Barış Akademisyeni ve DEM Parti MYK üyesi Prof. Onur Hamzaoğlu ile süreci ve entelektüel tartışmasını konuştuk:
- Geldiğimiz evre silahların susması, karşılıklı olarak bu işlerin nasıl yürütüleceğinin belirlenmesi süreci… Anlaşma sürecinden sonraki aşama olabildiğince bilinir hale getirilebilirse handikabı aşacağız. O zaman bu anlaşma ve barış kalıcı olacak
- Barış Akademisyenleri ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ metni ile aynı zamanda birer yurttaş olarak devleti ‘halkların barış içinde yaşama hakkını sağlamaya, bununla ilgili ödevini yerine getirmeye’ davet etti. Bu Türkiye üniversite tarihinde bir ilktir
- Silahların susmasıyla artık etnik kimlik değil, sınıf kimliği üzerinden mücadele edebileceğimiz koşullar açılacak. Çünkü Kürt Kürtlüğünü bilecek, Türk Türklüğünü bilecek.. Gocunmayacağız. Zenginlik olarak göreceğiz. Bir mozaik gibi…
Nezahat Doğan
1 Eylül Dünya Barış Günü’nün eşiğinde, çatışmaların ve şiddetin durduğu, silahların sustuğu, barışa giden yolun taşlarının döşendiği bir dönemeçteyiz. Artık önümüzde çatışma dilini geride bırakmak; önyargıları kırmak, kültürden sanata, ekonomiden siyasete kadar hayatın her alanında toplumsal barışı ve birliği ve ortak tartışma zeminlerini örgütleme mücadelesi var.
Bu hassas süreçte üniversitelere, aydınlara ve entelektüellere polemiklerin ötesinde, önemli görevler düşüyor. Geçmişte bunun en önemli örneğini bir aydın olarak Yaşar Kemal ve Barış Akademisyenleri ortaya koydu. 2013-2015 sürecinde Barış Akademisyenleri Türkiye’nin temel sorunları ve Kürt meselesinin çözümü için söz kurdular, taraf oldular ve akademiden ihraç edilerek bedel ödediler. Şimdi otoriteden, yönetimden ve siyasi güç odaklarından mesafeli durarak toplumsal sorumluluk üstlenmek, çoğulcu toplum için doğru tartışma ve tartıştırma zemini oluşturmak dünden daha önemli çünkü gelecek ve ortak yaşam hepimizin…
Peki akademi ve üniversiteler nerede duruyor? Sistemin bilimi yok etmeye çalıştığı, akademiyi ticarethaneye dönüştürmek istediği yerde aydınlardan ne bekleniyor? Barışın anlamını her kesime anlatacak yeni kanallar, mekanizmalar nasıl oluşturulmalı ve örgütlenmeli? Eksikler ve artılar neler? Var olan kaygılar ve sessizlik yerini neye bırakmalı?
Tüm bu başlıkları ve önümüzdeki tabloyu DEM Parti MYK üyesi, Barış Akademisyeni Prof. Onur Hamzaoğlu ile konuştuk.
- İçinden geçtiğimiz iki yılın ardından 1 Eylül Dünya Barış günü önümüzde. Türkiye tarihinde barış için nasıl bir aşamadayız?
1 Eylül Dünya Barış Günü’nün bizim ülkemizde çok özel bir anlamı var. Yıllardır demokratik kitle örgütlerinin siyasi partilerle birlikte kutlamaya çalıştığı, kutladığı, zaman zaman geniş katılımlar olan Dünya Barış Günü’nün kıymetini daha fazla bilmemiz gereken bir evrede ve eşikteyiz diye düşünüyorum. İkincisi, barış konusu ya da kavramı özellikle son iki yılda çok farklı boyutlarıyla ele alındı. Bugün başka anlamlar ifade ediliyor.
- Barış kavramı nasıl anlamlandırılmalı ve anlaşılmalı?
Bu aslında bir yanlışlık ifadesi değil, başına sıfat koyup koymamak ile ilgili bir konu biraz da. Örneğin toplumsal barış… Önümüzdeki süreç bu aşaması itibarıyla toplumsal barış süreci değil. Çünkü çatışma süreçlerinin literatürlerinde bildiğimiz dört dönemi var.
