerçevenin “milli duruş” adı altında eğitim yoluyla benimsetilmesini mi sağlayacağız?
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü birincisi demokratik eğitimdir; ikincisi ise eğitim kurumlarının siyasal bir projenin toplumsal taşıyıcısı haline getirilmesidir.
Barışın hedefi eşit yurttaşlık ve demokratik birlikte yaşam olmalıdır
Türkiye’de yeni bir siyasal dönemin ve toplumsal barış arayışının eğitim alanında da karşılık bulması önemlidir. Ancak barışın hedefi yalnızca çatışmanın sona ermesi değildir. Gerçek ve kalıcı barış; farklı kimliklerin, halkların, dillerin ve kültürlerin eşit haklarla bir arada yaşayabildiği demokratik bir toplumsal düzenin kurulmasını gerektirir.
Bu nedenle barış politikası, toplumun farklı kesimlerinin kendi kimliklerinden ve haklarından vazgeçmesini değil, bu hakların güvence altına alınmasını esas almalıdır. Eğitim de bu sürecin demokratik bir parçası olmalıdır. Çocuklara devletin belirlediği tek bir siyasal yaklaşımı benimsetmek yerine; savaşların, çatışmaların, ayrımcılığın, inkâr politikalarının ve toplumsal eşitsizliklerin nedenlerini tartışabilecekleri bir eğitim ortamı yaratılmalıdır. Barış, farklı düşüncelerin susturulmasıyla değil, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesiyle güçlenir. Barış ezberletilmez; düşünülür, tartışılır ve birlikte kurulur.
Yurttaşlık tek bir kimliğe sığdırılamaz
MEB’in genelgesinde “anayasal vatandaşlık” ve “eşitlik” vurgusu yapılmaktadır. Ancak eşit yurttaşlık, farklı kimliklerin, dillerin, kültürlerin ve inançların tek bir “milli” tanım içerisinde eritilmesi değildir. Eşit yurttaşlık; farklılıkların tanındığı, haklarının güvence altına alındığı ve herkesin eşit haklara sahip olduğu demokratik bir düzen anlamına gelir.
Bu nedenle yurttaşlık, devlete bağlılık ve sadakat üzerinden değil; hak, özgürlük, eşitlik ve demokratik katılım üzerinden tanımlanmalıdır.
Çocuklar devlete itaat eden “makbul yurttaşlar” olarak değil; haklarının farkında olan, sorgulayan, eleştiren ve gerektiğinde iktidarın politikalarını da eleştirebilen özgür yurttaşlar olarak yetiştirilmelidir.
Anadilinde eğitim olmadan eşit yurttaşlık mümkün değildir
Türkiye’nin en temel demokratik eğitim sorunlarından biri olan anadilinde eğitim hakkı bu tartışmanın dışında bırakılamaz. Çocukların anadillerinde eğitim alma hakkı bir ayrıcalık değil, temel bir insan ve eğitim hakkıdır. Çocuğun eğitim sürecine kendi anadiliyle katılabilmesi; öğrenme hakkının, kültürel kimliğinin ve eşit yurttaşlığının ayrılmaz bir parçasıdır.
Kürtçe başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan farklı halkların ve toplulukların anadillerinin eğitim sisteminde güvence altına alınması, toplumsal barışın kalıcılaşması açısından temel bir adımdır. Çocuklara kardeşlik ve birlikte yaşam anlatılırken onların anadillerinde eğitim görme hakkının tanınmaması ciddi bir çelişkidir.
Çünkü kardeşlik farklılıkları yok saymak değil, farklılıklarla eşit haklar temelinde birlikte yaşamaktır. Eğer barış gerçekten toplumsal bir hedef olarak ele alınıyorsa, eğitim alanındaki en somut karşılıklarından biri anadilinde eğitim hakkının güvence altına alınması olmalıdır.
Eğitim tek tip yurttaş yaratma projesi değildir
Genelgede “milli duruş”un eğitim ve öğretim süreçlerinin “ana hedeflerinden biri” olarak belirlenmesi, eğitim kurumlarının devletin siyasal hedefleriyle ilişkisinin hangi noktaya taşındığını göstermektedir. Demokratik eğitim ise öğrenciden önceden belirlenmiş bir siyasal sonuca ulaşmasını istemez. Öğrencinin soru sormasına, araştırmasına, farklı görüşleri karşılaştırmasına, eleştirmesine ve kendi düşüncesini oluşturmasına imkân verir.
Demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değildir. Demokrasi, farklı düşünen insanların eşit haklarla bir arada yaşayabilmesidir. Bu nedenle eğitim sistemi farklı düşünen, sorgulayan ve eleştiren yurttaşlardan korkmamalıdır. Tam tersine, demokratik toplum eleştirel düşünceyi kendi güvencesi olarak görmelidir.
