Öcalan Önderliği’nin barış perspektifi nettir; bir halkı yeni bir yıkımın ve tarihsel felaketin içine sürüklemek yerine, ona barış içinde yaşayabileceği bir gelecek açmak. Asıl çelişki ise; dün savaştan şikayet edenlerin bugün barış ve müzakereyi taviz sayması… Barıştan korkanlara sormak gerekiyor: Barıştan mı korkuyorsunuz, yoksa barışın değiştireceği düzenden mi
Tayip Temel
Kürdistan’da iki yıldır barış ve çözüm tartışmaları sürerken günlük ölüm ve saldırı haberleri durmuş olsa da, yaklaşık 50 yıllık ağır savaşın sonuçları her yönüyle hissediliyor. Bir kuşağın en kahraman ve nitelikli gençlerinin şehadetleri açıklanıyor; adeta Kürt halkında ulusal yas havası hakim. İşte bu zor denklemde barış, müzakere ve çözüm isteyenler doğru anlaşılmayı bekliyor.
Savaşın gerçekte ne olduğunu bilmeyenler, barışın değerini de kolay kolay anlayamaz. Savaşı televizyondaki görüntülerden, haritalardaki sınırlardan ve siyasetçilerin duygusuz ve sert açıklamalarından izleyenler çoğu zaman onu salt bir strateji meselesi olarak görür. ‘Kim kazandı, kim kaybetti, kim geri adım attı, kim ilerledi’ gibi denklemlere takılırlar. Oysa savaşın içinde yaşayanlar için bunlardan çok daha ötedir ona yüklenen anlam. Onlar için savaş; evine dönemeyen baba, mezarına gidemeyen bir anne, akıbeti bilinmeyen kayıp, yakılmış köy, yargısız infaz, susturulmuş bir dil ve kuşaklar boyunca taşınan derin bir yaradır. Bu nedenle savaştan çıkmak isteyenlerle savaşa uzaktan bakanların barışa yüklediği anlam aynı olamaz.
Savaşın acısını yaşamayan için barış bir taviz gibi görülebilir. Müzakere zayıflık, geri adım ise yenilgi sayılabilir. Savaşın içinden gelen içinse barış, yaşamanın kendisidir. Bugün Türkiye’de ve bölgede yaşanan tartışmanın temel çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Geçmişte savaşa mesafeli olduğunu söyleyen bazı çevreler, barış gündeme geldiğinde neden huzursuz oluyor? Silahların susmasını isteyenler neden teslimiyetçilikle suçlanıyor? Müzakere neden taviz olarak görülüyor? Çünkü esas korku barışın beraberinde getireceği değişim.
Barış, savaş düzenin konforunu bozar
Savaşın kendine özgü bir düzeni vardır. Düşmanlık üzerinden siyaset yapılır, korkular büyütülür, toplumlar birbirinden uzaklaştırılır. Her itiraz kolayca ‘güvenlik’ başlığı altında bastırılabilir. Barış geldiğinde ise başka sorular kaçınılmaz hale gelir; Bu savaş neden yaşandı? Onca insan neden öldü? Onca yıl neden kaybedildi? Kürtler neden kendi kimlikleriyle eşit ve özgür yurttaşlar olarak yaşayamadı? Farklı halklar ve inançlar neden birbirine tehdit olarak gösterildi? Devletin toplumla kurduğu ilişki neden değişmek zorunda? Barıştan korkanların asıl rahatsızlığı biraz da buradan başlıyor. Çünkü gerçek barış, silahların susması kadar, savaşın yarattığı siyasal alışkanlıkların ve ilişkilerin de sorgulanmasını beraberinde getirir.
Öcalan’ın çağrısının anlamı
Öcalan Önderliği’nin barış perspektifini günlük siyasi polemiklerin darlığına sıkıştırmadan, onlarca yıllık çatışmanın içinden değerlendirmek gerekir. Temel mesele açıktır; bir halkı yeni bir savaşın, yıkımın ve tarihsel felaketin içine sürüklemek yerine, ona barış içinde yaşayabileceği bir gelecek açmak. Öcalan’ın 2025’te yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı da bu nedenle hem çatışmanın sona ermesine ilişkin bir çağrı hem de savaşın belirlediği bir düzenin yerine demokratik siyasetin ve birlikte yaşam iradesinin geçirilmesi yönünde bir çıkıştır. Bunu teslimiyet olarak değerlendirenler, barışın anlamını tersinden okuyor. Teslimiyet, iradeden vazgeçmektir. Oysa barış, kendi iradeni koruyarak birlikte yaşamanın yolunu aramaktır. Üstelik savaşın en ağır zamanında barış demek, çoğu zaman savaşı sürdürmekten daha büyük bir cesaret ister.