- Nedir o dönemler?
Bunun ilki çatışan taraflar arasında ateşkes ile başlıyor. Örneğin bu süreç şöyle oldu, bundan öncesi de öyleydi, birkaç defa denendi ve bu sekizincisi. Sonra müzakereler başlıyor, ardından anlaşma. Üçüncü evre sonunda bir normalleşme dönemi ifade ediliyor. Bizim sözcüklerimizde geçen, çatışan tarafların silahları bırakması, çatışmayı sonlandırmasından sonraki evrenin adıdır barış. Silahların susması koşulları bir anlaşmayla belirlenir. Müzakereler sonrasında karşılıklı savaşan, çatışan taraflar rıza gösterirler ve bir anlaşma ortaya çıkar. Türkiye’de de 7595 sayılı Yasa esasında çatışan tarafların aralarında yapmış olduğu anlaşmadır. Böyle görmemiz gerekir. Geldiğimiz evre silahların susması, silahları kullananların karşılıklı karar vermesi, bunun hangi koşulda nasıl olacağının, karşılıklı olarak bu işlerin nasıl yürütüleceğinin belirlenmesi süreci.
- Verdiğiniz örnekler doğrultusunda çerçeve yasa sonrası süreçte gerçek barışın toplumsallaşabilmesi ve toplumsal barışın sağlanabilmesi için bir müzakere ve mücadele hattının oluşmasından bahsediyorsunuz. Peki, bu hattın oluşmasının zemini nasıl sağlanmalı, nasıl oluşturulmalı?
İşte burada doğrudan doğruya özellikle sol sosyalist yapıların, ana muhalefet partisi ve sosyal demokrat yapılar da dahil olmak üzere tüm muhalefet güçlerinin, daha önce 1 Mayıs kutlamalarında, keza Dünya Barış Günü etkinliklerinde ve değişik zamanlardaki hak ve demokrasi mücadelesinde, yerel ve genel seçimlerde zaman zaman beraber yürüttükleri hak ve demokrasi mücadelesinde gösterdikleri ortaklaşma zeminini biraz daha sistematik hale getirebilmeleri gerekir…
- Demokratik kitle örgütleri, sol, sosyalistler, siyasi partiler açısından bu alanın güçlendirilmesinde hala bir eksiklik var. Ayrı duruşlar neden aşılamadı? Toplumun buradaki meselenin ne olduğunu anlayıp anlamlandırabilmesi için de birçok kesime sorumluluk düşerken o sorumluluk tam olarak nasıl yerine getirilmeli?
2013-2015 sürecini hep beraber heyecanla yaşamıştık. Çok büyük umutlarla hep beraber ayaktaydık. Açıkçası hem zihinsel hem fiziksel olarak bir an evvel gerçekleşsin diye su taşıyorduk bunun değirmenine. O dönemde başlayan süreci toplumun da benimsemesi ve bu barış isteğinin toplumsal alanın da talebi haline dönüşebilmesi için –içeriğini beğenelim beğenmeyelim- Akil İnsanlar diye bir kurum ve yapılanma da sağlanmıştı iktidar tarafından. Ne yapılmak istendiği, neyin hedeflendiği, nasıl olabileceği ile ilgili karşılıklı müzakere yürütülüyordu. Hem bildiklerini aktarıyorlardı hem de gelen soruları yanıtlamaya, onlardan da notlar almaya çalışıyorlardı.
- Akil insanlar halen sürecin toplumsallaşmasında önümüzde örnek duruyor…
Bunlar günümüze kadar yazılı olarak ulaşmadı maalesef, keşke ulaşsaydı ama hafızalarımızda var. O dönemdeki temel faktör iktidarın bu süreci, kamuoyunun da desteğini alarak ilerletmek istemesiydi. Karşılıklı gelişen bir durumdu ancak süreç maalesef bozuldu. Çok büyük acılar yaşandı ve o tarihten bugüne kadar binlerce canımızı kaybettik. 27 Şubat 2025’teki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile başlayan süreçte ise, maalesef daha öncekinden farklı olarak, konunun en azından iktidar cenahı itibarıyla toplumsal alanda tartışılması, görünür hale gelmesi, içeriği ile ilgili ana hatları, ana başlıkların nasıl olacağıyla ilgili bir bilgilendirme süreci başlatılmadı.