Eğitim aynı zamanda sınıfsal bir meseledir
Eğitimde eşitlik yalnızca kimlikler, diller ve kültürler üzerinden ele alınamaz. Eğitim aynı zamanda sınıfsal bir eşitsizlik alanıdır. Yoksul çocuklarla varlıklı çocukların aynı eğitim olanaklarına sahip olmadığı bir sistemde yalnızca “milli birlik” ve “eşitlik” söylemi gerçek eşitliği sağlayamaz. Parasız, nitelikli, kamusal, laik ve bilimsel eğitim hakkı güvence altına alınmadan eğitimde eşitlikten söz edilemez. Bölgesel, ekonomik, sınıfsal ve kültürel eşitsizlikler giderilmeden toplumsal bütünleşme de sağlanamaz. Dolayısıyla demokratik eğitim mücadelesi aynı zamanda kamusal eğitim hakkı ve sınıfsal eşitsizliklerle mücadele mücadelesidir.
Barışın eğitimi, devletin ezberletilmiş ‘duruşu’ olamaz
Türkiye gerçekten yeni bir siyasal döneme giriyorsa, eğitim bu dönemin en önemli demokratikleşme alanlarından biri olmalıdır. Çocuklara geçmişin çatışmalarını, inkâr politikalarını, ayrımcılığı ve toplumsal eşitsizlikleri tartışma imkânı verilmelidir.
Farklı halkların ve kültürlerin tarihleri öğrenilmeli; öğrenciler yalnızca devletin anlattığı tarihi değil, toplumun farklı kesimlerinin deneyimlerini de öğrenebilmelidir.
Barış eğitimi, devletin belirlediği tek bir anlatıyı benimsetmek değil; çatışmaların nedenlerini anlamak, farklılıkları tanımak ve demokratik çözüm yollarını tartışabilmektir. Eğitim, geçmişle yüzleşmenin ve toplumun farklı kesimlerinin birbirini anlamasının da alanı olmalıdır.
İhtiyacımız ‘milli duruş’ değil, demokratik yurttaşlıktır
Türkiye’nin ihtiyacı, toplumu yukarıdan aşağıya tanımlanan bir “milli birlik” anlayışıyla bütünleştirmek değildir. İhtiyaç duyulan şey, farklılıkların eşit haklarla bir arada yaşayabildiği demokratik bir toplumsal düzenin güçlendirilmesidir. Bu nedenle eğitim sisteminin görevi devletin siyasal tercihlerini öğrencilere benimsetmek değil; onların özgürce düşünebildiği, sorgulayabildiği, farklılıkları tanıyabildiği ve kendi geleceği hakkında söz sahibi olabildiği bir eğitim ortamı yaratmaktır. Toplumsal bütünleşme, farklılıkları ortadan kaldırarak değil, farklılıkların eşitliğini güvence altına alarak mümkündür.
Anadilinde eğitim hakkı tanınmadan eşit yurttaşlık eksiktir.
Laik ve bilimsel eğitim olmadan özgür yurttaşlık eksiktir.
Kamusal ve parasız eğitim olmadan eğitimde eşitlik eksiktir.
Eleştirel düşünce olmadan demokratik eğitim eksiktir.
Ve barış, devletin “milli duruşuna” indirgenemez.
Asıl ihtiyaç, barışı güvenlik merkezli bir anlayışın ötesine taşıyarak demokratikleşme, eşit yurttaşlık, özgürlükler ve toplumsal adalet temelinde kurmaktır. Çünkü kalıcı barış, toplumun farklı kesimlerinin susmasıyla değil; haklarının tanınması, söz ve karar sahibi olmasıyla mümkündür.
Sonuçta mesele yalnızca MEB’in bir genelgesindeki “milli duruş” ifadesi değildir. Asıl mesele, nasıl bir toplum, nasıl bir yurttaş ve nasıl bir gelecek istediğimizdir.
Devletin makbul yurttaşını mı yetiştireceğiz, özgür yurttaşı mı?
Tek tipleştirmeyi mi, çoğulculuğu mu?
İtaati mi, eleştirel düşünceyi mi?
İnkârı mı, eşitliği mi?
Devletin siyasal projesini mi, toplumun demokratik geleceğini mi?
Bu soruların yanıtı, Türkiye’de eğitimin geleceğini olduğu kadar demokrasinin geleceğini de belirleyecektir. Eğitimin görevi devlete itaat eden yurttaşlar yetiştirmek değil, özgür ve eşit yurttaşların birlikte kuracağı demokratik geleceği hazırlamaktır.