Halkını korumak en büyük mücadeledir
Bir halkın siyasal mücadelesini salt savaş ve silahlı çatışmanın devamında görmek, siyasetin anlamını daraltır. Nitekim bazen en büyük mücadele yeni bir savaş başlatmak değil, toplumu yeni bir savaştan korumaktır. Çoğu zaman asıl siyasal başarı karşı tarafı yenmek değil, yıllarca süren düşmanlığın yerine yepyeni bir ilişki kurabilmektir. Öcalan’ın yaklaşımının temelinde de böyle bir arayış bulunuyor: Kürt halkına dayatılan inkâr, savaş, soykırım ve tarihsel yıkım döngüsünü aşmak, Kürtlerin kendi kimliği ve iradesiyle demokratik bir yaşam kurmasının önünü açmaktır. Bu anlamıyla barış bir geri çekilme değil, yeni bir siyasal alan açma çabasıdır.
Suriye’de de mesele aynı
Aynı tartışmayı Suriye’de de görüyoruz. Mazlum Abdi ve arkadaşlarının yürüttüğü siyaseti yalnızca “kim kimin yanında duruyor? Kim hangi makama oturuyor” sorularına indirgemek, en hafif deyimle yaşananları anlamamaktır. Onların temel meselesi egemenlerin yanında bir mevki ya da makam edinmek değildir. Mesele, Suriye’de Kürtlerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasıdır. Kürtlerin Suriye’nin geleceğinde siyasal bir aktör olarak yer alması; Araplar, Süryaniler, Aleviler, Ermeniler ve diğer halklarla birlikte demokratik bir yaşamın kurulabilmesidir.
Bugün yürütülen görüşmeler, kurulan ilişkiler ve atılan adımlar da bu çerçevede küçük bir başlangıç olarak değerlendirilmelidir. Kürtlerin kazanımlarının bir kısmını koruyarak Suriye’nin siyasal geleceğinde yer almaya çalışmak, bir makam arayışı değil, tarihsel bir siyasal özneleşme çabasıdır. Bugün bunu küçümseyenler olabilir. Fakat tarihin hafızası günlük siyasi tartışmalardan daha güçlüdür. Sonunda tarih, kimin halkın geleceği için hangi yolu açtığına bakacaktır.
Barış geçmişi unutturmak değildir
Barış isteyenlere yöneltilen suçlamalardan biri de geçmişin unutulacağı iddiasıdır. Oysa barış unutmak değildir. Geçmişi bütün acılarıyla hatırlayıp geleceği onun esiri olmaktan kurtarmaktır. Bir toplumun gerçek gücü, sonsuza kadar düşman üretebilmesinde değildir. Asıl güç; yaşadığı acıların içinden ortak bir gelecek çıkarabilmesindedir. Bu yüzden barıştan korkanlara şu soruyu sormak gerekiyor: Barışın kendisinden mi korkuyorsunuz, yoksa barışın değiştireceği düzenden mi? Çünkü barış geldiğinde siyasetin dili değişir. Alışkanlıklar değişir. Devletin toplumla ilişkisi değişir. İnsanların birbirine bakışı değişir. Belki de en önemlisi, yıllardır ‘düşman’ olarak gösterilen insanların birbirine yeniden insan olarak bakmasının önü açılır. Asıl değişim budur. Savaşı sürdürmek kolaydır. Düşman yaratmak kolaydır. Korkuyu büyütmek çok kolaydır. Zor olan, bütün bunların ardından birlikte yaşamayı savunmaktır.
Bu nedenle barış ve müzakere isteyenleri teslimiyetle suçlamak, savaştan geriye kalan dili ve zihniyeti sürdürmekten başka bir anlam taşımaz. Bugün Türkiye’nin ve bölgenin ihtiyacı daha fazla düşmanlık değil, daha fazla siyasal cesarettir. Halkını yeni bir yıkımdan korumak isteyenlerin ve müzakere masasından korkmayanların cesareti lazım. Derler ki ; Savaş düşmanı yenebilir. Barış ise düşmanlığı yenebilir. Halklar için asıl büyük zafer de birbirini yok etmek değil, birbirini yok etmeden birlikte yaşayabilmektir.