- Türkiye kamuoyunun önünde, aydınların, entelektüellerin, kanaat önderlerinin, akademisyenlerin, yazar ve çizerlerin tartışması gereken temel meseleler var. Bir eksiklik yok mu bu alanda? Entelektüellerin bu süreçte kuramsal tartışıyor olması gerekirken bu kavramlar polemikler üzerinden mi gündeme geliyor? Entelektüel ve aydın nedir?
Entelektüel ve aydın kavramı çok netameli konular. Entelektüel eleştirel bakan, bir şey olumlu bile olsa onun olumsuz olabilecek etkisini her boyutuyla tartışabilen ama her seferinde iktidarla, egemenle mesafesini koruyabilen bir kimlik diye düşünmek gerekir. Aydın dediğimizde ise; Yaşar Kemal’i gündeme getirirsek, yaşamıyla ve tutumuyla, bilgilerin dışında bir anlam ifade ediyor. Her zaman mazlumun tarafında olmayı, ötekinin tarafında olmayı, ezilenin tarafında olmayı da ifade ediyor aynı zamanda. O nedenle Türkiye’de kim kimdir meselesi çok netameli.
- Siz de bir Barış Akademisyenisiniz… Bugünkü tartışmada doğru bir çıkış ama bir anda hedefe Barış Akademisyenlerinin konmuş ve tartışılıyor olması bir yön saptırma ya da tartışmayı başka yöne kaydırma mı? Siz nasıl görüyorsunuz bunu?
Ben de benzer değerlendiriyorum. Maalesef yanlış yerden yürütülüyor tartışma… 2015’te herkesin suskun olduğu dönemde, kentlerdeki çatışmalara, büyükşehirlerde patlayan bombalara ve 10 Ekim Katliamı’na karşı Barış Akademisyenleri tutum aldı ve bir bildiri yayınladılar. Ben 10 Ekim Katliamı’nda tıp fakültesinden öğrencilerim ile patlayan ilk bombadan yaklaşık 25 metre mesafedeydim. Öğrencilerim yaralandılar. Cumhuriyetin ikinci yarısından sonraki en büyük katliamından biriydi. O dönemde Barış Akademisyenleri “Bu Suça Ortak Olmayacağız,” metni ile aynı zamanda birer yurttaş olarak devleti “halkların barış içinde yaşama hakkını sağlamaya, bununla ilgili ödevini yerine getirmeye” davet etti. Bu Türkiye üniversite tarihinde bir ilktir. Akademisyenler yurttaşlık haklarını koruyarak, Birleşmiş Milletler’in Genel Kurul kararları ve Santiago Bildirgesi kapsamında ve doğrultusunda doğrudan doğruya devleti muhatap alarak “barış içinde yaşama” talebinde bulundular.
- Peki bunun etkisi, etkisizliği meselesinde ne oldu?
İktidar bu süreçte doğrudan doğruya hem üniversitelere yönelik bir operasyon hem de toplumun bütününe “bakın ben bana karşı söz söyleyeni ne yaparım” diyerek, baskı ve şiddetin bulaşıcı olmasını sağlamak adına ciddi bir operasyon başlattı. Bildirinin açıklandığı günün ertesinde cumhurbaşkanının tehditleri var. Bizim üniversitemiz senatosu da web sayfasında bizleri terörü desteklemekle suçlayarak bir açıklama yaptı. Ertesi gün Kocaeli’ndeki Barış Akademisyenleri gözaltına alındılar. Toplu bir biçimde böyle uygulamalar oldu. Bu şiddet uygulamaları doğrudan doğruya otoriteye karşı mesafeli olanlara karşı bir gözdağı vermek meselesiydi. Ama toplumun o dönemdeki dinamikleriyle de bu durum telafi edildi. O dayanışma ortamında herkes birbiriyle sarıldı ve yalnızlığı yaşamadan bu süreç anlamlı bir halde ilerledi. Ancak 15 Temmuz asker kalkışması meselesi, ondan sonraki anayasa darbesi ve bunun iktidar tarafından bir fırsata çevrilmesi süreciyle birlikte bizlerin üniversiteden ihracı gündeme geldi.
- Üniversitelerden ihraçlarla ne hedeflendi?
Barış Akademisyenleri’ne yönelik bu eylem bir biçimde üniversitelerde suskunluğun yaratılması adına önemli bir eylemlerdir ve şiddet eliyle üniversiteyi hizaya sokmanın sağlanması meselesiydi. Buradan üniversiteye de bir kapı aralamak istiyorum: Türkiye’de üniversiteler dünyadakinin takipçisi olarak, bir biçimiyle seksenden sonra özellikle ticarileşen, daha sonra 2000’li yılların başından itibaren şirketleşen bir hale geldi. Türkiye’de AKP iktidar olana kadarki dönemde kapitalist-emperyalist sistemin içinde, neoliberal politikalarla verilen rolleri hükümetlerin istendiği biçimde yerine getirecek bir kadro oluşturamadığını unutmayalım.
- Neo-liberal politikalar ve bir sermaye gücü mü devreye girdi üniversitelerde?
Tabii… AKP hükümetleriyle birlikte, neoliberal ekonomik politikalar hayatın bütün alanlarında hızlıca uygulandı. Türkiye’nin eğitim kurumlarında, sağlık sisteminde, eğitim sisteminde, enerji sisteminde, ulaşım sisteminde, barınma alanlarında, gıda alanlarında ve hayatın benzeri bütün alanlarında neoliberal ekonomik politikalar hızlı ve fütursuz bir biçimde uygulandı. Bütün bunların Türkiye’yi merkez kapitalist ülkelere, emperyalistlere düzenli bir biçimde kaynak aktaran hale getiren bir perspektifle yapıldığını görelim.
- Nasıl?
Şöyle ki; 2003 yılında üniversitelerle ilgili bir yasa tasarısı tartışmaya bile meydan verilmeden hızlı bir biçimde hemen uygulamaya sokuldu. Üniversiteler yeni yönetim erki ile doğrudan doğruya hem ticarileşen hem şirketleştirilen hem üretilen bilginin kamusal olmaktan çıkıp, patentler üzerinden şirketlerin ve kişilerin kâr sağlayacakları bir alan haline getirildi. Yapı böyle kuruldu. Aynı zamanda Türkiye’de akademisyenler için yasak konular vardı.
- Neydi o yasak konular?
Biri, 1915 olayları, diğeri de Kürt meselesidir. Bunlarla ilgili Türkiye’de özel dönemler dışında ne bir araştırma ne de bir tez görebilirsiniz üniversitenin içinde. İsmail Beşikçi hocamızın yaşadıkları bu durumun bilinen ilk ve önemli bir örneğidir. Türkiyeli araştırmacılar ancak yurt dışındaki eğitimleri sırasında yüksek lisans ya da doktora dönemlerinde bu konularda tez yapabilmişlerdir. Şimdi nasıl ki kürtaj fiili olarak yasak ama mevzuatta yasak diye geçmiyor, bu konular da yasaklar maddesinde olmayan ama fiili olarak engellenen, niyet eden arkadaşların dışlandığı ya da tez danışmanı bulamadığı konulardır.
- O on yıllık süreç neleri tahrip etti ve çökertti? Sözünü ettiğiniz yasaklar ve anlattığınız yapıyı kabul etmek akademide kalabilmenin bir koşulu mu oldu?
Araştırmaları ve tezlerini ya da bu konulardaki değerlendirmelerini kişisel olarak gerçekleştirenlerin, doçentlik ve profesörlük atama dosyalarına bunları koymaları istenmedi. Bizzat bunların tanığıyım. Bu süreçleri yaşadı Türkiye’nin üniversiteleri. O nedenle üniversitelerimizin akademik anlamda özerk bir yapı olduğunu, bilimsel anlamda özgür bir yapı olduğunu söylemek hiçbir dönemde mümkün değil. Böyle bir üniversiteden geliyoruz. Bugün itibariyle üniversiteler de ne gibi tartışmalar var ya da akademisyenler neresinde bu tartışmanın derken, Türkiye üniversitelerinde yetişmiş akademisyenler böyle bir kurumun içinden geliyorlar. Hepimiz itibariyle söylüyorum. Bu, Kürt meselesinin siyasal çözümünde taraf olan sol, sosyalist, Marksist akademisyenleri dışarıya atan bir yapıdır.
- Yeni kurulan bu sistem ve sermaye çarkının içerisinde sizler ya yoktunuz ya da sınırlıydınız. Şimdiki akademisyen ve üniversite potansiyeline baktığımızda, o sözlerin kurulabilmesi sistemin dayattıkları karşısında çekince ve kaygı mı getiriyor?
Tabi Türkiye üniversitelerinde sol, sosyalist muhalif akademisyenler vardı ve bu muhalif akademisyenler bir şekilde birbirine temaslıydı. Zaman zaman “nasıl bir üniversite” talep ettiğimizle ilgili ortak toplantılar yapabiliyorduk. Örneğin 2005 yılında “susmak sorumluluk doğurur” diye benim de aralarında bulunduğum çağrıcılarla birlikte yüzlerce akademisyen talepte bulundu. Bu bir yönüyle de üniversitenin nasıl olması gerektiği ile ilgiliydi. Ama bundan sonra üniversitelerin içindeki bu kadroların büyük bir kısmı atıldı. Onun dışında kalanlar da doğal olarak bu şiddet nedeniyle suskunluğa mahkûm edildiler. Türkiye’de üniversitede işini yapan akademisyen kaldı. Bilimsel bilgi bilimsel yöntemle üretilir…
- Peki bilimsel yöntem ne içerir?
Taraflılık içerir. Çalışmanızın özellikle tanımlama aşamasında ülkede, dünyada kimden yana, neyden yana taraf olduğunuzun üzerine hipotezlerinizi kurar, araştırma konusu seçersiniz. İşte bu atılan akademisyenler Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünde taraf olduğu için atılmış oldular. Ancak, Barış Akademisyenleri’nin tümü atılmadı. İlk sırayı Kocaeli Üniversitesi rektörü, şimdilerdeki AKP Milletvekili Sadettin Hülagü aldı ve 19 akademisyenin atılmasını sağladı. Örneğin Boğaziçi, İstanbul ve Mimar Sinan üniversitelerindeki arkadaşlarımız atılmadı. Çünkü bu uygulama üniversite yönetimlerinin inisiyatifindeydi. Ancak daha sonra kayyım eliyle Boğaziçi Üniversitesi’ne yapılan müdahaleye ve öğrencilerle akademisyenlerin birlikte direnişine de tanık olduk.
- Bazı sorumlulukları almak aynı zamanda onun yükümlülüğünü de bilmek, o sorumluluğu alamamak eksik kalmak değil midir? Bilgi kim içindir?
Bilgi toplum içindir. Bilimsel bilgi üretim sürecindeki sınama aşaması tarafsızlığı gerektirirken, bundan önceki aşama olan tanımlama aşamasında bütün bilimciler-araştırmacılar taraftır. “Akademinin, üniversitenin birincil sorumluluğu topluma karşı olan sorumluluğudur; eğitim ve araştırma ondan sonra gelir, üretilen bilimsel bilginin sahibi toplumdur” yaklaşımı sistemin de eliyle dünyada ve Türkiye’de erozyona uğratıldı. Bu süreçler böyle olunca, bilimsel bilgi üretme yöntemini bilseniz bile ne için ürettiğinizin amacı değişmiş oldu.
- 10 yıl önce üniversiteden koparılan Barış Akademisyenleri neler yaşadı?
Toplam 2212 imzacı, Barış Akademisyeni’nden 406’sı üniversiteden atıldı, bunların da aralarında olduğu 822 Barış Akademisyeni için bulundukları illerin ağır ceza mahkemelerinde ayrı ayrı dosyalar olarak davalar açıldı. Bu davalardan tümü beraat etti. Ancak atılanların çok büyük kısmının üniversiteye dönüşü idare mahkeme süreçlerinde engelleniyor. 11 Ocak 2016 tarihinde Ankara ve İstanbul’da basın açıklamalarıyla kamuoyu ile paylaşılan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinden sonra bazı üniversite yönetimlerinin başlattığı idari soruşturma süreçleri hem üniversitelilerin hem de demokratik kamuoyunun ülke genelinde dayanışmalarıyla karşılandı.
- 2016’dan sonraki süreç çok ağır sonuçlar doğurdu, her alanda yaşananlar kanıksatıldı, nefes alınamadı. Dayanışmalar zayıfladı mı?
Yaşanan siyasal ve ekonomik kötüye gidiş söz konusu dayanışmayı zayıflattı. Dayatılan işsizlik özellikle emeklilik hakkını kazanmamış genç arkadaşlarımızı oldukça zorladı. Ortak bir çözüm üretilemedi ve kanıksanır bir hale geldi. Çok uzun bir süredir “Nasılsınız? Ne yapıyorsunuz?” diyen de olmadı.
“Barış ve Demokratik Toplum Süreci” başladığında da barış talebinin toplumsallaştırılması amacıyla bile özel, sistematik bir ilişki kurulmadı. Yaklaşık 10 yıl önce imzalarıyla barışa taraf olanların bu sürece katkısı olabileceği de kendilerinin durumu gibi maalesef anımsanmadı. Sadece Meclis’te komisyon kurulduğunda DEM Parti kendi raporuna Barış Akademisyenleri ile ilgili talebin nasıl olabileceğini, çözümün nasıl olacağını özel bir madde olarak ekledi. Bunun komisyonda tartışılması konusunda da bir şekilde öncü olmaya çalıştı. Ama bu maalesef hem Barış Akademisyenleri’ne hem de kamuoyuna yansıtılamadı.
- Bir kırgınlık mı var?
Kırgınlık olması için bir karşılıklı muhataplık olması gerekir. Muhataplık muhatabı gerektirir. Esas olan ilişki. Bu ilişki ortadan kalkmış oldu. İlişki, muhataplık, temas uzun bir zamandır kalktı. Halbuki bu dönem başlarken barışı talep etmiş ve hala imzasının arkasında duran yüzlerce insan var Barış Akademisyenleri’nden. Bu arkadaşlarla toplumsal alanda bu süreci tartışabilsek; çatışmanın bitmesinin bile bir yaşam hakkının kazanılmasını nasıl sağlayacağını ve bunun anlamını tartışabilsek, bu konuyu işlesek… Bu, çok düşünülmediğinden değil, mekanizmalar kurulamadığı, öncelikler konusunda yerini alamadığı için başarılamadı.
- İki yıldır entelektüeller ve akademisyenlerle bir ilişki kurulamadı mı diyorsunuz?
Bu DEM Parti olarak eksiğimiz. Bu gerçek bir eksiklik. Halbuki 2013 dönemindeki Akil İnsanların işlevini bu dönemde öncelikle Barış Akademisyenleri ve gönüllüleri alamazlar mıydı? Bilgilendirme olsaydı, karşılıklı tartışma olsaydı, bu süreçle ilgili demokratik bir ortam kurulabilseydi bu gerçekleşebilirdi. Bunun olanakları vardı. Ama bu düşünülmüş, konuşulmuş olsa bile yeterince olgunlaştırılamadı. Fikri takibi yapılıp, bugünlere getirilemedi diye düşünüyorum. Bu da bir özeleştiridir aynı zamanda.
- Bir özeleştiri ortaya koydunuz. Toplumda hem eleştiri, şikayet ve serzenişler var. Bunların da giderilmesinin yolu şeffaf tartışma zeminlerinin oluşmasından geçmiyor mu? Eleştirmekle birlikte toplumda bir hareket ve örgütlenme zemini nasıl yaratılmalı?
Öncelikle bilmek… Hepimiz bilmeliyiz, bilebilmeliyiz. Bilirsek tartışabiliriz, bilirsek değerlendirebiliriz. O bakımdan özellikle anlaşma sürecinden sonraki aşama olabildiğince bilinir, öngörülebilir bir hale getirilebilirse bu handikabı hep beraber aşacağız. O zaman bu anlaşma ve barış kalıcı olacak. O zaman normalleşme aşaması demokrasi, özgürlükler, ekmek ve emek mücadelesi için hep birlikte masada oturuyor olacağız. DEM Parti Türkiye muhalefetinden 19 Mart dahil olmak üzere elinden geldiğince en ufak bir uzaklaşma göstermemiştir. Ama şöyle bir sorun var. Türkiye’de iktidar yargıyı siyasallaştırarak siyasete müdahale ediyor. Muhalefetin de “İktidarın bize yaptığına karşı ne yapabilirim?” diyerek, birbirini dışlamadan, aksine birbiriyle ortak bir kesişim noktasını yaratarak ve bunu büyütebilen bir süreç içinde hareket etmesi gerekiyor.
- Kamusal tartışma alanlarının daha da güçlenmesi ve demokratik güçlerle bir birlikten mi bahsediyorsunuz?
Evet… Hem siyasi partiler hem demokratik kitle örgütleri ve bu kitlelerle hep beraber alanlarda olabilmekten bahsediyorum. Bu heyecanı, bu umudu var edebilmeliyiz.
- Geçmişin eksikliklerini bir tarafa bırakarak bugün herkesi içine alan güçlü bir ortak tartışma zemini nasıl yaratılabilir? Birlikte olmanın yolu nedir? Ezberler nasıl bozulur?
Silahların susması ve bunun bir biçimde sürekliliğinin sağlanması bizi olumsuzluklarda eşitleyecek ve hep beraber nasıl yaşayacağımızı konuşacağız. Bunu birlikte ifade özgürlüğü başta olmak gerçekten özgürleşerek mi yapacağız? Üniversiteleri gerçekten toplumsal yarar için faaliyet gösteren, öğrencilerimizi de gerçekten toplum için bilgi üreten hale getirerek mi yapacağız? Biz her ne olursa olsun kapitalizmi, bu var olan, yaşamakta olduğumuz durumu aşabilmeyi hedefleyen yarınların hayali ile ortak mücadele edebilecek miyiz?
- Bu sorular yeni bir örgütlenme ve tartışma zeminini oluşturma için heyecan yaratamaz mı?
Ben bu heyecanı hala hissediyorum ve silahların susmaması bunun önündeki en büyük engeldi. Artık silahların susması bizi, kendimizi, etnik kimliklerimizi, inanç özelliklerimizi de var eden, bunları bir araya getirip ortak mücadelede ayrıştırıcı olmaktan çıkartan bir ortam sağlayacak bize. Bir örnek: İstanbul Havaalanı’nda 2023 yılı 29 Ekim’e yetiştirilmesi için dönemin cumhurbaşkanının her hafta ziyaret ettiği bir inşaat ilerliyordu. Ama Eylül 2023’te İstanbul Havaalanı inşaatı anında durdu. Şantiyedeki altı binden fazla işçi DİSK’e bağlı Dev Yapı İş Sendikası eliyle greve gitti.
- Kimdi onlar ve ne oldu?
Sendika devrimci işçi konfederasyonuna bağlı önemli bir sendika. Ama o işçiler siyasal anlamda tam da kendi için sınıf kimliğiyle o eylemi yapmadılar. Ama arkadaşları iş cinayetine kurban giden, toplama kampı koşullarında yaşayan o işçiler ortak kimlikleriyle dayanıştılar ve o sürece dur dediler.
- Etnik kimlik değil sınıf kimliği üzerinden bütünleşme mi dediğiniz? Nasıl bir çağrı yaparsınız?
Evet. Artık etnik kimlik değil, sınıf kimliği üzerinden mücadele edebileceğimiz koşullar açılacak silahların susmasıyla. Çünkü Kürt Kürtlüğünü bilecek, Türk Türklüğünü bilecek, Kürt Kürtçe konuşabilecek, Türk Türkçe konuşacak, Ermeni, Ermenice konuşabilecek ve benzeri… Bundan hiçbirimiz gocunmayacağız. Bunları bir risk ve tehdit olarak görmeyeceğiz, zenginlik olarak göreceğiz. Bir mozaik gibi, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde arkeolojik kazılarda nasıl çıkıyor mozaikler? Tarihsel olarak rengarenk… O zenginliklerimizi bütünleştirmeliyiz ve toplumsal alanda bu mozaiğe sahip olmalıyız. Birlikte mücadele, birlikte dayanışma… Bugün başlayalım, yarını hedefleyelim. Ama bugün başlayalım.









